Bir savaştan çıkış için yapılacak bir anlaşma, kısa vadeli ekonomik kazanımlar içerse ve bu kazanımların hayata geçirilmesi geçmiş tecrübeler nedeniyle şüpheli olsa bile, yine de düşmanın sahasında oynanan bir oyun olarak değerlendirilebilir. İran’ın savaşın sona erdirilmesine yönelik bir anlaşmadan beklentisi, 12 günlük savaşta olduğu gibi yalnızca savaşın askıya alınması değil; Hürmüz Boğazı’nda yeni düzenin tesis edilmesinden saldırgan tarafa tazminat ödetilmesine kadar, sahada elde edilen değerli kazanımların korunacağı uzun vadeli ve kesin bir savaş sonlandırma sürecidir.
Trump’ın ifadesiyle üç gün içinde sona ermesi beklenen savaşın üzerinden, ABD’nin stratejik hedeflerinden hiçbirine ulaşamadan yüz günden fazla zaman geçti. Ancak unutulmamalıdır ki diplomatik temasların gidip geldiği bu süreçte, taraflar arasında hâlâ “ne savaş ne barış” atmosferi sürmektedir ve ateşkes sonrası dönemde yaşanan düşük yoğunluklu saldırılar bunun bir göstergesidir.
Bununla birlikte, söz konusu saldırılar yeni ve sürpriz bir savaşın hazırlığı olarak değil; askeri dengeleri değiştirme, mevcut denklemleri kalıcı hale getirme ve müzakere masasında üstünlük sağlama amacı taşıyan bir “şiddet diplomasisi” perspektifinden değerlendirilirse, görünüşe göre hem ABD hem de İran kendi taleplerini karşılayabilecek bir savaş çıkış yolu aramaktadır.
Bu nedenle, ülkenin savaş meydanında savunulması nasıl hayati bir zorunluluksa, gerilimin sona erdirilmesine ilişkin gerekliliklere dikkat edilmesi de aynı derecede önemlidir. Çünkü bir savaşın gerçek galibi ilk kurşunu sıkan taraf değil, savaşın sonunda kendi taleplerini karşı tarafa kabul ettirebilen taraftır. Thomas Schelling’in ifadesiyle, “Bir savaşı sona erdirmek, onu uygun şekilde başlatmak kadar beceri gerektirir.”
Kısır Döngünün Kırılması
On yıllardır ABD, Washington’daki Siyonist lobilerin desteğiyle İran ekonomisini siyasi baskı ve yaptırımlar yoluyla diz çöktürmeye çalıştı; ancak bunda başarılı olamadı.
Bununla birlikte, İran üzerindeki baskıların niteliği geçen yıldan itibaren değişmiş ve doğrudan savaş tehdidiyle iç içe geçmiştir.
Başka bir ifadeyle, Amerikan-İsrail ekseni savaş meydanında hedeflerine ulaşamamış olsa da, İran ekonomisi üzerindeki baskıyı artırarak ve savaş tehdidini ülkenin üzerinde tutarak ekonomik çöküş yoluyla İran’ı teslim olmaya zorlamayı hedeflemektedir.
Düşmanların bakış açısından, askeri savaş tek başına İran’ı dize getiremeyecek ve çıkmaza sürüklenecektir. Bu nedenle “müzakere–savaş–ateşkes” döngüsünü oluşturarak İran halkının iradesini yıpratmaya ve tüketmeye çalışmaktadırlar.
Bu çerçevede, savaştan çıkış için yapılacak bir anlaşma, kısa vadeli ekonomik getiriler sağlasa bile, düşmanın oyun alanında hareket etmek anlamına gelebilir.
İran’ın savaşın sona ermesine yönelik bir anlaşmadan beklentisi, 12 günlük savaşta olduğu gibi geçici bir ateşkes değil, uzun vadeli bir perspektifte savaşın kesin olarak sona erdirilmesidir. Bu hedef ise kolayca geri alınabilecek sözler ve vaatlerle değil, somut ve gerçek güvencelerle sağlanmalıdır.
Aslında savaşın İran’a kazandırması gereken şey yalnızca ülkenin ayakta kalması veya taktik düzeyde başarılar değildir. Savaşın sonucu, stratejik bir kazanım olarak yeni bir düzenin oluşmasına yol açmalıdır.
Çünkü tarih boyunca yeni düzenlerin en önemli doğum sancıları savaşlar olmuştur. Bu yeni düzende ABD’nin bölgedeki varlığı ve tehdidi ciddi ölçüde azalmalı, bölgesel güvenlik bölge ülkelerinin katılımıyla ve İran’ın merkezi rolüyle sağlanmalı, böylece “müzakere–savaş–ateşkes” döngüsü kırılmalıdır.
Bu siyasi ve stratejik ufkun dışında gerçekleşecek herhangi bir savaş sonlandırma modeli, yeni bir savaşın başlangıcına dönüşebilir.
Tazminat Hakkı
Bir anlaşma yalnızca savaşı sona erdirmemeli, aynı zamanda saldırgana yeni bir saldırıyı caydıracak bir bedel de ödetmelidir.
Bu durum, bir yandan askeri açıdan yeniden saldırı imkânının ortadan kaldırılması, diğer yandan da savaşı başlatan tarafın saldırgan olarak tanınması ve bunun sonuçlarını kabul etmesiyle mümkün olacaktır.
Bu çerçevede, İran’a haklı bir gerekçe olmaksızın saldıran ABD’nin saldırgan taraf olarak tanımlanması ve savaşın İran’a verdiği zararları karşılaması gerekmektedir. Aksi halde diplomasi dili yerine savaş meydanının sert gücüne başvurulmalıdır.
Nitekim İran lideri ilk mesajında şu ifadeleri kullanmıştı:
“Her hâlükârda düşmandan tazminat alacağız. Eğer bunu reddederse, gerekli gördüğümüz ölçüde mallarından alacağız. Bu da mümkün olmazsa, aynı ölçüde mallarını yok edeceğiz.”
Diplomasinin Paradigma Değişimi
Teorik açıdan diplomasi, dış politika araç kutusundaki diğer güvenlik ve askeri seçenekler gibi yalnızca bir araçtır ve ulusal çıkarların korunması için uygun alanlarda kullanılmalıdır.
Ancak pratikte, 2000’li yıllardan itibaren İran diplomasisi çoğu zaman ulusal çıkarları savunmak yerine, Batılı tarafların taleplerini karşılamaya yönelik ve “güven oluşturma” söylemiyle meşrulaştırılan tersine bir diplomasi anlayışına dönüşmüştür.
Bu nedenle, “nükleer anlaşma diplomasisi” olarak nitelenen bu yaklaşımın sürdürülmesi, geçmişte olduğu gibi yeni başarısızlıklar doğuracaktır.
Bugün artık “masadaki tüm seçeneklerin” İran’ı teslim olmaya zorlayamayacağı ve İran’ın ABD ile İsrail karşısında önemli bir askeri güce sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Bu nedenle diplomasi asli tanımına dönmeli ve yalnızca ulusal çıkarları koruyan bir araç olarak kullanılmalıdır.
Bu bakımdan, müzakereyi tek ve kutsal çözüm yolu olarak gören yaklaşımların aksine, müzakere ile savaş meydanı ulusal çıkarları sağlayan iki tamamlayıcı unsur olarak görülmelidir.
Çinlilerin Kore Savaşı sırasında ifade ettiği gibi, “Savaş ve barış aynı madalyonun iki yüzüdür; müzakereler savaşın başka araçlarla devamıdır.” İran’ın savaş sonrası diplomasisi de aynı anlayış doğrultusunda şekillenmelidir.
Bu nedenle, diplomatik paradigmanın değişmesiyle İran dış politikası yalnızca çatışmaların büyümesini engellemeye veya iç siyasi talepleri karşılamaya odaklanmamalı; gerektiğinde askeri seçeneği de diplomatik araçlarla birlikte kullanarak savaşın kesin biçimde sona erdirilmesini hedeflemelidir.
Aksi takdirde İran dış politikası, eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın şu uyarısının somut bir örneğine dönüşebilir:
“Dış politika, dünyanın geleceğini şekillendirmek yerine iç politikanın bir parçasına dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Büyük devletler politikalarını bu şekilde yürütürlerse, uluslararası ilişkileri kaçınılmaz olarak ciddi sorunlarla karşı karşıya kalacaktır.”
Not: Bu haber snn.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
