Farklı Bir İslam Anlayışı

rasthaber

Rasthaber –  Bugün Batıda Budizm’den ve bazı kadim manevi geleneklerden üretilmiş sufi akımlar epey rağbet görüyor. Batılı insan, maneviyat ve dinden yoksun hayatındaki mutsuzluk tecrübesinin sonucunda din ve maneviyata yöneliyor. Bunların arasında çoğu da Budizm’in yeni okunma biçimlerine ilgi duyuyorlar.

Budizm’de Tanrı, vahiy, peygamberlik inançları yoktur. Söylenen tek şey, insanın, varlığın başlangıcı ve sonu olduğudur. Herkes gizli bir Buda’dır. Öyleyse manevi gelişmenin zirvesine ve Nirvana’ya ulaşmak insanın mutlak tecrübesidir. İnsan kendi iç dünyasında, nefsinden yola çıkarak ama üstün bir hakikati amaçlamaksızın manevi bilinç ve aydınlanmaya doğru ilerler.
Budizm’in, Batı uygarlığının temelleriyle uzlaşabilen ve böylece kendine yer açmayı başardığı bariz özelliği, hümanist ve insan eksenli mahiyetidir. Öyle görünüyor ki İran’da da bazı kimseler bu Tanrısız ve insan eksenli yaklaşıma ilgi duyuyor. Bu yaklaşımda manevi keşifler ve irfani kurtuluşlar nefisten taşar. Bunların başı ve sonu nefistir; “evvel ve âhir, zâhir ve bâtın” olan Allah değil.
“Bu ilham Peygamberin nefsinden gelmektedir ve her bireyin nefsi ilahidir” sözü hangi fikrin etkisi altındadır bilmiyorum. Ama Budizm’in veya Neo-Budizm’in özellikli düşüncesiyle dikkat çekici bir benzerliği olduğu ortadadır. Biz İslam’da insanı, Allah tarafından verilmiş ruh sahibi varlık olarak görürüz. Bu, iman ve salih amelle ilahi soluğu ve Allah’ın nurunu kendi aslına döndürebileceği ruhtur. Bu döndürmeyle insan, hak nurlarının aynası olarak; Allah’ın sınırsız ilmi, nuru, rahmeti ve kudretine bağlanmış ve onda yokolmuştur. Bu sayede her şeyin Allah’tan olduğunu ve varlığının da Allah’tan geldiğini anlar; kendisini Mevlayı Malik’in mutlak kulu olarak görür.
İslam irfanında, nefisten vazgeçmek ve üstün hakikate bağlanmak irfani keşiflerin kaynağıdır. Herkes, nefsinden kurtulduğu ve varlığın aslına, kemale yakınlaştığı derecede irfani keşifleri olgunlaşır, kemale erer. Arifler, bir tür bilinçlenme ve gayptan haberdar olma anlamına gelen bu keşifleri nübüvvet olarak isimlendirmektedir. “Nebe”den türetilmiş “nübüvvet”, haber anlamına gelir. Arifler, kâmil Muhammedî keşfin, diğer saliklerin ve ariflerin keşfinden farklı olduğunu bilirler. Bu nedenle de, Rasulullah’a (sav) mahsus teşriî nübüvvet ile, diğer salikler ve arifler için ortaya çıkan haber nübüvveti arasında fark bulunduğunu söylerler. Haber keşiflerinin ölçüsünü de Muhammedî keşif ve şeriat kabul ederler. Bu bakımdan denir ki: Muhammedî şeriata aykırı her bâtıni keşif, şeytani ve bâtıldır.
Kur’an’ın beşeri olduğu iddiasının İslam düşünce tarihinde hiçbir temeli ve kökü yoktur. Ayrıca önem vermemizi gerektiren ilmi, mantıki ve dayanağı olan bir fikir de değildir. Bunlar bir yana, irfan metodolojisine göre keşif ve şuhûd muteber de görülmez. Çünkü üniversite ilk sınıfındaki çocuklar da bilir ki Allah,
                                                  
Kur’an-ı Mecid’de kendi kelamını, insani olmaktan münezzeh saymıştır; o insan, İslam’ın Nebiyy-i Ekrem’i olsa bile. Allah Tebarek ve Teala, Hakka suresinin sonundaki ayetlerde sevgili elçisine şöyle buyurmaktadır:
“Bize isnatla bazı sözler uydurmaya kalkışsaydı. Elbette onu bundan dolayı kuvvetle yakalardık. Sonra da onun şah damarını keser atardık.” (Hakka/44-46)
Nübüvvet ve hatta imamet ölçüsünde Allah’la kurulan irfani ilişkide insan tüm nefsaniyetinden sıyrılır ve ilahi ilmin sonsuz akımına dönüşür. Çağımızın evrene ilişkin bilgisi denilen şey de ilahi bilgi okyanusunda bir damladan ibarettir. Günümüzün bilgisinin bir bölümü gelecekte yanlışlanacak olan teorilerdir. Gerçeği tarif eden miktar ise zaten ilahi ilimde mevcuttur ve masum imamların aşkın varlığında caridir. Onların ilmi Allah’ın ilminden; nurları da Allah’ın nurundandır. Rasulullah’ın kelamı vahiydir, Peygambere tabi olan masum imamların sözü de vahiyden kaynaklanmaktadır; hiçbiri kendi nefislerinden bir şey söylememektedir. Çünkü herşeyleri Mevla içindir ve ondandır.
İrfan açısından bakıldığında soru şudur: Acaba insan vahiy ve nübüvvete muhtaç mıdır, yoksa herkes kendi yolunu kalbine sorarak bulabilir mi?
İrfan bize, insanın, Allah’a dönmeye meyyal ilahi bir ruhu bulunduğunu söylüyor. Her insan fıtraten ona yönelir ve eğer kendi canına başkaldırırsa kendisini sınırsız ilahi aşk, aydınlık ve güzelliğin içinde bulur. Ama mevcut insan seçimini yapmaktadır. Allah onu, sadece hayra ve Allah’a yönelen melek tabiatıyla yaratmamıştır. İnsan kalbi, hayra çağıran melek ile şerre davet eden şeytanın savaş alanıdır. Peygamber, Allah’ın lütfu ve merhametiyle kendi şeytanına karşı galip gelmiş, bu lütuf ve merhameti alemlere indirmiştir. Kur’an-ı Kerim, insanları şeytani karanlıklardan ilahi nura çıkarmak için nazil olmuştur.(İbrahim suresi ilk ayet) Vahiy ve nübüvvet ile irtibat, aklın çiçek açmasını ve derindeki meleğin derindeki şeytana galebe çalmasını sağlar.
Büyük öğretmenler, yani Ehl-i Beyt vesilesiyle tutunmanın mümkün olduğu Kur’an ipi, seyr-i ilallah yolunu göstermekle kalmaz, aynı zamanda insanı o yolda ileriye götürür ve maksada ulaştırır. Netice itibariyle, bu deruni savaşta muzaffer olan kimseler, ilahi nur ve ilimle dolup taşarlar; içlerinden Kur’an-ı Kerim fışkırır ve maşukun kelamı olan ayetleri gönül aynasında tecelli etmiş görürler. Bu sözün sahibini yakin gözüyle müşahede edenler, bu sözün ona ait olduğunu herkesten daha iyi anlarlar. Kendilerini, ilahi ilmin nihayetsiz eteklerine kadar yayılan onun derin anlamlarında garkolmuş bulurlar. Her an ezeli maşuktan yeni bir tecelliyi onda temaşa ederler. Bu nedenle İmam Ali şöyle buyurmuştur:
“Allah, kelamında tecelli etmiş ve aşikar olmuştur.”
Hamid Rıza Mezahirî Seyf
Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın