İslâm ümmeti birçok cemaat, tarikat ve mezhep üzerinden bölünmüş olsa da iki ekol olarak ön plâna çıkmaktadır. Bu iki ana akımdan biri Sünnîlik, diğeri Şiîliktir. Her iki akımın bünyesinde değişik fırkalar vardır. Sünnîlik ekolünde Hanefî, Hambelî, Malikî ve Şafî mezhepleri ön plândadır. Bu mezheplerin her birinin bünyesinde birçok fırka ve tarikat bulunmaktadır. Türkiye özelinde Nakşibendîlik, Süleymancılık, Nurculuk, Vehhabilik, Selefîlik, Menzil vs… Şiîliğin bünyesinde (Batı Asya özelinde) ise İsna Aşeriye, Zeydîlik, İsmailîye, Nusayrîlik, Alevîlik, Gulat, Rafizîlik vs. bulunmaktadır. Biz bu satırlarda fırka ve tarikatları mütalaa etmek yerine iki akım olarak Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Beyt kavramları üzerine durmak istiyoruz.
Sünnî kelimesi terminolojik olarak Allah Resulü’nün siret ve sünnetine uygun yaşama azminde olmak demektir. Şu hâlde her Müslüman “Sünnî” olmak zorundadır. “Peygamber size neyi verdiyse onu alın, neyi yasak ettiyse ondan vazgeçin.” (Haşır: 7) “Allah’ın Resulü’nde sizin için uyacağınız rol-model (örneklik) vardır.” (Ahzab: 21)
“Ey Resulüm de ki, ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana itaat edin ki, Allah da sizi sevsin.” (Al-i İmrân: 31) Ayetlerden de anlaşıldığı üzere Allah Resulü’ne uymak, onun sünnetine tabi olmak Kûr’ânî bir emirdir. Allah Resulü bir postacı değildir. Dinî hükümleri pratize etmek, uygulamak ve bu örnekliği ile ümmetine rol-model olamak durumundadır. O tahtına oturmuş, buyruk veren bir padişah değildi. Bizzat ashabı ile birlikte nice meşakkatlere maruz kalarak İslâm’ı müesses nizama dönüştürmüştür. Mekke’de 13 yıl boyunca verdiği mücadele sonuç vermeyince kenara çekilip, “Rabbim benden bu kadar” demedi. Hicret emrini aldı ve Medine’ye gitti. Medine’ye varınca ilk iş olarak aşiret ve diğer din önderleri ile günlerce sürdürdüğü müzakereler sonucunda hukukun üstünlüğü prensibini esas alarak hazırladığı 52 maddelik anayasa metni ile İslâm’ı devlet mekanizmasına dönüştürdü. Bu gelişmeye tanık olan, yani İslâm’ın devlet statüsüne kavuşmasına tahammül edemeyen Mekke müşrikleri Medine’ye askerî saldırılarda bulundu. Müşriklerin başlattığı Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında Allah Resulü bizzat cephenin en ön safında savaştı. Yaralandı, ölüm tehlikeleri atlattı, ama mücadeleden vazgeçmedi. Eski ismi Yesrib olan Medine bu ismi alarak medeniyetin beşiği oldu. Allah Resulü mükemmel bir örneklikle Medine’de bir düzen kurdu. Müslümanlar bu devlet düzenine gereği gibi sahip çıkması için Allah Resulü’nün buyruklarını harfiyen dikkate almalıydı. Ama bu olmadı. Allah Resulü ahirete irtihal edince kısa sürede devlet mekanizması saltanat sistemine evrilmiş oldu. Oysa fay hattı kırılmasın, eksen kayması yaşanmasın diye Allah Resulü sahabesini defalarca uyarmıştı. Bu uyarılarını özellikle Ehl-i Beyt’ini eksen alarak yapıyordu. Ehl-i Beyt’inden 12 imâm geleceğini ve sünnete uymak için Ehl-i Beyt imâmlarına tabi olunması gerektiğini ashabına her fırsatta söylüyordu. “Benden sonra yanlış yollara sapmayasınız diye size iki ağır emanet bırakıyorum. Bunlara sarıldığınız süre dalalete düşmezsiniz, bunların ilki Allah Teâlâ’nın kitabı Kûr’ân-ı Kerim’dir, diğeri ise Kûr’ân-ı Kerim ile benim sünnetimin muhafızı ve müfessiri olan Ehl-i Beyt’im’dir.” “Ben ilmin şehriyim kapısı da Ali’dir. Bana o kapıdan gelin.” “Benim Ehl-i Beyt’im Nuh’un gemisi gibidir. Ona sığınan kurtuluşa erer, sırtını dönen helâk olur.” Bu gerçekliğe mukabil Allah Teâlâ Nisa Sûresi’nin 59’ncu ayetinde, “Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin ve sizden olan ul’ûl emre itaat edin.” hükmünü beyan etmektedir. Ayet, Allah Resulü’nün kendisinden sonra vasî ilân ettiği Ehl-i Beyt imâmlarını işaret ederek hiyerarşik bir düzenden söz ediyor. Diğer bir ayet-i kerimede ise şöyle buyrulmaktadır: “Ey Resulüm de ki, ‘Benim bu tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum, ancak Ehl-i Beyt’ime meveddet (sevgi, saygı ve itaat) istiyorum.” (Şura: 23) Hadis ve ayetlerden anlaşıldığı üzere Allah Resulü’nden sonra ilim ve yönetimde uyulacak merci Ehl-i Beyt olmaktadır. Hiyerarşik yapı buna işaret ediyor. (Cüppeli Ahmet mezhep taassubuna sahip olmasına rağmen Ehl-i Beyt’ten söz ettiği bir videosunda, “Çocuklarımıza bile Ehl-i Beyt imâmlarının isimlerini öğretemedik” diyerek serzenişte bulunuyor. Aynı şekilde Merhum Ömer Döngeloğlu’da bir konferansı esnasında, “Biz çocuklarımıza Ehl-i Beyt imâmların hayatını ne zaman anlatacağız?” diyerek öz eleştiri yapıyor. Zira Ehl-i Beyt imamları ümmetin olmazsa olmaz ortak değeridir, bir mezhebe ait değildirler.) Bu nedenledir ki Ehl-i Beyt’e tabi olup aidiyet duymak imânî bir vecibe olmaktadır. Bir başka ifadeyle Ehl-i Beyt’in ilk imâmı olan Ali’yi sevmek, ona aidiyet duymak doğal olarak her Müslümanı Alevî yapmaktadır. Zira az önce aktardığımız Şûra Sûresi’nin 23’ncü ayetinde Ehl-i Beyt’in sevilip rehber edinilmesi farz kılınmaktadır. Buna istinadendir ki, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, “Alevîlik eğer Ali’yi sevmekse ben de Alevîyim” diyerek Kûr’ân buyruğuna işaret etmektedir. Erdoğan bir başka beyanatında ise “Ben ne Şiîyim, ne Sünniyim. Ben Müslümanım, benim dinim İslâm” demişti. Anlaşılan o ki Sünnîlik ve Şiîlik olarak tasvir edilen bu iki kavram aslında ayrıştırmayı değil bir bütünü ifade eder. Bu nedenledir ki, bu iki kavram birbirlerinin mütemmimidir. Ayrışma sebebi değildir. Ama maatteessüf ki, cehalet veya art niyetten dolayı birçok insan bu iki kavramı ayrıştırma ve husumet vesilesi yapmaktadır. Bu cürmü işleyenler fitnecidirler ve büyük bir vebâle girmektedirler. Yüce Rabbimiz şöyle bir uyarıda bulunuyor: “Bilin ki fitne, adam öldürmekten daha beterdir.” (Bakara: 191) Şu hâlde, fitne ve husumetlere sebebiyet vermemek ve vebale girmemek için dikkat edilmesi gereken husus birbirinin mütemimi olan alt kimliklerin üst kimliğe dönüştürülmemesi gerekmektedir. Detaylarda (ferî meselelerde) ictihad farklılıkları ortaya çıksa da asıl olan üst kimliğimiz İslâm ve Müslümanlıktır. Bu nedenledir ki, Rabbimiz şöyle bir uyarıda bulunuyor: “Dinlerini parçalayıp gruplaşanlardan olmayın. Her grup kendi tarafatarlarıyla öğünmektedir.” (Rûm: 32) “Sizin ümmetiniz bir tek ümmettir.” (Enbiya: 92) “Allah Teâlâ size Müslüman ismini verdi.” (Hac: 78) “Müslümanım diyenden daha güzel sözlü kim vardır?” (Fussilet: 33) Din ve aidiyet adına başka başka isimleri kullanmak ayrışmaya sebebiyet verecekse bundan şiddetle kaçınmak gerekmektedir. Özellikle günümüzde insanların çoğunda bilgi eksikliği olduğu için kavram kargaşası yaşanmaktadır. Böylesi bir hengâmede ayrıştırıcı söylemlerden ivedilikle kaçınmak gerekmektedir. Bakınız İslâm ve insanlık düşmanı Batılı emperyal güçler Müslümanları birbirine kırdırmak için piyonları vasıtasıyla mezhep kışkırtıcılığı yapmaktadır. Maksatları Şiî Sünnî savaşı çıkartmak. Onların kendi cenahlarında geçmişten gelen somut örnekleri var. Hatırlayacak olursak, Avrupa’da mütarekesiz uzun yıllar mezhep savaşları yaşandı. Bu mezhep savaşlarından biri 1618 – 1648 yılları arasında gerçekleşti ve tam 30 yıl sürdü.
Avrupa tarihinin en yıkıcı ve uzun süreli çatışmalarından biri olan bu mezhep savaşı Kutsal Roma İmparatorluğu’na bağlı Katolik devletler ile Protestan prenslikler ve onları destekleyen İsveç, Danimarka, Hollanda vb. ülkeler arasında yaşanmıştır. Fransa ise Katolik olmasına rağmen jeopolitik çıkarları gereği bu savaşta Protestan ittifakının yanında yer almıştır. Şimdilerde sapkın Vehhabî mezhebini Sünnîlik olarak pazarlayıp, Sünnî ülkelerle ittifaklar kurdurup Ehl-i Beyt muhibbi olan ve aynı zamanda İran’ın desteklediği Zeydîllere karşı savaştırmak istenmektedir. Hedef belirledikleri ve Trump’ın işaret ettiği üzere bu amaçla Mekke Savunma Paktı’nı kurdular. Bu ittifak pazarlanırken “İslâm Ordusu” ve “İslâm NATO’su” metaforunu kullandılar. Müslüman kamuoyu olarak bizler bu yapıyı mazlum Filistin halkının yardımına gitmek amacıyla işgalci İsrail’e karşı kurulmuş bir ittifak sanıp umutlanmış ve sevinmiştik. Rabbim fırsat vermesin, savaşa Türkiye ve Pakistan dahil olursa işin içerisine İran’ın da katılma ihtimali var. İşte asıl o zaman mezhep savaşı patlar ve ellerini oğuşturan küresel şeytanî güçlerin hayali gerçekleşmiş olur. Böyle bir felaketin olmaması için Türkiye ve Pakistan bu oyuna, bu tuzağa gelmemek için aklıselimce hareket etmeli. Müslüman ülkelerin başındaki siyasîlerin uğraş ve çabası İslâm Birliği için olmalı. Sonuç olarak, sayın okuyucumuz, mezhep alt kimliklerimizi bir ayrışma, bir ötekileştirme ve bir husumet unsuru olarak asla görmemeliyiz. Mezhepler Emevî tasallutunun yaşandığı dönemde ictihad sonucı ortaya çıkmış ekollerdir. Şu hâlde mezhep ictihadî bir tercihtir, kişiyi bağlar. Asıl olan İslâm ve Müslümanlıktır. Asıl olan birliğimizi tesis etmemizdir. Merhum Erbakan Hoca’mız diyor ki: “Hangi cemaattan, hangi tarikattan, hangi mezhepten olursan ol, eğer İslâm Birliği için mücadele etmiyorsan beş para etmezsin.”
Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Beyt Kavramları Üzerine Mütalaa
Yorum Bırakın
Yorum Bırakın
