İslamabad Mutabakatı’nın sona ermesi diplomasi alanını daraltmış; ABD ve İran’ı tehlikeli bir baskı, misilleme ve gerilimi tırmandırma döngüsüne hapsetmiştir.
The New Arab, İran ile ABD arasında tırmanan gerilimin mevcut seyrini inceleyen bir makale yayımladı. Makalenin metni aşağıda yer almaktadır.
17 Haziran’da imzalanan ve çoğunlukla “Mutabakat Muhtırası” olarak adlandırılan belirsiz İslamabad Mutabakatı’nın süresi 17 Ağustos’ta doldu. Bu mutabakatın Washington ve Tahran’a diyalog için 60 günlük bir süre tanıması öngörülmüş olsa da, iki taraf diplomatik bir atılım gerçekleştiremedi.
Bu aşamada ABD-İran yüzleşmesi; muhtemelen yaptırımların devamı, Hürmüz Boğazı üzerindeki baskı, tehditler, müzakereler ve sınırlı askeri faaliyetlerle şekillenecek yeni bir döneme giriyor. Haklı endişe ise; ne Trump hükümeti ne de İran İslam Cumhuriyeti böyle bir kâbus senaryosunu istemese bile, deniz taşımacılığı, ABD askeri güçleri veya İran destekli vekil aktörlerle ilgili küçük bir olayın, topyekûn bir savaşa dönüşün fitilini ateşleyebilmesidir.
ABD-İran krizinin bu yeni safhasında Hürmüz Boğazı, karşı karşıya gelişin odağında kalmaya devam edecektir. Seyrüsefer özgürlüğünü korumak ve Tahran’ın bu stratejik su yolunu bir baskı kozu olarak kullanmasını engellemek Washington’ın ana öncelikleri arasındadır. Bununla birlikte İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki fiili kontrolü, İslam Cumhuriyeti’nin taviz koparmak üzere ABD’ye baskı yapma stratejilerinde merkezi bir rol oynamaktadır.
Avrupa Politikası ve Güvenlik Avusturya Enstitüsü Kıdemli Danışmanı Wolfgang Pusztai, Washington’ın İran’ı krizi sonlandırmak adına Trump hükümetinin şartlarını kabule zorlama stratejisini açıklarken, bu stratejinin istihbarat, ekonomi ve askeri araçların bir bileşimine dayandığını söyledi.
Pusztai, The New Arab‘a yaptığı açıklamada şunları belirtti: “ABD stratejisindeki keskin kılıcın saldırılar değil; yaptırımlar ve deniz ablukası gibi ekonomik araçlar olduğunu vurgulamak isterim. İran ticari gemilere ve bölgedeki diğer hedeflere saldırmadığı sürece ABD açısından İran’a saldırmak için acil bir ihtiyaç bulunmamaktadır.”
Trump’ın, yaptırımlar ve abluka etkisini gösterene kadar beklemek niyetinde olduğu görülüyor. Ancak gördüğümüz üzere, İran Boğaz’daki gemi trafiğine veya Basra Körfezi İşbirliği Konseyi (GKİK) üyelerine yönelik saldırıları yeniden başlatırsa, ABD hemen hemen kesin olarak saldırılarına geri dönecektir.
Pusztai, ABD’nin İran’ın kalan balistik füzelerinin ve hareketli fırlatıcılarının konumuna dair güvenilir istihbarata sahip olması durumunda, 1-2 haftalık hedef odaklı bir harekâtın GKİK ülkelerine ve bölgedeki ABD üslerine yönelik tehdidi önemli ölçüde azaltabileceğini sözlerine ekledi.
Avusturyalı güvenlik analisti The New Arab‘a verdiği mülakatta şu hususa dikkat çekti: “Göreceğimiz şey muhtemelen; devam eden yaptırımlar ve deniz ablukasının yanı sıra İran’ın muhtemel daha büyük askeri kışkırtmalarına yanıt olarak düzenlenecek sınırlı saldırılardır. Trump için medyanın odağı dışında kalan, düşük yoğunluklu ve sürekli bir savaş, özellikle ara seçimler öncesinde aşağılayıcı bir yenilgiden kesinlikle daha iyidir.”
Analist ayrıca şunları ekledi: “Diğer taraftan İran, ABD’deki savaşın iç kamuoyundaki kabulünü daha da zayıflatmak için Washington’ı yeniden daha büyük ve daha maliyetli bir askeri çatışmaya çekmeye çalışabilir.”
Londra’daki Chatham House Düşünce Kuruluşu Orta Doğu ve Kuzey Afrika Programı Kıdemli Uzmanı Dr. Neil Quilliam; İslamabad Mutabakatı’nın bozulmaya başladığı andan itibaren sınırlı askeri temaslar, tırmandırılan tehditler, zorlayıcı diplomasi ve Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer üzerindeki baskının artması şeklinde bir kalıbın hakim olduğuna dikkat çekti. Quilliam, bu kalıbın mutabakatın süresi dolduktan sonra da devam etmesini bekliyor.
Bununla birlikte Dr. Quilliam, hem ABD hem de İran’ın bu krizin uzayıp giden bir çatışmaya dönüşmesini önlemek için güçlü teşviklere sahip olduğunu vurguladı.
Quilliam The New Arab‘a şunları söyledi: “Trump hükümeti askeri harekâtının somut sonuçlar verdiğini gösterme baskısı altında kalmaya devam ederken; İran rejim istikrarını korumayı, ekonomisine ve altyapısına daha fazla zarar gelmesini önlemeyi amaçlıyor.”
Yine de iki tarafın 17 Ağustos’tan itibaren üzerinde uzlaşılmış herhangi bir çerçeve olmadan hareket ettiği göz önüne alındığında, Dr. Quilliam’ın işaret ettiği gibi şu gerçek risk mevcuttur: “Basra Körfezi’ndeki herhangi bir ciddi olay, ABD unsurlarına yönelik bir saldırı veya seyrüseferle ilgili bir çatışma, hızla yeni bir askeri eylem döngüsünü başlatabilir.” Quilliam değerlendirmesini şöyle sürdürdü: “Dolayısıyla topyekûn bir operasyon göz ardı edilemez; ancak bu durum taraflardan birinin kasıtlı olarak savaşa dönme kararından ziyade, gerilimin tırmanmasından ve yanlış hesaplamalardan kaynaklanabilir.”
ABD’nin eski Tunus Büyükelçisi Gordon Gray, ABD-İran yüzleşmesinde bu yılın nisan ayından bu yana tekrarlanan döngünün devam etmesini beklemek için güçlü gerekçeler olduğunu açıkladı. Bu döngü; tırmandırılan tehditleri, müzakereleri ve Trump veya çevresindekiler tarafından Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına yönelik bir anlaşmanın eli kulağında olduğuna dair yapılan aşırı iyimser iddiaları içeriyor.
Eski Amerikalı diplomat şu ifadeleri kullandı: “Bu döngü, kurmalı bir saat gibi, vaat edilen anlaşma gerçekleşmediği anda kendini tekrar ediyor.”
Gray The New Arab‘a şunları söyledi: “ABD’nin en üst düzey askeri kademeleri, İran’a yönelik saldırıların etkinliği açısından ABD’nin azalan verim noktasına ulaştığı ve askeri mühimmat stoklarını hızla tükettiği konusunda Trump’ı daha önce uyardı.”
Sözlerine şunları ekledi: “Halkın savaştan duyduğu huzursuzluğun giderek derinleşmesi ve büyümesiyle birleşen bu gerçek, Trump’ın nihayetinde İran’a karşı topyekûn bir askeri operasyondan kaçınacağını gösteriyor.”
İran’ın “Trump’ın Görev Süresinin Bitmesini Bekleme” Stratejisi
Tahran’daki yönetim zamanın İran’ın lehine işlediğine inanıyor. Bu varsayım; ABD ara seçimleri eşiğinde artan ekonomik baskının, yükselen akaryakıt fiyatlarının ve savaşa karşı muhalefetin en nihayetinde Washington’ı Hürmüz Boğazı’nın açılması karşılığında tavizler vermeye zorlayacağı düşüncesine dayanıyor.
Bu durum İran için kazandıran bir stratejiye dönüşebilir. Ancak şüphesiz Tahran ciddi riskleri göze alıyor ve belki de ABD seçim takviminin önemini abartıyor.
Dr. Quilliam, İran’ın bu çatışmanın ekonomik ve askeri maliyetlerine katlanma gücünü kaybetmesinden önce Washington’ın iradesinin zayıflayacağı yönündeki varsayımında bir “hata” yaptığı kanaatinde.
Quilliam The New Arab‘a, “Hürmüz Boğazı üzerindeki anlaşmazlık ne kadar uzarsa, İran ekonomisi üzerindeki baskı o kadar artar ve İran unsurlarına yönelik ek askeri eylem riski de yükselir” değerlendirmesini yaptı.
Sözlerine şöyle devam etti: “Tahran zamanın kendi lehine olduğunu hesaplayabilir; ancak anlamlı bir teması geciktirmek ABD’nin baskıyı tırmandırmasına, daha geniş bir uluslararası destek oluşturmasına ve ek eylemleri haklı çıkarmasına imkan tanıyabilir. Bu açıdan bakıldığında İran düşük riskli bir bekleme oyunu oynamıyor. Aksine, uzun süreli bir yüzleşmeye rakibinden daha iyi dayanabileceği üzerine bahis oynuyor.”
Gray’in bakış açısına göre Tahran, Trump’ın bugünkü siyasi hesapları ile ABD Başkanı Jimmy Carter’ın 1980’deki hesapları arasındaki farkı teşhis etmekte yetersiz kalıyor.
Carter 1979-1981 rehineler krizi boyunca yeniden seçilme peşindeyken, Trump başka bir dönem için aday olmuyor. Gray, “[Trump] görünüşe göre Cumhuriyetçi Parti’nin Senato kontrolünü koruyacağına inanıyor ve bu inancında haklı da olabilir. Özetle o, ara seçimler konusunda İranlı liderlerin düşündüğü veya umduğu kadar endişeli değil” dedi.
İran’ın ekonomik sorunlarının boyutları ve ülke genelindeki yaygın sıkıntılar son derece devasadır; İslam Cumhuriyeti’ni bu vahim şartlar altında ne kadar süre ayakta kalabileceği sorusu belirsizliğini korumaktadır.
İran içindeki bu aşırı dinamikler göz önüne alındığında, Georgetown Üniversitesi Prens Velid bin Talal Hristiyan-İslam Anlayışı Merkezi Direktörü Dr. Nader Hashemi, İran’ın stratejisinin Tahran’ın aşırıya kaçmasının bir örneği olabileceğini düşünüyor.
Hashemi The New Arab‘a yaptığı açıklamada şunları kaydetti: “Müzakereleri sürdürmeyip ABD ile diplomasiyi değerlendirmek için Trump hükümetinin görev süresinin bitmesini bekleyeceğini söylemek; fiilen İran’ın önümüzdeki iki buçuk yıl boyunca anlamlı bir yaptırım muafiyeti veya ekonomik rahatlama alamayacağı anlamına gelir. İran ekonomisi ve sıradan vatandaşların durumu felaket düzeyindedir.”
Dr. Hashemi şunları ekledi: “Acı, ızdırap, işsizlik, tırmanan enflasyon ve halkın temel yaşam ihtiyaçlarını —ki ben gıda temininden bahsediyorum— karşılayamaz hale gelme seviyesi felaket boyutlarına ulaşmıştır ve bu durum ABD’nin İran’a yönelik ablukasıyla daha da ağırlaşmıştır.”
Çatışmanın Kapsamının Genişlemesi
ABD-İran krizinin Washington ile Tahran arasındaki mevcut yüzleşmenin ötesine geçmesi ve İslamabad Mutabakatı’nın sona ermesiyle bu çatışmanın dizginlenmesinin giderek zorlaşması yönünde gerçek bir risk bulunmaktadır.
Bölge ülkelerinin gerek doğrudan gerekse dolaylı olarak bu krize daha fazla çekilme tehlikesi gerçektir.
Özellikle Trump’ın İslamabad Mutabakatı’nın süresi dolduğu sırada Umman’a yönelik savurduğu askeri tehdit alarm vericidir. Maskat, ABD ile İran arasında uzun süredir devam eden arabuluculuk rolüyle diplomatik kanalların açık tutulmasında önemli bir işlev görmüştür.
ABD’nin bu ülkeye yönelik askeri bir eylemi çok düşük bir senaryo olsa dahi, Trump’ın böyle bir eyleme girişme tehditleri, ABD-Umman arasındaki güçlü ortaklığın gerilimi düşürmenin anahtarı olduğu bir dönemde Washington’ın Maskat ile ilişkilerini riske atmaktadır.
1979 Devrimi öncesinde İranlı bir diplomat olan, Georgetown Üniversitesi Hristiyan-İslam Anlayışı Merkezi Onursal Araştırmacısı Dr. Shirin Hunter, The New Arab ile yaptığı mülakatta, “Başkan Trump’ın Umman’a saldırma tehdidi, kendisinin tehditler yoluyla diplomasi yürütme tarzının bir devamıdır” dedi.
Hunter şunları ekledi: “Kongre’de İran ile savaşa karşı muhalefet artarken, savaşın Umman’a yayılması son derece akılsızca olacaktır. Ayrıca böyle bir saldırı, ABD’nin Körfez’deki Arap ülkeleri nezdindeki prestijine daha fazla zarar verir. İlaveten, Umman’a saldırmak Tahran’ın ABD ile anlaşma konusundaki fikrini değiştirmeyecektir.”
Dr. Hashemi, The New Arab‘a verdiği mülakatta, Umman’a yönelik bu tehdidin Trump’ın “diğer ülkeleri kendi politikalarına uymaya zorlayabileceğine inandığı derin otoriter yönetim tarzını” gösterdiğini belirtti.
Hashemi ayrıca, “Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’daki müttefiklerini bombalamasının hiçbir pratik mantığı yoktur ve Donald Trump’ın gerçekten böyle tehditler savurması, Amerikan dış politikasının tam bir uyumsuzluk içinde olduğunu göstermektedir” açıklamasında bulundu.
Gray’in bakış açısına göre, Trump’ın Umman’ı bombalamaya yönelik ikinci tehdidi “tuhaf” bir durumdur; bu durum “Başkan’ın sabırsızlığını ve hoşnutsuzluğunu gösterdiği gibi, ABD’yi İran ile kendisinin başlattığı bir savaştan nasıl çıkaracağına dair hiçbir fikri olmadığını da ortaya koymaktadır.”
İslamabad Mutabakatı’nın sona ermesinin ardından ABD-İran krizinin genişleme ihtimali değerlendirilirken göz ardı edilemeyecek bir diğer odak noktası Yemen’dir.
Husilerin Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ndeki ticari seyrüseferi ve deniz altyapısını tehdit etme kabiliyeti göz önüne alındığında; Ensarullah saldırılarındaki artışın Washington’ı askeri bir tepkiye nasıl zorlayabileceğini ve Washington’ın Hürmüz Boğazı’ndaki yüzleşmeyi yönetmeye çalıştığı bir sırada potansiyel olarak ikinci ve önemli bir cephe açabileceğini dikkate almak gerekir.
Sonuç; İran’ın bölgesel ortaklar aracılığıyla uyguladığı baskının ABD’nin ek askeri eylemlerini tetiklediği, bunun da daha fazla misillemeye yol açtığı genişleyen bir döngü olabilir.
Dr. Quilliam The New Arab‘a, “Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ndeki gelişmeler, krizin bir sonraki aşamasını şekillendirmede Hürmüz Boğazı’ndaki olaylar kadar önemli olabilir” dedi.
Çok daha radikal bir olasılık ise çatışmanın tamamen yeni ve çok daha tehlikeli bir safhaya girmesi ihtimalidir. Dr. Hunter’ın belirttiği üzere kendisi, ABD’nin İran’a karşı taktik nükleer silahlar kullanmayı değerlendirebileceğini gösteren raporlara atıfta bulunmuş; ancak bu olasılığın halen söz konusu raporların doğruluğuna bağlı olduğunu vurgulamıştır.
Böyle bir tırmanma olmasa dahi; İran destekli hükümet dışı aktörlerin, gemi trafiğine yönelik saldırıların, ABD askeri yanıtlarının ve bölge ülkelerine yönelik tehditlerin birleşimi, ciddi bir yanlış hesaplama potansiyeli yaratmaktadır.
Dolayısıyla asıl kaygı, yalnızca Washington veya Tahran’ın kasıtlı olarak daha geniş bir savaşı seçip seçmeyeceği değil; tırmanan eylemler ve tepkiler silsilesinin kademeli olarak böyle bir sonuca yol açıp açmayacağıdır.
Bu açıdan bakıldığında İslamabad Mutabakatı’nın sona ermesi, yalnızca diplomatik bir çerçevenin ortadan kalkması nedeniyle değil; yerel bir krizin bölgesel ve uluslararası bir boyuta ulaşmasını önleyecek daha az mekanizma bırakabileceği için önem taşımaktadır.
Diplomasi Gerilimin Tırmanmasını Önleyebilir mi?
Bu yüzleşmede ne Washington ne de Tahran ilk büyük tavizi verme eğilimi gösteriyor. İran yönetimi artan ekonomik ve askeri baskı altında olmasına rağmen, iç kamuoyunda ABD ve İsrail’e teslimiyet olarak algılanabilecek bir anlaşmayı kabul etmek için hiçbir gerekçeye sahip değil.
Bu sırada Washington, Trump hükümetinin askeri ve ekonomik baskının Tahran’ı rotasını değiştirmeye zorlayabileceğini göstermek adına ne kadar yatırım yaptığı göz önüne alındığında, inmesi kendisi için aşağılayıcı olacak yüksek bir ağaca tırmanmış durumdadır.
Bununla birlikte Washington; iç desteğin azalması, askeri kısıtlamalar ve daha geniş bir bölgesel savaş riski de dahil olmak üzere uzun süreli bir çatışmanın maliyetlerini göz ardı edebilecek bir konumda değildir.
Sonuç olarak ABD ve İran, kendilerini tehlikeli bir kilitlenme içinde bulmaktadır. Bu ortamda her iki taraf da, ne Washington’ın ne de Tahran’ın karşı tarafın gerçekte ne kadar baskıya dayanabileceğinden tamamen emin olamamasına rağmen, baskıyı sürdürmenin en nihayetinde geri adım attıracağını hesaplıyor gibi görünmektedir.
Bu çerçevede diplomasi, bu krizdeki en önemli fakat en az kullanılan araçtır. Pusztai’nin açıkladığı gibi, Washington’ın stratejisi aşırı derecede ekonomik ve askeri baskıya dayanmış; çatışmadan çıkış için siyasi ittifaklar kurmaya ve diplomatik yollar oluşturmaya yetersiz özen gösterilmiştir.
Mevcut sınama, ABD ve İran’ın her iki tarafın da itibarını koruyabileceği bir şekilde geri adım atmasının bir yolunu bulmaktır. Dolayısıyla en ciddi risk, Washington veya Tahran’ın daha geniş bir savaş başlatmaya yönelik kasıtlı bir kararından ziyade; gerilimin tırmanmasını adım adım kaçınılmaz kılan bir dizi yanlış hesaplamadır.
İslamabad Mutabakatı’nın süresinin dolması bu riskleri yönetme alanını daraltmış ve güvenilir diplomatik çıkış yolları arayışını her zamankinden daha acil hale getirmiştir.
Not: bu analiz tabnak.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
