Hamanei Gadir-i Hum olayının İslam tarihinin kaderini belirleyen çok önemli bir
olay olduğunu belirterek, bu olayı Şia’ya ve diğer İslam fırkalarına ait boyutu
olmak üzere iki boyutta değerlendirdi.
İmam Hamanei’nin konuşmasının tam
metni şöyle:
“Gadir-i Hum İslam tarihinin kaderini
belirleyen çok önemli bir olaydır.
Bu olaya iki açıdan ve iki
boyuttan bakılabilir.
Birincisi Şia’ya ait boyutu,
diğeri ise İslam fırkalarını da ilgilendiren boyutu.
Bu olayın ikinci boyutu şunun için
önemlidir; Gadir Hum olayını hatırlama ve anma sadece Şiilere ait bir olay
olmadığı duygusu ve inancının bütün Müslümanlarda oluşması gerekir.
Ben kısaca bu iki boyuta
değineceğim. İkinci boyut hakkında konuyu biraz daha açacağım.
Birinci boyut arz ettiğim gibi
Şiilere aittir. Bu olayda ( Gadir Hum) İmam Ali (as) Peygamber (s.a a)
tarafından hilafete mensup/tayin edildi.
Aynı gün aynı yerde bazıları
Resulullah’tan (s.a.a) sordular, “Ya Resulullah bu ilan senin tarafından mı,
yoksa Allah tarafından mıdır?“
Resulullah (s.a.a) buyurdular:
“Minellah ve Resulihi”, “Allah ve Resulü tarafındandır“.
Yani hem ilahi emirdir, hem de
benim tarafımdandır.
Bu olay bu açıdan Şiiler için
büyük bir önem taşır; Şii inancına göre Hz. Ali’nin (as) bilafasl/ara
verilmeksizin(peygamberden hemen sonra) peygamberin halifesi olduğuna dair
sunulan bütün delillerin en güçlüsü budur, bu olaya dayanmaktadır.
Elbette bu olayın istinbat ve
istidlalı hakkında ilk günden günümüze kadar tarih boyunca sayısız kitaplar
yazılmıştır. Benim, hakkında binlerce kalemin yazdığı, binlerce dilin beyan
ettiği bu olayın ispatı için ekleyecek
bir şeyim yoktur.
Ama ikinci boyutun önemi birinci
boyuttan daha az değildir.
Şii-Sünni arasında ortak bir nokta
olan bu boyut üzerinde daha fazla durmak istiyorum.
Olayı, dinleyenlerin akıllarında
kalacak şekilde kısaca arz edeyim.
Olay şöyle gelişmiştir; Resulullah
(s.a.a) hicretin 10. yılında Hacca müşerref oluyorlar. Medine ve Arap
yarımadasının diğer bölgelerindeki Müslümanlar peygamberle beraber bu hacc
ziyaretine katılmışlardır. Siyasi, askeri, ahlaki, itikadi alanda İslami
öğretileri bizatihi Resulullah’tan (s.a.a) öğrenmek istiyorlardı.
Resulullah’tan (s.a.a) iki konuşma
nakledilmiştir; biri Mina’da diğeri “Eyyami teşrik“ (Arefe gününden Kurban‘ın
son gününe kadar olan günlere denir) günlerinin sonunda yapmıştır. Zannedersem
bu iki konuşma bir konuşmadır.
Bu konuşmalarda Peygamber(s.a.a) Müslümanların
özen göstermeleri gereken bütün konuları açıklamışlardır. Bu konular genelde de
siyasi konulardı.
İnsan şimdi, günümüzde siyasetin
hacdan ayrı olduğunu ve haccın sadece ibadetten ibaret olduğunu İslam alemine
empoze eden kimselerin İslam tarihinden ve Resulullah’ın (s.a.a) siretinden ne
kadar uzak olduklarını daha iyi anlıyor.
Bu konuşmalarda peygamberin
buyurduklarını Şii ve Sünni kitapları aktarmışlardır.
Bunlar genelde siyasi konulardır.
Resulullah (s.a.a), kâfirler ve müşriklere karşı cihadı, Kelime-yi Tevhid‘in
bütün dünyada herkese yayılana kadar müşrik ve kâfirlere karşı cihadın devam
edeceğini, İslami vahdeti ve Müslümanların
iç savaştan kaçınmalarını beyan etmiş ve Müslümanların birliğine vurgu yapmıştır.
Cahiliye zamanının değerleri
hakkında açıkça buyurmuşlardır ki, bunların İslam açısından hiçbir değeri
yoktur. Bunların hepsi benim ayaklarımın altındadır.
Resulullah (s.a.a) İslam
dünyasının siyasi ve toplumsal meselelerini bu konuşmalarında beyan
etmişlerdir.
Bu konuşmalarda tekrar SAKALEYN
hadisini beyan buyurmuşlardır; “ben sizin aranızdan ayrılacağım sizin aranızda
iki değerli emanet bırakıyorum; Allah’ın kitabı ve itretim“. Daha sonra iki
işaret parmağını yan yana koyarak “aynı bu iki parmağım gibi birbirinden
farkı yoktur“, işaret ve orta parmağını yan yana getirip “bu iki parmağım gibi
değiller“ buyurdular.
Yani bu iki emanetin birbirinden
farkı yoktur, birbirine tercih edilemez.
Hacc amelleri bittikten sonra
Medine’ye doğru yola koyuldular. Yolda diğer bölgelerden gelenlerin Medine’den
gelenlerden yollarının ayrıldığı üç yolda “Gadir-i Hum“ denilen yerde
Resulullah (s.a.a) durdu.
Şahid olanlar naklediyorlar; “hava
o kadar sıcaktı ki eti yere koysan pişerdi“. Böyle bir sıcak havada Resulullah
(s.a.a) halk yavaş yavaş toplansın diye bekliyor.
Herkesin toplandığını görünce
Velayet konusunu gündeme getirip herkesin göreceği bir şekilde Hz. Ali’nin (a.s)
elini kaldırıp “Men kuntu Mevlahu fehaza Aliyyun Mevlah…Ben kimin mevlası isem
Ali de onun mevlasıdır…..“ hadisini buyurarak velayeti ilan ediyor.
Benim nazarımda olan boyut, İslam
dünyası, İslami fırkaları ilgilendiren boyutudur. O da şudur; farz edelim ki,
Resulullah (s.a.a) Hz. Ali‘yi kendisinden sonra bilafasl/aralıksız halife tayin
etmek istemiyordu- gerçi kesinlikle bu cümle peygamberin ağzından çıkmıştır,
ilan etmiştir- farz edelim ki etmemiştir.
En azından bu beyanında,
Müslümanlar ile İmam Ali (a.s) ve İtreti arasında güçlü bir bağ oluşmasını ve
bu irtibat ve muhabbetin sağlamlaşmasını istediğini ve vurguladığını
söyleyebiliriz.
Resulullah‘ın (s.a.a) İTRETİ‘ni
Kur’an’ın yanına koymasının, Mina’daki konuşmasında SAKALEYN hadisini
buyurmasının ve Gadir Hum hadisinde bu bağı vurgulamasının hikmeti şudur;
Birincisi,
Müslümanlara kâmil insan örneğini
göstermek, gelecek nesillere İslam’ın kabul ettiği insan-ı kâmil modelini
sunuyor. İnsan-ı kâmilin kimsenin tereddüt edemeyeceği somut örneğini
tanıtıyor.
İslami eğitimine bu yönde olmasını
öğretiyor. İtretin ( Ehlibeytin) ilimleri, amelleri, takvaları, dürüstlükleri,
Allah‘a ubudiyetleri, İslami meselelere hâkimiyetleri, fedakârlık ve
cesaretleri İslami değerlerin yaşaması için fedakârlıkları ve cesaretleri
İslam’ın kâmil insan örneğini sunuyor.
İkincisi;
İtreti Kur’an’ın yanına koyup Müslümanlarla
itret arasındaki bağın gerekliliğini ilan etmesi, hakikatte, Resulullah (s.a.a)
Kur’an’ın tahrif edilmesi, manasının çarptırılması karşısında ne yapılması
gerektiğini beyan etmiştir. Kendi menfaat ve çıkarları için İslami
mefhumlari/kavramları tahrif eden “zer ve zor“( servet ve güç) sistemlerine
karşı vazifenin ne olduğunu, Kur’an‘ın adını lekeleyen, Müslümanları delâlete
sürükleyen, İslami anlamalarından mahrum bırakan sitemlere karşı ne yapmaları
gerektiğini buyuruyor.
Halkı aydınlatması gereken ilmi
merkez ve hakikatlerin ne olduğunu beyan edecek, gerçek marifet ve İslami
mefhumların/anlamların ne olduğunu açıklayacak, insanları delaletten kurtaracak
ve halkın sözünü dinleyeceği mihver, kutb, merci ve eksen İTRET‘tir.
İşte bugün İslam dünyasının tam da
muhtaç olduğu şey budur.
Bugün İslam dünyası peygamberin
Ehlibeyti tarafından beyan edilen İslami maariften/öğretilerden
yararlanmalıdır. İster İmam Ali’nin (a.s) hilafetini bilfasl kabul etsinler
veya etmesinler.
Elbette Şiiler, bu hadisten
istifade edilen hak inancını yani bilafasl halife olduğuna inanıyor ona
bağlıdır.
Buna inanmayan Ehli Sünnet
kardeşler, Peygamberin Ehlibeyti ve Emirelmümin ile fikri, aklı, itikadi, ameli
ve atifi bağlarını koparmamalıdırlar.
Gadir Hum meselesinin bu ikinci
boyutu, Hz. Ali’nin (a.s) ve Peygamberin İTRETİ ile Müslümanların her birisinin
arasında bir bağın oluşması içindir.
Bu açıdan bakınca Gadir Hum olayı
bütün Müslümanlara aittir. Ehlisünnet kardeşlerimiz de bugünü bayram olarak
kutlamalıdırlar. Hakikaten büyük bir bayramdır. Neden?
Çünkü İslam‘ın gerçek tefsiri,
İslam‘ın bekası, ilahi armağanlara ulaşmak için İslami yolun devam ettirilmesi,
Ehlibeyt‘in ve İTRET‘in Müslümanların, mütefekkirlerin, alimlerin, fakihlerin
yanında gerekli itibar ve değere sahip olması gerekir.
Hatırlıyorum, Ayetullah Burucerdi
SAKALEYN hadisi üzerinde çok duruyor ve buyuruyorlardı ki, “günümüzde İslam
dünyasında Şii-Sünni amelinin ölçüsü SAKALEYN hadisidir.
Benim görüşüme göre Gadir hadisi
de aynı özelliğe sahiptir.
Bizim inancımıza göre “Gadir
hadisi“ İmam Ali’nin (a.s) Peygamberin bilafasl halifesi olduğuna
kanıttır. Ehli Sünnet kardeşlerimiz bu
hadisten böyle bir istidlal/kanıt çıkarmıyorlarsa, en azında İmam Ali (a.s) ile
İslam ümmeti arasında özel bir bağın oluşması gerektiğinin vurguladığını kabul
ederler.
