İran’ın Stratejisi: Hürmüz, Fars Körfezi Tırmanışları ve Yeniden Çatışma Riski

Modern Diplomacy’de yayımlanan habere göre; ABD ablukasına rağmen İran bu denetimin bir kısmını kaybetmiş olabilir, ancak aslında yapması gereken tek şey, şirketleri bu su yoluna ticari gemi göndermekten caydıracak ve sigorta şirketlerinin de onları sigortalamasını engelleyecek kadar kaos çıkarabileceğini göstermektir. Ve İran halen bunu yapma kabiliyetine sahiptir.

Modern Diplomacy, Dr. Rob Geist Pinfold ile gerçekleştirdiği özel bir söyleşide, çatışma sonrasında Tahran için “zaferin” ne anlama geldiğini, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki iddialarından bütünüyle vazgeçmesinin neden uzak bir ihtimal olduğunu ve Fars Körfezi ülkelerinin İran’a yönelik yaklaşımlarını nasıl yeniden ayarladıklarını inceledi.

Söz konusu haber-araştırma kuruluşunun raporunda şu ifadelere yer verildi:

İran, İsrail ve Birleşik Devletler arasındaki savaş, tüm Orta Doğu’daki stratejik dengeyi dönüştürmüş ve Hürmüz Boğazı’nı bölgesel güvenlik, ekonomik nüfuz ve siyasi nüfuz üzerindeki daha geniş çaplı bir rekabetin merkezine yerleştirmiştir. Askeri operasyonlar azalmış olsa da altta yatan gerilimler çözümsüz kalmaya devam etmekte ve İran, dünyanın en önemli deniz boğazlarından biri üzerinde kayda değer bir koza sahip olmayı sürdürmektedir.

Orta Doğu güvenliği ve uluslararası ilişkiler uzmanı Rob Geist Pinfold, çatışmanın ardından Tahran için “zaferin” ne anlama geldiğini, İran’ın Hürmüz Boğazı’na ilişkin siyasi iddialarından tamamen vazgeçmesinin neden muhtemel olmadığını ve Fars Körfezi ülkelerinin İran’a verdikleri tepkiyi nasıl yeniden düzenlediklerini analiz ediyor.

Pinfold ayrıca ABD, İsrail ve İran arasında değişen stratejik ilişkileri, Yemen’in artan rolünü ve yeni bir çatışma dalgası olasılığını değerlendiriyor. İran, İsrail veya Fars Körfezi ülkelerini sabit hedefleri olan tek parça aktörler olarak görmek yerine; bölgeyi şekillendiren iç siyasi değişimlere ve çatışan çıkarlara odaklanıyor.

Söyleşide ayrıca Orta Doğu’nun müzakere edilmiş bir anlaşmaya doğru mu ilerlediği, yoksa “ne savaş ne barış” ortamına mı saplanıp kalacağı ele alınıyor; bu durum bölgesel istikrar ve küresel ekonomi açısından ciddi sonuçlar doğuracak bir nitelik taşımaktadır.

İran’ın savaşı hızla bitirmeye çalışmak yerine uzatmakta stratejik bir değer gördüğünü savundunuz. Bu aşamada Tahran için “zafer” gerçekte nasıl bir şeydir; mesele Washington’ın sabrını tüketmek mi yoksa ortada daha somut bir hedef mi var?

İsrail ve ABD önceki savaşta hedeflerini açıkça ilan ettiler: Tahran’da rejim değişikliği peşindeydiler. Bu hedefe ulaşamamış olmaları, İran’ın zafer iddiasında bulunmasına imkân tanıdı; zira karşı taraf bu denli iddialı hedefler belirlediğinde tek yapmanız gereken hayatta kalmaktır. Ancak İran bunun da ötesine geçti. İran, şu anda kendisinin Hürmüz Boğazı üzerindeki denetimini devredeceği hiçbir siyasi, askeri veya başka bir senaryonun bulunmadığı bir durum yaratmayı başardı.

ABD ablukasına rağmen İran bu denetimin bir kısmını kaybetmiş olabilir, ancak aslında yapması gereken tek şey, şirketleri bu su yoluna ticari gemi göndermekten caydıracak ve sigorta şirketlerinin de onları sigortalamasını engelleyecek kadar kaos çıkarabileceğini göstermektir. Ve İran halen bunu yapma kabiliyetine sahiptir.

Şimdi İran’ın kalan en önemli bölgesel müttefiki olduğu savunulabilecek Hutiler, Babülmendep Boğazı’nı kapatma tehdidinde bulunuyor ve Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını şiddetlendirmiş durumdalar; ABD ise yanıt vermeye muktedir veya istekli görünmüyor.

Özetle İran, yalnızca dar anlamda ve hayatta kalabildiği için “zafer” kazanmış değildir; aynı zamanda ağır darbeler almasına rağmen, bölgeyi ve küresel ekonomiyi çatışma öncesinde muktedir olmadığı bir şekilde etkilemeyi başarmıştır. Bu esnada ABD, kendi liderliğine yönelik bölgesel bir güven krizi yaratmayı başarmıştır.

Hürmüz Boğazı, İran’ın ana baskı kozuna dönüştü. Bu koz ne derece sürdürülebilir ve İran’ın bundan gerçekten vazgeçmesi için neyin değişmesi gerekir?

Bu soruyu yanıtlamak için öncelikle İran’ın Hürmüz’den “vazgeçmesinin” ne anlama geleceğini incelememiz gerekir. İran ticari seyrüsefere yönelik tehditleri durduracak mıdır? ABD’nin alenen reddettiği ancak pratikte zımnen tolere ettiği bir anlaşmaya Umman ile varılması halinde bu oldukça muhtemeldir.

Ancak İran savaş öncesi duruma geri dönecek ve su yoluna neyin girip neyin çıkacağı üzerinde yetki kullanma iddiasından vazgeçecek midir? Bu ihtimal çok daha düşüktür.

Şu anda Hürmüz’ün savaş öncesi seviyedeki seyrüsefer hacmine açılmasının öngörülebilir tek yolu; İran’a, en azından Fars Körfezi İşbirliği Konseyi ülkelerinin bir kısmı ile birlikte, bu su yolunu denetlemede siyasi bir rol veren bir anlaşma olacaktır; muhtemelen çok uluslu bir komite şeklinde.

İran ayrıca tüm gemilerden harç alma talebinden de vazgeçebilir, ancak yalnızca ABD’nin geniş çaplı yaptırım kaldırmayı kabul etmesi şartıyla; yani İran’ın gelir elde etmek için artık Hürmüz’ü kullanmaya ihtiyaç duymaması halinde.

Nihayetinde İran’ın Hürmüz üzerindeki kontrolü her zaman paradan ziyade saygınlık ve siyasi prestij ile ilgili olmuştur; özetle İran birincisinden vazgeçebilir, ancak ikincisinden asla.

Dolayısıyla, savaş sonrasında Hürmüz’de bir role sahip olmak, İran için ABD’yi başka konularda taviz vermeye zorlayacak bir pazarlık kozu olmaktan ziyade, hiçbir koşulda tamamen vazgeçmeyeceği bir taleptir.

Fars Körfezi ülkelerinin bu çatışmaya doğrudan çekilme konusundaki isteksizliklerini yazmıştınız. Bu otokontrol halen geçerli mi, yoksa savaşın uzamasıyla birlikte burada çatlaklar görüyor musunuz?

Fars Körfezi ülkelerinin kendilerine yönelik İran saldırıları karşısındaki otokontrolü; bu savaşın kendi savaşları olmadığı ve savaşa girerek elde edecekleri pek bir şey bulunmadığı yönündeki stratejik hesaba dayanıyordu. Birçoğu için bu durum geçerliliğini korumaktadır.

Fars Körfezi ülkelerinin birçoğu, özellikle de Suudi Arabistan, doğası gereği statükoyu korumaktan yana olan ve egemenlik ile sınırlara saygı duyulmasına büyük önem veren güçlerdir. Bu nedenle rejim değişikliğine yönelik her türlü girişimden endişe duymakta ve bundan daha fazla, İran’daki rejimin çökmesi ve hoşlanmayabilecekleri bir hükümetin yerini daha da kötü bir seçeneğin, yani sınırsız bir kaosun alması ihtimalinden korkmaktadırlar.

Bu durum büyük ölçüde varlığını sürdürmektedir. Bununla birlikte, “ertesi gün” için daha iyi bir vizyonun bulunmaması, Fars Körfezi ülkelerinin birçoğunun temkinli bir şekilde İran’a karşı daha sert tepkilere doğru kaymasına yol açmıştır; Fars Körfezi İşbirliği Konseyi üyesi ülkelerin çoğunun İran’a bir şekilde yanıt verdiği söylenmektedir.

Ancak bu durum kapsamlı ve büyük bir stratejik eksen kaymasıyla karıştırılmamalıdır. Fars Körfezi İşbirliği Konseyi üyesi ülkelerin tamamı halen İran ile müzakere yürütmektedir. Onlar aynı zamanda farklı görüşlere sahip karmaşık bir aktörler grubudur; örneğin Bahreyn yelpazenin daha sert tarafında yer alırken, Umman diyalog ve etkileşime en çok odaklanan ülkedir ve diğer ülkeler bu ikisinin arasında bir yerde durmaktadır.

ABD-İsrail ilişkileri İran’ın stratejik hesaplarını nasıl değiştirdi? İran, Washington’ın mevcut tutumunu İsrail’in eylemlerini kolaylaştırıcı bir unsur olarak mı görüyor, yoksa bu çıkarım mübalağalı mıdır?

Genel kanaat, İran’a karşı yürütülen son savaşın İsrail liderliğinde ve tasarımında bir savaş olduğu yönündedir. Buna İsrail’in savaşı denilebilir, ancak ben bunun daha ziyade Netanyahu’nun savaşı olduğunu savunuyorum; çünkü İsrail Başbakanı İran’ı dizginlemeyi hayatının misyonu haline getirmiştir.

7 Ekim’den sonra İsrail’in genel stratejisi çok daha mütecaviz, askeri açıdan daha aktif ve siyasi açıdan daha revizyonist bir hal aldı ve bu dönüşümün başında duran isim Netanyahu’ydu.

Özetle, bu durum yalnızca İranlıların bir çıkarımı veya Tahran’ın propagandası değildir.

Bununla birlikte İran, ABD-İsrail ilişkilerine dair basitleştirilmiş bir tablo sunma eğiliminde olmuştur; bu çelişkili bir mercektir — İsrail hem ABD’nin sadık bir vekili, yani Büyük Şeytan’a karşı Küçük Şeytan olarak görülmekte, hem de bölge genelinde ABD dış ve güvenlik politikasını yönlendiren yıkıcı bir el olarak değerlendirilmektedir.

Son savaş muhtemelen ikinci çıkarımı pekiştirmiştir.

Ancak ABD açısından güvenilirlik meselesi de söz konusudur. Tahran, Amerikalı müzakere taraflarına hiçbir zaman güvenmedi ve şimdi daha da az güvenmektedir; zira ABD tek taraflı olarak Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nı (JCPOA) rafa kaldırmış ve ardından 2025 ve 2026 yıllarında iki kez doğrudan İran’a saldırmıştır; her iki durumda da bu saldırılar İsrail ile koordineli olarak ve Umman’ın arabuluculuğundaki müzakereler sürerken yapılmıştır.

Bu güven eksikliği bugünkü müzakereleri karmaşıklaştırmaktadır.

Bu çatışmanın stratejik mantığı sizce ne yöne doğru ilerliyor; müzakere yoluyla gerilimin azaltılması mı, uzun süreli bir kilitlenme mi yoksa tamamen farklı bir şey mi?

Bölgedeki insanlarla — ister Tahran’da ister Tel Aviv’de olsun — ne zaman konuşsam, İsrail, ABD ve İran arasında başka bir savaş dalgasına doğru ilerlediğimize ikna olmuş görünüyorlar.

Ben tam olarak ikna olmuş değilim, ancak benim öngörüm daha da karamsardır.

Savaşlar doğası gereği korkunçtur. Ancak aynı zamanda değişimin de katalizörleridir; zira daha önce tahayyül bile edilemeyen politika seçenekleri mümkün hale gelir ve hem savaşa katılan ülkelerin kendi içindeki hem de katılan aktörler arasındaki siyasi dizilim yeniden şekillenir.

Bu durum, savaşların bazen daha kalıcı çözümlere veya anlaşmalara yol açabileceği anlamına gelir.

Bununla birlikte Orta Doğu söz konusu olduğunda bölge, kırılgan ateşkeslerin her iki tarafın münferit tırmandırmalarıyla kesintiye uğradığı, müzakerelerin ise somut bir ilerleme kaydetmediği bir “ne savaş ne barış” kalıbına saplanmış görünmektedir.

Bu kilitlenme durumu ülkeler için kötüdür, halklar için kötüdür ve bölgesel ekonomi için de kötüdür; çünkü toparlanma sürecini akamete uğratmaktadır.

Ne İran ne de ABD savaşa geri dönmekle ilgileniyor gibi görünmemektedir, ancak hiçbiri gerilimi ciddi ölçüde azaltacak gerekli koşulları sağlamaya da yanaşmamaktadır.

Sonuç olarak bölge, muhtemelen oldukça uzun bir süre mevcut statükoya hapsolmuş olarak kalacaktır.

Batı medyasının bu savaşta İran’ın stratejik düşüncesine dair yaptığı en büyük hata nedir?

Bu çatışmanın ana aktörlerini aşırı basitleştiren eğilimlere karşı dikkatli olmalıyız; örneğin “İran şunu istiyor”, “İsrail bunu istiyor” demek veya “Fars Körfezi ülkeleri” hakkında sanki homojen ve tek parça bir aktörmüş gibi konuşmak.

Bu durum özellikle İran açısından sorunludur; zira yönetim, çok sayıda üst düzey figürün suikasta uğramasının ardından şu anda gerçekten akışkan bir değişim ve dönüşüm sürecindedir.

Sonuç olarak, bugün İran’da kozları kimin elinde tuttuğunu anlamaya halen çalışıyoruz. Ve muhtemelen İran yönetimi de aynı şeyi anlamaya çalışmaktadır; zira konum ve nüfuz elde etmek için birbirleriyle rekabet halindedirler.

Devrim Muhafızları Ordusu’nun  artık daha güçlü hale geldiğini biliyoruz, ancak bu bile bir basitleştirmedir; Devrim Muhafızları bünyesinde çok farklı aktörler ve şahsiyetler bulunmaktadır ve resmi olarak Devrim Muhafızları üyesi olmayan kişilerin bile bu organizasyonda geçmişi bulunabilir.

İran’ın yalnızca dışarıda savaşın gidişatı sonucunda değil, içerdeki değişim ve yeniden dizilim sonucunda da sertleştiği görülmektedir; ancak bu dönüşümün ne derece kalıcı olacağını henüz bilmiyoruz.

Örneğin bu durum bir anlaşmaya varılamayacağı anlamına mı gelir? Yoksa aksine, türden bir anlaşmanın İran’ın davranışlarını yumuşatabileceği anlamına mı gelir?

Şu anda kesin bir yargıya varmak için muhtemelen henüz çok erkendir; bu nedenle analistlere şimdilik hiçbir kesin ve nihai sonuca ulaşmamalarını tavsiye ediyorum.

not: bu analiz tahririeh.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın