Bugünlerde insanın zihni de dünya kadar kalabalık. Gürültü hiç dinmiyor. Siyasetin dili sert, hayatın ritmi yorgun, insanların içindeki o tarif edilmesi zor sıkışmışlık hissi ise giderek daha görünür. Herkes konuşuyor ama pek az şey gerçekten söyleniyor. Kelimeler çoğaldıkça anlam sanki biraz daha geri çekiliyor.
Tam da böyle bir anda, İran üzerine düşünmek, aslında yalnızca bir ülkeyi değil, çağımızın temel çelişkilerinden birini anlamaya çalışmak demek. Çünkü orada olan bitenler, uzak bir coğrafyanın “özel durumu” değil; küresel siyasetin ve yerel iktidarların birbirine dolanmış doğasının bir yansıması.
Bir yanda yıllardır süren yaptırımlar. Ekonomiyi daraltan, gündelik hayatı zorlaştıran, geleceği belirsizleştiren bir dış baskı. Bu baskının dili çoğu zaman teknik, gerekçeleri stratejik, sunumu ise politik. Ama etkisi son derece somut: Pahalılık, işsizlik, umutsuzluk. Büyük güçlerin hesapları, sıradan insanların mutfağında, cebinde ve ruh halinde karşılık buluyor.
Diğer yanda ise içeride giderek sertleşen bir yönetim pratiği. Devletin kendini koruma refleksi, çoğu zaman toplumu denetleme arzusuna dönüşüyor. İtiraz edenler, farklı yaşayanlar, daha fazla özgürlük talep edenler bir anda “tehdit” kategorisine yerleştirilebiliyor. Böyle olunca siyaset, bir müzakere alanı olmaktan çıkıp bir kontrol mekanizmasına evriliyor.
Ve en kritik kırılma noktası da tam burada oluşuyor: Dış baskıya karşı geliştirilen “direniş” söylemi, içerideki baskının gerekçesi haline geliyor. “Şartlar zor” deniyor, “ülke tehdit altında” deniyor, “birlik olmalıyız” deniyor… Ama bu birlik çağrısı, çoğu zaman farklı seslerin susturulmasıyla sağlanıyor. Oysa susturulan her ses, aslında toplumun kendini yenileme ihtimalinden biraz daha eksiltiyor.
Bu tabloyu sadece dış güçlerin müdahalesiyle açıklamak kolaycılık olur. Aynı şekilde, her şeyi iç politikaya indirgemek de gerçeği eksiltir. Asıl mesele, bu iki alanın birbirini nasıl beslediği. Dış baskı içeride sertliği artırıyor; içerideki sertlik de dış baskıyı meşrulaştırıyor. Ortaya çıkan şey ise bir tür siyasi kısır döngü: Herkes kendi gerekçesinde haklı, ama sonuçta kaybeden hep aynı—toplum.
Birleşmiş Milletler raporlarına, insan hakları örgütlerinin açıklamalarına ya da bağımsız gözlemcilerin değerlendirmelerine bakıldığında bu tablo zaten açıkça görülüyor. Hak ihlalleri, ekonomik baskılar ve siyasi gerilimler iç içe geçmiş durumda. Ama bu tespitlerin ötesine geçmek zor. Çünkü uluslararası sistem, çoğu zaman adaletten çok dengeyle ilgileniyor. Denge ise her zaman hakkı gözetmiyor.
Burada kendimize sormamız gereken soru şu: Bir ülke dış müdahalelere karşı direnirken, kendi halkına karşı ne kadar sertleşebilir? Daha da zor olanı: Dış müdahaleler gerçekten özgürlük getirir mi, yoksa sadece yeni bağımlılıklar mı üretir?
Bu soruların cevabı ne ideolojik sloganlarda ne de hazır reçetelerde saklı. Çünkü gerçek, çoğu zaman rahatsız edici bir yerde duruyor: Aynı aktör hem baskıya uğrayan hem de baskı uygulayan olabilir. Bu çelişkiyi kabul etmeden kurulacak her cümle, eksik kalmaya mahkûm.
O yüzden belki de artık daha net bir ilke setine ihtiyacımız var. Şartlara göre değişmeyen, kim söylüyor diye değil ne söylüyor diye bakan bir duruşa.
Dış müdahalelere karşı çıkmak.
İçerideki hak ihlallerine karşı durmak.
Ve en önemlisi, birini diğerinin bahanesi haline getirmemek.
Bu kolay bir denge değil. Hatta çoğu zaman bedel gerektirir. Çünkü bu pozisyon, hem güçlü devletlerin hem de yerel iktidarların hoşuna gitmez. Ama başka türlü bir tutarlılık da mümkün görünmüyor.
Belki de asıl sorun, dünyayı hâlâ basit karşıtlıklar üzerinden okumaya çalışmamız. “Biz ve onlar”, “iyi ve kötü”, “zalim ve mazlum”… Oysa gerçek hayat, bu kadar net çizgilerle işlemiyor. Bazen zalim dediğimiz yapı bir başka bağlamda mağdur olabiliyor; bazen de mazlum olarak gördüğümüz aktör, kendi içinde baskıcı pratikler üretebiliyor.
Bu karmaşıklık, bizi ahlaki bir relativizme sürüklemek zorunda değil. Tam tersine, daha tutarlı olmaya zorlamalı. İlke temelli düşünmeye, duruma göre değil değere göre pozisyon almaya çağırmalı.
Ve belki de en rahatsız edici olanı şu: Bu hikâyenin tamamen dışında değiliz. Sessiz kaldığımızda, görmezden geldiğimizde ya da “benim meselem değil” dediğimizde, bu düzenin sürmesine küçük de olsa bir katkı sunuyoruz. Elbette herkesin riski, imkânı ve sınırı farklı. Ama yine de hiçbir şey yapmamak da bir tür tercih.
Zaman geçiyor. Dünya değişiyor gibi görünüyor ama bazı sorular yerinde duruyor. Adalet nedir? Özgürlük kimin için geçerli? İnsan onuru hangi koşullarda gerçekten korunabilir?
İran bu soruların sadece bir örneği. Ama belki de en çıplak hallerinden biri.
Ve belki de artık mesele şu soruya indirgenmeli:
Biz gerçekten neye itiraz ediyoruz? Güce mi, yoksa haksızlığa mı?
Çünkü bu ikisi her zaman aynı yerde durmuyor.
