İslam Devrimi 44 Yaşında

rasthaber
Rasthaber – Maatteessüf ki Müslümanlar, tarih boyunca olması gerektiği
gibi bir devlet düzeni tesis edemediler. Emevilerle başlayan saltanat sistemi,
o tarihten bu yana üç aşağı beş yukarı bu minvâl üzere, yani saltanatla/monarşi
ile yoluna devam etti. Ta ki 11 Şubat 1979 tarihine kadar. Adına hilâfet
dedikleri dönemlerde bile Müslümanlar saltanatla yönetildi. Zahiren bazı zaman
dilimlerinde İslâm’a hizmet etmiş olsalar da asıl olması gereken bu değildi. Her
şeyden önce şunu bilmiş olalım ki, İslâm “efradını cami, ağyarını
mani” özelliği ile sentez kabul etmeyen bir dindir. İslâm kendi kural ve
yasalarıyla hayatın her alanını kuşatır ve kendi ilkeleri dışında hiçbir kurala
gereksinim duymaz. İslâm’ın nev-i şahsına münhasır hukuk sistemi de böyledir.
Merhum İmam Humeyni (r.a), 1400 yıldan beri gereği gibi uygulanmayan İslâm
hukukunu “Velayet-i Fakih” ilkesi ile formüle ederek hayata geçirdi.
Teorik olarak var olan İslâm’ın bu özelliği İmam Humeyni vesilesiyle hayat
bulup ete kemiğe büründü. Her şeyden önce İslâm ilâhî menşeli olması hasebiyle
yetkin ve bütünlükçü bir yapıya sahiptir. Devrimle birlikte İslâm’ın bu yönü
hayatiyet kazandı… Tarihte yaşanmış kısmî uygulamalardan dolayı
insanlarımızın bir kesimi (züğürt tesellisi babında) buna İslâmî yönetim
demektedir. Osmanlı da aynı şekilde bu çerçevede değerlendirilmektedir. Oysa
Osmanlı’ya baktığımızda kardeş kavgalarını ve bu uğurda akıtılan kanları,
kardeş katline verilen fetvaları, Yeniçeri’nin kuruluş şekli olan devşirme
yöntemini, cariye sistemini ve (saraylarındaki cariyeleri koruma adına) hadım
ağalığı olayını nereye koyacağız? Bunların hangisi İslâm’ın adalet ve merhamet
anlayışına uygun? Bu uygulamalar bazılarının dediği gibi, İslâm’ın bekâsı ve
ümmetin birliği için değil, tahtın bekâsı içindi. Bu böyle biline.. Saltanat
sistemleri ile ilgili eleştirel anlamda örnek verebileceğimiz daha birçok done
var elimizde fakat konumuz bu değil. “Onlar bir ümmetti gelip geçti.
Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların
yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz.” (Bakara: 134, 141) Yani
burada anlaşılması istenen, “Onlar hayatlarını yaşayarak geçip giden
milletlerdir. Onların işledikleri sâlih amellerin, yaptıkları hayırların, kazandıkları
sevapların, yüklendikleri günahların, isyanların, haksızlıkların ve işledikleri
cinayetlerin karşılığını görecekler. Siz de işlediğiniz sâlih amellerin,
kazandığınız sevapların, yüklendiğiniz günahların, isyanların, haksızlıkların
karşılığını göreceksiniz. Siz onların işledikleri amellerden, günahlardan
sorumlu tutulmayacaksınız. O hâlde siz kendinize bakın. Siz kendi
sorumluluklarınızı yerine getirmeye çalışın.”

İslâm ümmetinin âlim ve bilge insanları birer kanaat önderi
olarak Osmanlı dağıldıktan sonra bu ayet uyarınca fikir yürüterek, kafa yorarak
muhasebeye koyuldular ve İslâm’ın devlet düzenini tesis için tabiri caizse
kolları sıvadılar. Birçok İslâm alimi bulunduğu bölgede bu kapsamda cemaat
faaliyetlerinde bulunarak halkı irşada koyuldular. Kimisi kürsü ve
minberlerden, bazıları da kalemiyle bu hummalı çalışmaya iştirak etti. Bu
kapsamda çalışma yapan cemaatlerin öne çıkanlarından Mısır menşeli
“İhvan-ı Müslimin” (Müslüman Kardeşler) hareketine birçok Arap
ülkesinde tanık olduk. Yine aynı minvâl üzere Cemaat-i İslâmî” hareketini
Pakistan’daki irşad ve tebliğ çalışmalarından biliyoruz. Türkiye’de ise birçok
irili ufaklı cemaat ve tarikatlara tanık olmakla birlikte asıl olarak İslâmî
nizam adına siyasî faaliyetlerde bulunan “Milli Görüş Hareketi”ni ve
onun mübariz kurucu lideri Merhum Erbakan’ı görüyoruz. “Su uyur düşman
uyumaz” kabilinden, İslâm düşmanları bu üç harekete yönelik hep engelleme
çabası içerisinde oldular… İslâm ümmetinin bu beklentisi hilâfına hiç
beklenmedik bir yerde, yani yanı başımızdaki İran coğrafyasında “İslâm
Devrimi” gerçekleşmiş oldu. Şah rejimi de diğer tağutî rejimler gibi
İran’ın Müslüman halkına büyük zulümler yaparak İslâm’ın müesses nizama
dönüşmesini engelleme çabası içerisinde oldu. Fakat muvaffak olamadı ve dünyanın
ve özellikle emperyalist güçler için beklenmedik bir şekilde Şah rejimi bi
iznillah yıkılıp gitti. Bu olay karşısında sadece Amerika ve Avrupa değil,
İslâm dünyası da şoktaydı. Tabiri caizse Endonezya’dan Bosna’ya, Kafkaslar’dan
Afrika içlerine kadar yayılmış olan İslâm dünyasının içerisinde marjinal olarak
bilinen ve mezheplerinden dolayı ayrımcı ve öteki gözle bakılan İran’ın
Müslüman halkı yaşlı bir mollayı rehber edinerek, onun anti-Amerikancı,
anti-emperyalist direktiflerine uyarak küresel güçlerin piyonu olan 2500 yıllık
Şahlık rejimine karşı giriştikleri başkaldırı eylemleriyle bi iznillah (milâdî
11 Şubat 1979 yılında) İslâm’ı müesses bir nizama dönüştürüp devlet mekanizması
oluşturdular. Şimdi burada bir vaka olarak emperyalistlerin piyonluğunu yapan
bir rejim Müslüman bir halkın büyük fedakarlıklarıyla, büyük mücadeleleriyle
yıkılıyor ve yerine yeni bir siyasî yapı ikâme ediliyor. Bu reel olarak
tahakkuk ettirilebilir bir durum. Elbette yapılan bu iş de takdire şayan. Fakat
asıl takdir edilmesi gereken olay, başta büyük şeytan ABD olmak üzere bütün
Batılı İslâm düşmanları aleni ve gizli olmak üzere akla hayale gelmeyen envai
çeşit hile, desise, komplo, entrika, sabotaj, tahmili savaş olmak üzere her
türlü şeytanî yöntemlerle saldırıya geçecekler, sabah akşam sizi yıkmak için
hem içeriden zıddı inkılâbî münafıkları da kullanarak, hem dışarıdan kendileri
ve piyonları ile size karşı mücadele yürütecekler ve siz bütün bu komplolar
karşısında ayakta duracaksınız! Bakınız, bu mümkün değil, bu eşyanın tabiatına
aykırı! Bu yüzden biz burada bir mucize, yani Allah Teâlâ’nın alenî yardımını
görüyoruz. Bu ilâhî yardımı göremeyen bazı insanlar ise, “yok ya bu işin
içerisinde danışıklı dövüş var” diyebiliyor. Oysa 44 yıldan beri İslâm
Devleti’ni ayakta tutabilmek için verilen mücadele ayan beyan ortada. Nice
bedeller ödenerek sahada bir savaş verilmektedir. Fakat bunu bazı taassup ehli
olanlar görmüyor. Bir darb-ı meselde geçtiği üzere, “Gören göz buğulu ise,
her şey buğulu görülür.” Siz, bu ihtişamlı İslâm Devleti’ne mezhep
taassubu ile bakarsanız sonuç böyle olur. Yaşanan nice acı ve nice meşakkatler,
ödenen nice ağır bedeller ve bütün bunlarla birlikte, ümmete onur bahşeden
“Direniş Cephesi”nin düşmana vurduğu darbeler, elde edilen kazanımlar
ne yazık ki böylesi insanların gözünüzde görülmemektedir. Bu durum İslâm
Cumhuriyeti’ne can-ı gönülden muhabbet besleyen her Müslümanı üzmektedir. Hiç
kuşkusuz bu işin bedelini ödeyen insanları da bu bakış açısı, bu tezviratlar
rencide etmektedir. Birkaç örnek vererek bu işin tezvirat ve iftira edildiği
üzere danışıklı dövüş olmadığını izah edelim. 11 Şubat 1979 yılında İslâm
Devrimi zafere ulaştığında sömürgeci ABD’ye, “Tasını tarağını topla ve
derhâl bu ülkeyi terk et” denildi. ABD tarihinde ilk defa böyle bir darbe
yiyordu. Buna tahammül etmesi, bunu hazmetmesi kolay olmayacaktı! Amerika için
bu yenilir yutulur bir lokma değildi!

ABD’nin sinsi ve şeytanî plânlar yaptığını tahmin eden bir
grup üniversite öğrencisi devrimci gençler, casusluk yuvası olarak kullanılan
ABD Büyükelçiliği’nde olup bitenleri yerinde tetkik etmek ve casusları suçüstü
yakalamak maksadıyla ani bir baskın düzenlediler. Uluslararası diplomasi
teamüllerine göre “elçiye zevâl” olmaz kuralı geçerlidir. Ancak ABD
Büyükelçiliği’nde ele geçirilen belge ve dokümanlardan anlaşıldığı üzere burada
çalışanların elçi değil casus olduğu ortaya çıktı. Her ne kadar baskın
esnasında belgeler kesme makinasında doğranmış olsa da bu kesilen belge ve
evraklar milim milim eklemlenerek birleştirildikten ve deşifre edildikten sonra
anlaşıldığı üzere bunların casus olduğu teyit edilmiş oldu. 4 Kasım 1979
tarihinde gerçekleştirilen bu baskın ve casusların elçilik binasında
alıkonulması 444 gün sürmüştü. ABD dünyaya rezil oluşunu ve yediği bu tokadı
asla unutmadı ve entrikalarına devam etti. Hatta bu yediği tokattan dolayı
İran’a hava indirmesi yapmayı denedi ve yine rezil oldu.

Öyle ki, 25 Nisan 1980 tarihinde Amerika’ya ait birkaç
askeri uçak ve birkaç helikopter önceden hazırlanan çok titiz bir plan
çerçevesinde gece yarısı İran hava sahasına girerek ülkenin doğusunda ve Tebes
Çölü’nün tam ortasında terk edilmiş bir havaalanına iniş yaptıkları esnada
Allah Teâlâ’nın gönderdiği kum fırtınası onları hezimete uğrattı. O dönemde
İran’ın ne radar sistemleri ne de hava savunma gücü vardı. Tam gafil
avlanacaklarken Allah Teâlâ düşmanlarının üzerine kum fırtınası gönderdi.

Aslında bu operasyon ABD için yeni bir macera değildi, çünkü
bu sicili bozuk melunlar başta Vietnam, Kamboçya, Nikeragua, Guatamela,
Küba/Domuzlar Körfezi, Dominik Cumhuriyeti ve Şili gibi ülkeler büyük şeytan
Amerika’nın geçmişte operasyonlarına maruz kaldılar. Kısacası ABD bu konuda
oldukça tecrübeli. Bu yüzden aslında “Tebes Çölü Çıkarması” o şeytan
için zor bir operasyon değildi. Fakat onlar tuzak kurarken Allah Teâlâ da
onların tuzaklarını boşa çıkaracak ve onları hezimete uğratacak bir tuzak
kurmuştu. (Al-i İmrân: 54) ABD’nin yapmış olduğu bu sinsi çıkarmanın hezimetle
sonuçlanması onlar için büyük bir rezalet ve fiyasko olmuştu. Bu olay ile
dünyaya bir kez daha rezil oldular ancak pişkince yollarına devam ettiler. Hiç
kuşkusuz, bu yaşanan olay yeni kurulmuş İslâm Cumhuriyeti için Allah Teâlâ’nın
yardımını gösteren diğer bir mucizeydi. Bu olay, Yüce Allah’ın iradesi ve gücü
karşısında dünyanın en güçlü ordusu da olsa hiçbir halt edemeyeceklerini
göstermiştir. Her türlü askerî güç ve mühimmata sahip de olsalar Allah
Teâlâ’nın gücü karşısında hiçbir şey yapamazlar, yeter ki, Allah Teâlâ
yardımını esirgemesin. En zorlu günlerde ABD’nin tehditlerine maruz kalan İran
halkına İmam Humeyni, “Korkmayın, Amerika hiçbir halt edemez”
demişti. İmam’ın bu tavrı tamamen Allah Teâlâ’ya halisane güven ve tevekkülün
sonucuydu. Bakınız, bu melun Amerika fiîlen İran’a bir şey yapamayacağını
anlayınca maşa arayışına koyuldu ve buldu. Saddam ahmağını boğazına kadar
silahla donatıp İran’ın üzerine saldırttı. Miladî 22 Eylül 1980 tarihinde
başlatılan bu yıkıcı savaş 20 Ağustos 1988 tarihinde son bulmuştu. 8 yıl süren
bu tahmilî savaşla büyük şeytan ABD yine emeline ulaşamamıştı. “Zalime yardım
edeni Allah o zalimi musallat eder.” diye bir hadis veya darb-ı mesel var,
ahmak Saddam’ın da sonu öyle oldu.

Bütün ambargolar, bütün bu komplo ve savaşlar karşısında
İslâm Cumhuriyeti sürekli kendisini geliştirerek ve askerî alanda yeni yeni
atılımlar yaparak istikrarlı ve emin adımlarla yoluna devam etti. İran İslâm
Cumhuriyeti bugün uluslararası balistik füzelerden tutun her türlü
konvansiyonel silah ve insansız hava araçlarına kadar sürekli askerî
envanterini güçlendirmektedir. Bu durum dosta güven, düşmana korku vermektedir.
Dost da düşman da bunu görmektedir. Ama görmeyenler de var. Ve bunlar diyor ki,
“İran’ın öyle atarlandığına bakmayın, bugüne kadar o işgalci İsrail’e bir
taş atmış mıdır? Bunların hepsi danışıklı dövüş! Fe SubhanAllah.

Şimdi bunu izah edelim! Bakalım İran Siyonist çeteye bir taş
atmış mı? Bildiğiniz üzere İslâm Cumhuriyeti yeni kurulduğunda bizzat Merhum İmam
Humeyni (r.a) verdiği talimatla Devrim Muhafızları Ordusu bünyesinde
“Kudüs Gücü” adında bir birim oluşturuldu. 1982 senesinde Siyonist
çete Güney Lübnan’ı işgal edince İmam Humeyni derhâl Kudüs Gücü komutanlarından
bir heyeti Beyrut’a gönderiyor. Kudüs Gücü komutanları, Arap milliyetçisi Emel
Örgütü’nden ayrılıp yeni kurulan Hizbullah liderleriyle görüşüyorlar. Yapılan
istişare ve durum değerlendirmelerinden sonra alınan kararla silah, mühimmat ve
eğitim hizmetlerine karar veriliyor. Bu iş için, özellikle silah ve mühimmatın
nakliyesi konusunda bölgedeki Arap ülkelerinin en azından bir tanesinden
lojistik desteğe ihtiyaç duyuluyor. Zira burada yardım ulaştırılması gereken
sadece Hizbullah değil, aynı zamanda işgalci İsrail’e karşı naçar bir vaziyette
olan mazlum Filistin halkını da örgütleyip onlara yardım ulaştırmak gerekiyor.
O ara İranlı mesuller Filistin’e yardım konusunda Arap ülkeleri ile diplomasi
trafiği yaşıyor. Maatteessüf ki 22 Arap ülkesi içerisinde sadece Suriye’den
müspet cevap geliyor. O ara İran Filistin davasına sahip çıkılması adına Suriye
ile bir takım gizli askerî işbirliği anlaşmaları imzalıyor. Bu şekilde Şam
üzerinden hem Hizbullah’a, hem Filistinli savaşçı gruplara sevkiyat başlıyor.
Hatırlayınız, Filistin’de intifada başladığında işgalci Siyonistlere karşı
direnen gençlerin elinde sadece sapan ve taş vardı. Sahi sonra ne oldu da bu
yiğit gençler işgalcilere karşı füze ile karşılık vermeye başladı? Allah aşkına
söyleyin, bu füzeleri o gençlere ulaştıran İran’ın Kudüs Gücü’nden başkası
mıydı? Onlara İran’dan gelen silahların sevkiyatına Suriye’den başka bir ülke
lojistik destek sağladı mı? Bakınız, İran menşeli Kudüs Gücü’nün yardım ve
desteği ile Hizbullah tam 18 yıl Siyonist işgalcilere karşı savaştı ve bi
iznillah yenilmez denilen ve daha önceki savaşlarda birçok Arap ülkesini
hezimete uğratan işgalci İsrail Hizbullah karşısında, dolayısıyla General Kasım
Süleymanî komutasındaki Kudüs Gücü karşısında tarihinde ilk defa yenilgi
tadarak 25 Mayıs 2000 tarihinde işgal ettiği Güney Lübnan topraklarını terk
etmek zorunda kaldı. Bu zaferden sonra Kudüs Gücü’nün işi bitmemişti. Sırada
Gazze’nin işgalden kurtarılması vardı. Tüneller ve insansız hava araçları
vasıtasıyla başta Hamas, İslâmî Cihad ve İzzettin Kassam Tugayları olmak üzere
Gazze ve Filistin topraklarının kurtarılması için savaşan gruplara her türlü
silah ve mühimmatın sevkiyatı için canla başla ve nice bedeller ödeyerek
çalışılıyordu. Yapılan bu yardımlardan dolayı savaşçı gruplar aşkla şevkle ve
korkusuzca direnişe ve cihada devam ettiler. İş o raddeye vardı ki Siyonist
çete üst üste yediği darbelerden ve verdiği kayıplardan dolayı nümayiş yapan
halkından daha fazla tepki almamak için 2005 yılında Gazze’yi terk etmek
zorunda kaldı. Siyonist çete Kudüs Gücü’nden, yani İran’dan yediği darbelerden
solayı ikinci hezimetini Gazze’de yemiş oldu. Gazze’nin zaferinden sonra Hamas
ve İslâmî Cihad liderleri İran’a gidip İslâm Devrimi Lideri Seyyid Ali
Hamanei’ye ve askerî erkâna teşekkürlerini sunmuşlardı. Yine hatırlayın, Kudüs
Gücü Komutanı Kasım Süleymanî’nin cenaze merasimine giden Hamas lideri İsmail
Haniye, Şehid Süleymanî için, üç kez peş peşe, “Süleymanî Kudüs
şehididir” demişti. Ama ne yazık ki, “Gören göz buğulu ise, her şey
buğulu görülür” kabilinden kimi zevat mezhep taassubuna kapılarak bütün bu
gerçekleri görmüyor. İmâm Şafi diyor ki, “Düşmanın attığı oka bakın, kimi
hedef almışsa o sizin dostunuzdur.” Siyonist çete başbakanına soruyorlar,
“Üç düşman ülkesi sayar mısınız?” Çete reisi Netanyahu cevap veriyor:
“İran, İran, İran.” Peki neden bir başka ülkenin ismini vermiyor?
Çünkü İran’dan başka bir ülkeyi kayda değer şekilde düşman olarak görmüyor.
Yine aynı şekilde Gazze’yi yeniden işgale yeltendiklerinde üst üste üzerlerine
atılan füzelerle geri püskürtüldüklerinde, Netanyahu çaresizlik içerisinde
kameraların karşısına geçip, “Biz Gazze’de İran’a karşı savaşıyoruz. Çünkü
onlara İran füze ve silah veriyor” diyerek Knesset’e (işgalci İsrail
parlamentosuna) ve halkına başarısızlığının mazeretini sunarken bir taraftan da
İran’ın Gazze’ye yönelik yardım gerçeğini ibraz etmiş oluyor. Hâlâ biri kalkıp
da “İran bugüne kadar işgalci İsrail’e bir taş atmış mıdır?” diye
soracak olursa, bu kişi cahil değil hainin önde gidenidir. Sayın okuyucumuz,
başlığımızda “İslâm Devrimi 44 Yaşında” ifadesini kullanırken
maksadımız başka hususlara temas etmekti, ama gelin görün ki, “Bir delil
ile kırk alimi ikna ettim, fakat kırk delille bir cahili ikna edemedim”
darb-ı meselinden mütevellit böylesi açıklamalara ihtiyaç duyduk. Vesselâm…


Hazım Koral

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın