Suudi Arabistan Yemen’e Neden Saldırıyor?

Sayın okuyucumuz başlığımız aslında absürt bir soru. Zira her aklı başında insan biliyor ki, Suudi Arabistan Yemen’i Ba’bul Mendeb’i ABD ve Siyonist çete adına kontrol altında tutmak için bombalıyor. Fakat bizim kamuoyumuzun bir kısmının siyasî konularda olduğu gibi bu hususta da aklı müşevveş (karışık). Elbette karışık olur çünkü ana akım medya hem siyasî konularda hem egemen güçlerin dayattığı savaşları manipüle etmekte oldukça mahir…

Olayı kısaca ve kronolojik olarak tahlil etmeden önce (dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan) Yemen’in coğrafi yapısına ve geçim kaynaklarına da bakmış olalım.

Yemen, topraklarının sınırlı bir kısmı tarıma elverişli olsa da, dağlık bölgelerinde ve vadilerinde çeşitli hububat ve narinciye ürünlerinin yetiştirilebildiği “tarıma dayalı” bir ülkedir. Ülke topraklarının yalnızca yaklaşık %17’si tarıma elverişlidir. Kısıtlı arrazilere rağmen nüfusun çoğunluğu tarım ve hayvancılıkla geçinmektedir. Bununla birlikte Yemen, dünyanın en ciddi su kıtlığı çeken ülkelerinden biridir. Ülke, savaşlar, altyapı eksiklikleri ve kuraklık nedeniyle gıda ihtiyacını karşılayamamaktadır. Bu nedenle Yemen gıda ithalatçısı bir ülkedir. Öte yandan Yemen’de petrol ve doğalgaz rezervi de bulunmaktadır. Yemen’in hali hazırda 3 milyar varil petrol ve 481 milyar m³ doğalgaz rezervi bulunmaktadır. Fakat bu imkânlardan gereği gibi yararlanılamamaktadır.

Kısacası Yemen hem kıt imkânlarıyla, hem uğradığı abluka, ambargo ve fiilî saldırılardan dolayı kendine yeterli bir ülke değildir. Özellikle 2015 tarihinde Suudi Arabistan ve 8 Arap ülkesi tarafından saldırılara maruz kalmasından dolayı Yemen’de ciddi açlık ve kıtlık yaşanmaktadır. Bu süreçte gıda ve tıbbî malzeme yetersizliğinden dolayı 10 binlerce çocuk yaşamını yitirdi. Bir o kadar da tifo ve tifus gibi bulaşıcı hastalıklardan çocuklar öldü. Yapılan bombardımanlardan dolayı birçok şehir ve kasabalarda kanalizasyonlar, su ve eleketrik şebekeleri (altyapı) tamamen çökmüş vaziyette…

Biz kronolojiye dönecek olursak, Yemen’in 1900’lü yıllardan başlayan çok katmanlı ve karmaşık bir siyasi tarihi var.

​1900’lerin başlarında Yemen’in kuzeyi Osmanlı İmparatorluğu’nun kontrolündeyken, güneyinde ise Aden üzerinden İngiliz tahakküm ve işgali vardı. Osmanlı Yemen’de İngilizlere karşı (1914–1918 yılları arasında) Birinci Dünya Savaşı sürecinde fiilen savaşırken yiğit Yemen halkı Osmanlı saflarında işgalci İngilizlere karşı savaştı. (Osmanlı dağıldıktan sonra bile 6 yıl boyunca payitahta bağlılığın sembolü olan Osmanlı sancağını gönderde tuttular. Bu olayı teyit için Google’a sordum, aldığım cevap: “Evet, tarihi olarak doğru bir bilgidir. Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı’nın ardından bölgeden çekilmesine rağmen, Yemen’de Osmanlı “Payitaht” bayrağı tam 6 yıl boyunca gönderde dalgalanmaya devam etmiştir.”

Öte yandan bir de Şerif Hüseyin ve Suud aşiretinin ihanetine bakalım! İngiliz ajanı Thomas Edward Lawrence ile (1916–1918 yılları arasında) iş birliği yapan Şerif Hüseyin ve Suud aşireti Osmanlı askerlerine karşı savaşarak bizi sırtımızdan hançerlemişlerdi…

1960’larda Kuzey Yemen cumhuriyet olurken, Güney Yemen de İngiltere’den bağımsızlığını kazanıp Marksist-Leninist bir devlet haline geldi. Yemen bu dönemde Suudi Arabistan ve Mısır’ın Ba’bul Mendeb üzerinde rekabetine sahne oldu…

1990 yılında ise bu iki Yemen, Ali Abdullah Salih yönetiminde birleşti. Salih 32 yıl boyunca ülkeyi diktatörlükle yönetti ve 2011’deki halk ayaklanmalarının ardından iktidardan uzaklaştırıldı. Yerine Mansur Hadî getirildi. Mansur Hadî halkın taleplerini yerine getirmeyince o da iktidardan uzaklaştırıldı. Daha doğrusu Suudi Arabistan’a kaçtı. Suudi Arabistan onu tekrar iktidara getirmek için Yemen’e saldırlar düzenlemeye başladı. Bu saldırılar 8 yıl sürdü. (Mansur Hadi dönüş emeline ulaşamadan

28 Mayıs 2026 tarihinde öldü.) Yemen’in gösterdiği misilleme ve mukavemetten dolayı Suudi Arabistan ateşkes talebinde bulunmak zorunda kaldı. Fakat her fırsatta yine kendisi ateşkesleri ihlâl etti. Son gelişmelere baktığımızda

Ensarullah hareketinin Babül Mendeb kontrolü etrafında büyük bir iç savaş ve bölgesel çatışma yaşanıyor. Bir tarafta emperyalist ülkelere geçit vermek istemeyen Ensarullah, diğer tarafta ABD, Siyonist çete ve Suudi Arabistan’a piyonluk yapan ayrılıkçı güçler. Bir taraftan iç çatışmalar sürüyor diğer taraftan Suudi Arabistan saldırılarını sürdürüyor. Bu meyanda Suudi güçleri bir hayli zaiyat veriyor ki en son Veliaht Prens Muhammed bin Selman ABD ve İsrail’den yardım talebinde bulunmaya başladı. İki yıl öncesini hatırlayalım. Bin Selman, “Sizin adınıza savaşıyoruz, bana yardım edin” deyince, ABD hemen İngiltere ile birlikte Avrupa ülkelerinden birkaç tanesini yedeğine alarak Yemen’e saldırı başlatmıştı. Ancak bu saldırılarda Yemen’in yiğit evlâtları kendilerine saldırılan İHA, SİHA ve uçaklarını tek tek avlamaya (düşürmeye) başlayınca ABD havlu atıp sahadan çekilmek zorunda kaldı. Hatta bizzat Trump yenilgi anlamına gelen şu sözleri dile getirmişti: “Bizim Yemen’e yönelik saldırılarımız sonlanmıştır, süresiz ateşkes ilân ediyorum.” Evet, bu yenilgi ve zilletin ilânıydı. Ancak ve elbette ki, entrikalar ve perde arkasından hinlikler devam edecekti. Kısacası ABD “maşa” arayışına girip Muhammed bin Selman’a Müslüman ülkelerden “payanda” görevi yapacak önerileri oldu. Çok geçmeden bir de baktık ki, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye liderleri 7 Ağustos 2026 tarihinde bir araya gelerek “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” adını verdikleri bir konsorsiyum oluşturmuşlar.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke’de imzalanan bu savunma paktının en önemli özelliği üye ülkelerden herhangi birine yapılacak askerî saldırıyı tüm taraflara yapılmış sayan bir kolektif güvenlik ve caydırıcılık iş birliği olmasıdır. (Bu anlaşma NATO’nun manifestosunda kayıtlı olan 5’nci madde ile motamot aynıdır.)

Bu yapıya zahiren bakıldığında müspet görülmektedir. Hatta kamuoyumuzda, “Bu yapı İslâm Birliği’ne giden yolda ‘nüve’ hükmündedir, umut ediyoruz ki ki bu yapıya ‘domino etkisi’ ile yeni katılımlar olur ve sonuçta İslâm Birliği tesis edilir!” Evet bu, müspet sonuçları beklenen gayet iyi niyet yaklaşımdır. Ancak son gelişmelere ve bazı siyasîler ile medya tröllerinin beyanatlarına baktığımızda bu yapının farklı kulvara evrilmeye başladığını görüyoruz. (Veya niyetlerindeki asıl mecrasına yöneliyor.) Bakıyorsunuz yetkili bir siyasî figür, “Biz sözleşmeye sadığız, gereğini yaparız; Suudi Arabistan’ın askeri ihtiyaçlarını karşılamaya hazırız.” gibi ifadelerle Yemen’e aba altından değil açık açık sopa göstermekte. Bu beyanatlar kamuoyunuzda endişeye sebebiyet vermektedir. Zira saldıran taraf Suudi Arabistan, mağdur olan Yemen, ama Yemen suçlu gösterilmeye çalışılmakta. Diğer bir husus ise “Aksa Tufanı” süresince “Direniş Cephesi”nin en güçlü destekçisi olup Siyonist çeteye savaş açan ve fırlattığı füzelerle düşman tarafına nice yıkıcı darbeler vuran Yemen şimdi kimlerin hedefi olmaktadır? Sormazlar mı, Gazze’yi yer ile yeksan eden soykırımcı çete dururken, siz soykırımcı çeteye darbeler vuran Yemen’e saldırmanın ve Ba’bul Mendeb’in kontrolünü ele geçirmenin hesabını yapıyorsunuz?! Kimin adına? Elbette ki, kan içici Siyonist çete ve Epstain çetesi ABD adına. Hatırlayalım, Yemen Siyonist çeteye füze fırlatıyor, bu füzeleri İsrail’den önce Suudi Arabistan, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri engelleme çabasına giriyor. Bu nasıl aşağılık bir durumdur? Bu nasıl bir ihanettir? Bütün bunlardan sonra şimdi de, “İşte efendim, Yemen Mekke’ye İHA attı” diye iftiralara sarıldınız. Saldırı hazırlığınızı yaparken Müslüman kamuoyuna karşı meşruiyet elde etmek için böylesi iftira ve tezviratlarda bulunuyorsunuz. Üstelik İHA görüntüleri eski olduğu ortaya çıktı. Fakat Türkiye’deki ana akım medya manşet manşet yalan haberlerine devam etti. Yemen’e karşı kamuoyunda kin ve nefret aşısı yapmak için bir gazete şöyle bir manşet attı: “Husilerden kutsal şehrimiz Mekke’ye alçak saldırı.” Düşünelim, bu yalan (asparagas) haberi okuyan vatandaşımızın zihninde Yemen’e karşı nasıl bir algı oluşacak. Sokak röportajında vatandaşa Suudi Arabistan’ın Yemen’e saldırısını soruyoruz. Verdiği cevaba bakar mısınız?: “Bizde PKK ne ise Husiler de o, Suudi Arabistan vurmakta haklı!” Sayın okuyucumuz, bu cevaba ne demeli? İşte Siyonist çete yanlısı medya böylesine absürt, böylesine acı veren algılar oluşturuyor…

Öte yandan medyaya yansıyan bir başka habere baktığımızda Siyonist çete yanlısı ABD’li bir senatörün Türkiye ve Pakistan’a Yemen’e saldırı çağrısında bulunduğuna tanık oluyoruz. Öyle ki, ABD’li Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi üyesi  (senatör) Joe Wilson, Suudi güçlerinin Mekke yakınlarında Yemen’den gönderilen insansız hava aracını önlediklerini belirten açıklamanın ardından, Türkiye ve Pakistan’ın “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” kapsamında Yemen’deki “İran destekli Husilere” karşı Suudi Arabistan ile birlikte hareket etmesi gerektiğini söyledi.

Joe Wilson, ayrıca X platformunda yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı: “Yemen’i işgal eden İran’ın kuklası yabancı Husiler şimdi Suudi Arabistan’daki Müslümanların kutsal mekânları Mekke’ye saldırıyor.” Açıklamaya bakar mısınız? “Yabancı Husiler” ifadesini kullanıyor. Algı yaparak Husileri yabancı bir ükeden gelmiş “bindirilmiş kıtalar” olarak lânse ediyor ve şu ifadeleri ekliyor: “Nefret dolu Husi saldırganlığına karşı Suudi Arabistan’daki ortaklarımızın yanındayız.” (Ne demezsin? Ver gazı, ver gazı.)

Bu beyanatlarla yetinmeyen Joe Wilson ayrıca şu talimatları veriyor: “Eğer Mekke İttifakı’nın gerçekten bir anlamı varsa, Türkiye ve Pakistan, ‘yabancı Husi teröristleri’ yok etmek ve Yemen’i İran’dan kurtarmak için Suudi Arabistan ile birlikte hareket etmelidir.”

Bu ifadelerden “Mekke İttifakı”nın hangi amaca matuf kurulmuş olduğunu da görmüş olduk.

Sonuç olarak ifade edecek olursak, Türkiye ve Pakistan bu sinsi oyuna gelmemeli. Eğer bir hayır yapmak istiyorlarsa saldırgan taraf olan Suudi Arabistan’ı durdurmalılar…

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın