incelerken, her vakanın başlangıç noktasını kronolojik olarak takip etmek bir
zorunluluktur. Olumlu veya olumsuz bir olayın sonucunu görüp, o olaya sebebiyet
veren sibakını da görmek durumundayız. Örneğin âlimlerimiz Kûr’ân ayetlerini
tefsir ederken, siyak ve sibak kuralına riayet ederler. Kısacası bir olayın
sonucuna bakarken sebebine de bakmak zorunluluğu vardır. İlmî olarak buna
kronoloji denilmektedir. Bakınız, birçok hadis-i şerifte bize şu gerçek
bildirilmektedir: “İyi veya kötü olan bir işte çığır açmak, o olayın ilk
başlatıcısı olmak kıyamete kadar o olayla ilintili her hadisede başlatıcının
payı vardır. Onun hanesine günahsa günah, sevapsa sevap yazılır.” Buna
genellikle Âdem aleyhisselamın cinayet işleyen oğlu örnek verilir. Biz şöyle
bir örnek vermiş olalım: Yüce dinimiz İslâm biz Müslümanlara yapmamız gereken
sorumluluklar yüklüyor, biz buna mukabil inisiyatif kullanarak farklı bir iş
yaparsak ve bunu yaptığımız için farkında olmadan toplumsal düzenle alâkalı
olması gerekenin dışında fay hattı kırılır ve eksen kayması başlar. Bunun
sebebi de yanlış tercih sonucu fay hattının kırılmasıdır. Bu aynı zamanda
adaletten sapmadır. Zira adalet, “Bir şeyin olması gereken yerde
olmasıdır.” Bu olmazsa, zulüm olur ve adaletsizlik her yanı sarar.
Kötülüklerin kaynağı ilk başlangıç noktasıdır. Meramımızı somutlaştıracak
olursak, yüce dinimiz İslâm’ın bize sunduğu medeniyet tasavvurunun ümmet olarak
biz çok uzağındayız. Yani medeniyet bazında biz olmamız gereken yerde değiliz.
İslâm medeniyetinden uzak olmamız bir sonuçtur. Şu halde biz bunun sebebine
inmemiz gerekmektedir. Hani denir ya, “Nerede hata yaptık?” Evet, biz
nerede hata yapıldığını, ilk fay hattı kırılmasının nerede olduğunu bilmek durumundayız.
Birileri kendilerini İslâm medeniyetinin mümessili görüp toplumsal düzenin
tanzimine ilişkin görev ile ilgili durumdan vazife çıkararak haksız bir şekilde
inisiyatif kullanma sonucu İslâm medeniyet tasavvuru yavaş yavaş evrilerek
başka kulvarlara, başka mecralara taşınmış oldu. Örneğin, “İslâm bir
tanedir, bu bir sürü mezhep, tarikat ve ekoller de neyin nesi?” desek,
halkımızın ezici çoğunluğu bize tepki verir. Çünkü mezhepsizliği küfürle
eşdeğer görenler var. Oysa din farklı farklı “yanılabilir”
insanlardan öğrenilince farklı din anlayışlarının, farklı mezhep, cemaat,
tarikat ve ekollerin ortaya çıkması kaçınılmazdır. İşte illiyet budur. Tarih
boyu olduğu gibi bugün de öyle bir duruma gelinmiş ki, “Her grup kendi
taraftarları ile öğünmektedir ” (Rûm: 32; Mü’minûn: 53) Allah Teâlâ bize
birlik olmamızı emrederken, ümmetin büyük ekseriyeti bu buyruğun hilafına
hareket etmektedir. Ve alt kimlikler üzerinden birbirlerine dışlayıcı tutum
sergileyerek olmadık iftira ve tezviratlarla aralarına uçurumlar koymaktadırlar.
Böyle mi olmalıydı? Bizim bu dağınıklığımızı fırsata dönüştüren düşmanlarımız
Müslüman beldelere tasallut ederek zenginliklerimizi vantuzlayıp
çalmaktadırlar. Rabbimiz bu konuda da uyarıyor. “Birlik olun, eğer birlik
olmazsanız gücünüz gider, düşmanınıza karşı zelil olursunuz.” (Enfâl: 46)
Bu ayet İslâm ümmetinin bugünkü hâlini tasvir ediyor. Tarih boyunca yapılan bir
takım maslahat ve ehven-i şer odaklı mantıkla yüce dinimiz bir bütün olarak
yaşanmadı. İslâm bir paket programdır ve bir bütün olarak yaşanmalıdır. Doğru
olan, olması gereken ehven-i şer ile yer değişmemeli. Olaya bütüncül bakmalı.
Bir olgu, bir varlık bütünü ile anlam kazanır. İsviçreli tarihçi Jakob
Burckhardt (1818-1897), bakın ne diyor: “Nur das Ganze spricht.”
(Sadece bütünün anlamı vardır.) Evet, İslâm “efradını cami ağyarını
mani” özelliği ve namütenahi yetkinliği ile bölünmez bir bütündür. İslâm
parçalanamaz, sentezlenemez ve bir yere eklemlenemez. İslâm yanılabilir
insanların inisiyatif kullanarak varsayımlı çıkarsamaları ile şekil
almamalıydı. Bu din “mutahhar” (33/33) olan vasî imâmların
rehberiyetinde yoluna devam etmeliydi. Beni Said isimli sahabenin çardağında
(Sakife’de) Saad Bin Ubâde’yi halife seçme girişimleri eksen kayması ve fay
hattı kırılmasının menşei oldu. Saad Bin Ubade’nin halife seçilmesine ilk karşı
çıkan Hattaboğlu Ömer olmuştu. Olay farklı anlatımlarla karşımıza çıkmaktadır.
Bir grup sahabe arasında şöyle bir konuşma geçiyor: “Muhammed bize
Allah’ın elçisi olduğunu söyledi, kabul ettik, namazı, zekâtı, orucu, haccı
emretti kabul ettik, bir takım haramlardan bahsetti onları da kabul ettik;
şimdi ise damadını kendisinden sonra yerine geçmesi için vasî tayin etti, işte
biz bunu kabul edemeyiz.” Bu zihniyet ve düşüncenin tezahürü ile Sakife
denilen çardakta toplantı yapıldı. Sonra olanlar oldu. Öyle ki, Arap
geleneklerinde en yaşlı insan, en bilge insan kabul edildiği için Hazrec
kabilesinin kollarından Sâideoğulları’nın reisi Sa’d Bin Ubâde’yi halife
seçtiler. Oradan geçmekte olan Hattaboğlu Ömer merak edip yanlarına gidince
meseleye muttali oluyor ve hışımla oradan ayrılıp Ebu Kuafeoğlu Ebubekir’i
buluyor ve meseleyi kendisine anlatıyor. Sonra hemen olay mahalli Sakife’ye
gidip Sa’d Bin Ubâde’nin halife seçilmesine karşı çıkıyorlar. Aralarında
tartışama ve gerginlik yaşanıyor. Nerede ise birbirlerine kılıç çekecekler. O
esnada Hattaboğlu Ömer Ebubekir’in elini tutup biatını açıklıyor. Bu şekilde
Sâ’d Bin Ubâde’nin hâlifeliği iptal ediliyor. Bu müdahaleye istinaden Sâ’d Bin
Ubâde ve yanındaki aşiret temsilcileri haklarının gasp edildiği iddiası ile
Ebubekir’e biat etmiyorlar. Bu şekilde bağırıp çağırarak Sakife’yi terk
ediyorlar…
Sâ’d Bin Ubâde sıradan bir sahabe değildi, aşiret reisi
olmakla birlikte bir takım faziletleri olan biriydi. Allah Resulü İmâm Ali’yi
vasî tayin etmemiş olsaydı belki de hilafete en uygun kişi Sa’d Bin Ubâde
olacaktı. Tarihî literatür onu şöyle anlatıyor: “Sa’d İslâmiyet’i kabul
eden ilk Medinelilerden biridir. İkinci Akabe Biatı’na katıldı ve Resûl-i
Ekrem’in seçtiği on iki nakib arasında yer aldı. Hazrec’in de ileri
gelenlerinden olan ve kabile içerisinde İslâmiyet’in yayılmasında önemli rol
oynayan Sa‘d hicretten sonra Hz. Peygamber’in yakın çevresinde bulundu ve
önemli görevler üstlendi. Resûl-i Ekrem’in vekili sıfatıyla Medine’de kaldığı
Ebvâ, 300 kişilik askerî birlikle Medine’yi korumakla görevlendirildiği Gābe ve
rahatsızlığı sebebiyle katılamadığı Bedir hariç bütün gazvelere iştirak etti.
Bu arada Ensar’ın sancaktarlığını, Evs ve Hazrec’e ayrı sancak verildiği zaman
ise Hazrec’in sancaktarlığını yaptı. Sa‘d, müslüman olduktan sonra hemen her
savaşta ordu için deve ve malzeme tedarik etti, muhacirleri devamlı gözeterek
onlara evini açtı ve Suffe ehlini doyuranlar arasında yer aldı. Sa‘d’ın Benî
Kurayza Gazvesi’nde ordunun yiyecek ihtiyacını karşıladığı ve Benî Nadîr’in
Medine’den sürülmesinin ardından ele geçirilen ganimetin tamamının ihtiyaç
sahibi muhacirlere verilmesinde önemli rol oynadığı bilinmektedir. Sa‘d,
Resûl-i Ekrem’in ‘istişarede bulunduğu ve görüşlerine değer verdiği’ birkaç
sahâbîden biridir.
Resûl-i Ekrem’in vefat ettiği gün Evs ve Hazrec ileri
gelenleri Sakīfetü Benî Sâide’de toplanarak Sa‘d b. Ubâde’ye biat ettiler.
Fakat bu gelişmeden haberdar olan Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Ebû Ubeyde b.
Cerrâh’ın toplantıya katılması ve Hz. Ömer’in müdahalesi ile durum değişti ve
Sâ’d b. Ubâde’nin ilân edilen halifeliği ilga edilerek Hz. Ebû Bekir’e biat
edildi. Sa‘d b. Ubâde, Ebû Bekir’e ve Sakīfetü Benî Sâide’de kendisi hakkında
ağır sözler söyleyen Hz. Ömer’e biat etmedi, ancak aleyhlerinde herhangi bir
faaliyette bulunmadı. Hz. Ömer’in hilâfetinin başlarında onunla yaptığı bir
tartışmadan sonra da Medine’den ayrılıp Dımaşk civarındaki Havran’a yerleşti.
Ensardan erken dönemde Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyen altı kişiden biri olan Sa‘d
b. Ubâde (Abdülhay el-Kettânî, I, 186) on kadar hadis rivayet etmiştir.”
Sâ’d Bin Ubâde hakkında aktarmış olduğumuz bilgiler böyle.
Sonuç olarak Sakife olayı sağlıklı bir şekilde ve analitik olarak
incelendiğinde İmâm Ali’nin vasîliğini kabul etmeyip “şûra” sistemine
inanan Sünnî cenah Sâ’d Bin Ubâde’ye haksızlık yapıldığı kanaatine varır. Eğer
“şûra”ya inanıyorlarsa doğal olarak halifelik “şûra” ile
ilk seçilmiş olan Sâ’d Bin Ubâde’ye aittir…
Ehl-i Beyt inancına göre ise ümmet için hayati bir mesele
olan vasîlik şuraya bırakılmayıp bizzat Allah Teâlâ’nın emri ile Peygamberimiz
vasîlerinin 12 imâm olduğunu ve bunların ilkinin İmâm Ali olduğunu beyan
etmişti. Vasîlik değişik vesilelerle birçok kez dile getirilmekle birlikte asıl
olarak Gadir-i Hûm’da ilân edilmişti. Allah Resulü “Veda Haccı”
dönüşünde Gadir-i Hûm mevkiîne geldiğinde uyarı mahiyetinde şu ayet nazil
oluyor: “Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu
yapmazsan elçilik görevini tamamlamamış olursun. Allah seni insanlardan
koruyacaktır. Şüphe yok ki Allah inkârcılar topluluğunu hidayete
erdirmez.” (Mâide: 67) Bazı rivayetlere göre Allah Resulü vasîlik ilânını
Mekke’de yapacakmış, ancak başta Muaviye’nin en yakın akrabaları olmak üzere
Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında İmâm Ali tarafında cehenneme gönderilen çok
sayıda Mekke’nin sadece eşrafından değil hemen hemen her aşiretinden insanlar
vardı. Mekke halkı tarafından kabul görmeyeceği ve tepki ile karşılanacağı
endişesi ile Allah Resulü Mekke’de İmâm Ali’nin vasîlik ilânını erteliyor. Buna
istinaden yola çıktığında uyarı mahiyetinde söz konusu ayet nazil oluyor. Allah
Resulü’nün endişesinden dolayı ayette, “Allah seni insanlardan
koruyacaktır” taahhüdü geçiyor. Ayetin hitamı da oldukça manidar:
“Şüphe yok ki Allah inkârcılar topluluğunu hidayete erdirmez.” Demek
ki, vasîliği inkâr edecekler çıkacak…
Allah Resulü Gadir-i Hum’da 18 Zilhicce günü uzun bir hutbe
irad ediyor. Ashabına 23 yıllık risaletinin özetini anlatıyor ve ümmetin
bekâsına yönelik nasihatlerde bulunuyor. Özellikle cahileye dönemine geri
dönülmemesine ilişkin uyarı mahiyetinde nasihatlerde bulunuyor: “Akrabalık
bağlarını gözetin, birlik olun, sakın ola ki cahiliye dönemindeki gibi
birbirinizin boynunu vurmayın. Benden sonra yanlış yollara sapmayasınız diye
size iki ağır emanet bırakıyorum. Bunların ilk Allah Teâlâ’nın kitabı Kûr’ân-ı
Kerim, diğeri ise Kûr’ân-ı Kerim ile benim sünnetimin muhafızı olan Ehl-i
Beyt’imdir. Ehl-i Beyt’im ve Kûr’ân-ı Kerim Kevser Havzı başına varasıya dek
birbirinden ayrılmazlar. Bunlara sarıldığınız süre dalalete düşmezsiniz. Size
Ehl-i Beyt’imi emanet ediyorum, onlara nasıl davranacağınıza dikkat edin.
Benden sonra size rehberlik edecek olan vasîm İmâm Ali’dir. Benim Ehl-i
Beyt’imin imâmları 12’dir. Ümmetime rehberlik edecek onlardır.”
Allah Resulü’nün bu açıklamalarından sonra sahabelerden İmâm
Ali’yi tebrik edenler oluyor. Rivayetlere göre ilk tebrik eden Hattaboğlu Ömer
ve Ebu Kuafeninoğlu Ebubekir oluyor. Tebrik merasiminden sonra şu ayet nazil
oluyor.
“Artık bundan sonra kâfirler dininizi yıkmaktan
umutlarını kestiler. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için
dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak
İslâmiyet’i beğendim.” (Mâide: 3)
Demek oluyor ki, “Hatem’ül Enbiya” (son peygamber)
olan Allah Resulü Nübüvvet’in devamı olan “İmâmet” misyonunu Allah
Teâlâ’nın emri ile İmâm Ali’ye tevdi etmesiyle din binasının çatısı tamamlanmış
oluyor ve bu şekilde ayette belirtildiği üzere din kemâle eriyor.
Ancak ne yazık ki, Sakife toplantısında, “Peygamber
vasî bırakmamıştır” denilerek işbaşına “yanılabilir” ve
“yanıltabilir” özellikleriyle liyakat sahibi olmayanlar geçti. İlk
eksen kayması, ilk fay hattı kırılması böyle başladı. Evet, İslâm’a ilk darbe,
Sakife’de vuruldu. İlk karşı devrim Sakife’de oldu. Velâyet ve vasîlik misyonu
gasp edildi. Kûr’ân ve Kûr’ân-ı Natık (Konuşan Kur’an) mahcur bırakıldı.
“O gün (mahşer günü) peygamber der ki: ‘Ya Rabbi bu ümmetim Kûr’ân’ı
mahcûr (terk edilmiş) bıraktı.” (Furkan: 30)
Maatteessüf ki olay bu. Olması gereken olmayınca bakın
sonrasında neler oluyor? Müslümanlar olarak mahşer günü, dünyada iken bütün
yapıp ettiklerimizden ve yapıp etmekle mükellef olduğumuz hâlde yapmayıp terk
ettiklerimizden hesaba çekileceğiz…
Şu hakikati bilmiş olalım ki, İslâm bize mükemmel bir
medeniyet projesi sunuyor. Bu projenin sürdürülebilir özelliği peygamberlik
vasıflarından biri olan “mutahhar” (33/33) sıfatına sahip seçkin
imâmların ümmete rehberlik etmesiyle mümkündür.
Maatteessüf ki, liyakat sahibi imâmlar işbaşında olmayınca
zalimlere alan açıldı. Allah Resulü uyarmıştı. Vasî kim belliydi. Sakife’de
buna engel olundu.
Sonraki süreçte ise yönetim tamamen ısırıcı sultanların
eline geçti. “Tuleka” statüsünde olmasına rağmen ve “bu kişilere
siyasî yetki vermeyin” nebevî uyarıya rağmen ikinci halife Muaviye’yi
Şam’a vali tayin etmesiyle Sıffin ve Kerbelâ vakalarına kapı açılmış oldu. Ve
sonra tarih boyunca saltanat sistemleriyle ver gelsin zulümler, ver gelsin
katliamlar! Böyle mi olmalıydı? Sakife’de atılan ilk yanlış adım tarih boyunca
bu ümmete ve dünya insanlığına çok büyük bedeller ödetti ve ödetmeye devam
ediyor. Bakınız “illiyet” (sebep-sonuç ilişkisi) nelere mal
oluyormuş. Eğer ümmet Allah Teâlâ’nın sunmuş olduğu medeniyet projesi
kapsamında 250 yıl boyunca “mutahhar” Ehl-i Beyt imâmları tarafından
yönetilmiş olsaydı bugün yeryüzünün çehresi böyle olmayacaktı. Tarih boyunca
yaşanan savaşların, her türlü zulümlerin ve adaletsizliklerin önü alınmış
olacaktı. Ümmet ısırıcı sultanlar tarafından yönetildiği için
“illiyet” (etki-tepki) sonucu hep Haçlıların saldırılarına maruz
kaldı. Bugün ise ümmet Siyonist-Haçlı ittifakının muhatabı durumunda. Eşyanın
tabiatı boşluk kabul etmiyor. Ehl-i Beyt imâmları ve ümmet olması gereken yerde
olmadığı için dünyamız bu hâle gelmiş bulunmaktadır. Bugün İslâm medeniyetinden
mahrumiyeti bütün dünya insanlığı ve hatta canlılar âlemi de yaşamaktadır.
Yaşanan hasarın tespiti ise mümkün değil…
