Mekke Paktı; Tehdit mi, Fırsat mı?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, dış saldırılara karşı caydırıcılığı güçlendirmek amacıyla “savunma paktı” imzaladı. “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” olarak adlandırılan bu paktın, üç ülke tarafından “belirli herhangi bir ülkeye karşı olmadığı” ve amacının “kolektif caydırıcılığı” güçlendirmek olduğu açıklandı.

Türkiye de bu paktın, barış ve istikrarın tesis edilmesine yönelik bölgesel bir ortaklık olduğunu belirterek, Mekke Paktı’na üyeliğin Türkiye’nin NATO’daki varlığının alternatifi olmadığını vurguladı.

Bu pakt ve İran’ın muhtemel yaklaşımı konusunda aşağıdaki hususların dikkate alınması önem taşıyor.

  1. Üç ülke pakta farklı motivasyonlarla katıldı

Pakistan, nükleer bir güç olarak dış politikasının en önemli eksenini Hindistan’la rekabet üzerine kuruyor. İslamabad, bu paktı Yeni Delhi karşısındaki konumunu güçlendirmek için kullanacaktır.

İran ile ABD arasındaki arabuluculuk sürecine dahil olarak bölgesel konumunu güçlendiren Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye ile oluşturduğu üçlü ittifak aracılığıyla İslam dünyası ve bölgedeki jeopolitik ağırlığını da artırmayı ve Taliban’ın kurucusu ve terörizmin destekçisi olduğu yönündeki imajını düzeltmeyi amaçlıyor.

Türkiye ise NATO ile uyumsuzluklar yaşayan bir üye olarak, Mekke Paktı’nın NATO’nun alternatifi olmayacağını açıklamış olsa da bu anlaşmayı imzalayarak NATO karşısındaki hareket alanını genişletiyor ve Atlantik ittifakına olan bağımlılığını azaltıyor.

Türkiye, Batılı güvenlik yapılarını kendi güvenlik ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz görüyor ve Mekke Anlaşması’nı bölgesel güvenlikte daha fazla rol üstlenmek için tamamlayıcı bir araç olarak kullanacaktır.

Suudi Arabistan ise en önemli güvenlik tehdidi olarak Yemen Ensarullah’ını görüyor. Riyad’ın Mekke Paktı’na katılmasındaki temel motivasyonunun Yemen’i kontrol altına almak ve Bab el-Mendeb’deki deniz ablukasını kırmak olduğu değerlendiriliyor.

Bununla birlikte Riyad, İran’ın Suudi Arabistan topraklarındaki ABD çıkarlarına yönelik bir saldırısı durumunda, İran’ı caydırmak amacıyla Türkiye ve Pakistan’ın desteğinden yararlanmayı umuyor.

  1. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının başarısızlığı bölgesel hesapları değiştirdi

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ve hedeflerine ulaşamaması, İslam Cumhuriyeti’ne karşı açık bir askeri başarısızlık olarak değerlendirildi. Bu durum, Körfez ülkelerinin, özellikle de Suudi Arabistan’ın güvenlik hesaplarını yeniden gözden geçirmesine ve ABD’ye olan bağımlılığını azaltmasına neden oldu.

ABD’den silah ve askeri teçhizat satın almak için harcanan yüz milyarlarca dolarlık kaynak, Washington’ın yalnızca Basra Körfezi’nin güvenliğini sağlamaya yeterli olmadığını değil, aynı zamanda İsrail’in çıkarlarını Arapların çıkarlarının üzerinde tuttuğunu da ortaya koydu.

Türkiye de Suriye’deki başarısızlığının ve Colani’yi kaybetmesinin ardından ABD karşısında başlıca kaybeden taraf olarak nitelendirildi ve Washington’a olan güvenini kaybetti.

Bu doğrultuda, ABD ile Hindistan arasındaki stratejik ilişkilerin farkında olan Pakistan da Türkiye ve Suudi Arabistan gibi Mekke Paktı’na katılımını ABD’ye olan güvenlik bağımlılığını azaltma çerçevesinde değerlendiriyor.

Bu nedenle Mekke Paktı, bölge ülkelerinin ortak bir güvenlik mekanizması oluşturmasına yönelik bir sürecin başlangıcı olursa, olumlu bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.

  1. Mekke Paktı, İsrail’in yayılmacılığına karşı bölgesel bir ittifak olarak da değerlendirilebilir

Mekke Paktı, İsrail rejiminin yayılmacılığına karşı bölgesel bir ittifak olarak da görülebilir.

Netanyahu’nun daha büyük bir “İsrail” oluşturma yönündeki son girişimleri, Lübnan, Suriye ve Ürdün dahil olmak üzere Arap ülkelerine yönelik tehditleri ve Hamas liderlerini ortadan kaldırmak amacıyla Katar’a yönelik terör saldırısı, bölge ülkelerinde ciddi endişelere yol açtı.

İsrail’in Gazze’yi ilhak etme girişimleri ve özellikle yerleşimlerin sürdürülmesi yoluyla Batı Şeria halkına yönelik baskıları da İslam ülkeleri arasında İsrail’e karşı bir tür ittifak oluşturulmasına yönelik ilgiyi artırdı.

Mekke Paktı’nın imzacıları arasında Pakistan, İsrail karşıtı yaklaşımı en güçlü ülke konumunda bulunuyor. Türkiye ise çeşitli iniş çıkışlara rağmen son aylarda işgal rejiminin en ciddi karşıtları arasında yer alıyor. Suudi Arabistan da işgal altındaki topraklarda iki devletli çözüm fikrini ve başkenti Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını destekleyerek İsrail’le normalleşmeden uzaklaştı.

Pakt üyeleri arasında İsrail karşıtı yaklaşımın güçlenmesi, diğer Arap ve Müslüman ülkelerin benzer ittifaklara katılma veya Mekke Anlaşması’na dahil olma yönündeki motivasyonunu artırabilir.

  1. İran, bölgesel ortak güvenlik fikrini uzun süredir savunuyor

İran İslam Cumhuriyeti, İslam Devrimi’nden bu yana yabancı ülkelerin katılımı olmadan bölgesel ortak güvenliğin sağlanması fikrini destekledi ve bu önemli hedefin gerçekleştirilmesi için bölge ülkeleriyle iş birliği yapılmasını savundu.

Son aylarda bölge ülkelerinin liderleri de açık veya gizli şekilde ABD’nin artık güvenilir olmadığını kabul etti. Bölgedeki çok sayıdaki ABD askeri üssünün inşa ve bakım masraflarının ev sahibi ülkeler tarafından karşılanmasına rağmen, bu üslerin bölgesel güvenliği korumaktan ziyade İsrail’in çıkarlarını güvence altına almak amacıyla kullanıldığı ifade ediliyor.

Bu nedenle üç Müslüman ülkenin savunma paktı, İran’ın bölgesel ortak güvenlik fikrinin hayata geçirilmesine yönelik bir başlangıç oluşturabilirse, olumlu bir adım olarak değerlendirilebilir.

ABD ve İsrail’le savaşında ortaya koyduğu büyük güç gösterisi ve yabancıların bulunmadığı bir bölgesel düzen oluşturma konusundaki yaklaşımıyla daha güçlü bir konumda bulunan İran, olası tehdidi fırsata dönüştürmek için akıllı bir politika izleyebilir. Tahran, aktif diplomasi ve askeri gücünün desteğiyle İslam ülkelerinin savunma paktının tamamlanması sürecinde rol oynayabilir.

İran İslam Cumhuriyeti, her zaman İslam birliğinin ve komşu ülkelerle yakın ilişkilerin öncüsü olmuş, bu ülkelere karşı hiçbir savaşı başlatmamış ve başlatmayacaktır.

İran’ın Pakistan ve Türkiye ile iyi ilişkileri bulunuyor. Tahran, Suudi Arabistan’la ilişkilerin geliştirilmesini de memnuniyetle karşılıyor. Dolayısıyla İran’ın bölgedeki ABD askeri üslerine yönelik saldırıları, komşu ülkelere karşı düşmanlık anlamına gelmiyor.

Bu şartlar, bölgede barış ve istikrarın tesis edilmesi için bir tür bölgesel ittifak oluşturulması açısından önemli bir fırsat yaratıyor. Komşu ülkeler bu fırsatın değerini bilirse bölge için aydınlık bir gelecek öngörülebilir.

 

Muhsin Pakayin/tabnak.ir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın