ABD, iki ay içinde Fars Körfezi’nden bir milyar varil petrolün güvenli çıkışını sağladığını ve İran’ın petrol ihracatını sıfıra indirdiğini iddia ediyor; ancak bu zafer tablosunun arkasında, savaşın gerçek sonucuna dair daha büyük sorular bulunuyor.
Fudan Üniversitesi Çağdaş Çin Tarihi Profesörü ve önde gelen uluslararası ilişkiler uzmanı Xue Xiaorong ABD ordusunun hedeflerine ulaşamadığını, aksine gelişmiş silahlarının karizmasını tüm dünyanın gözü önünde kurban ettiğini düşünüyor.
Washington şahinlerinin hızlı ve ezici bir zafer olacağını düşündüğü ABD-İran savaşı, bu yılın 28 Şubat’ında başlamasından bu yana altı aydan fazla bir süredir devam eden yıpratıcı bir bataklığa dönüştü. Zaman geçtikçe ve sahadaki gelişmeler karmaşıklaştıkça, Pentagon ve Beyaz Saray’ın stratejik hedefleri, savaşın acı gerçeklerinin gölgesinde sessizce geriledi. İlk günlerin “Kusursuz bir savaşı nasıl kazanırız?” şeklindeki şatafatlı hırsı, bugün yerini acil bir bilmeceye bıraktı: “Bu savaşı onurlu bir şekilde nasıl bitiririz?”
19 Eylül’de ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper, zafer ilanı konuşmasını andıran bir video mesajı yayımladı. Kamera karşısında tam bir özgüvenle, ABD ordusunun son iki ay içinde Fars Körfezi’nden bir milyar varilden fazla ham petrolün güvenli çıkışına yardımcı olduğunu ve ABD Deniz Kuvvetleri’nin gölgesinde İran’ın ham petrol ihracatının tamamen sıfırlandığını iddia etti.
Ancak makyajlanmış bu açıklamalar derin mantık hatalarını asla gizleyemez. Cooper, bu bir milyar varil petrolün nihai varış noktası hakkında tek bir kelime dahi etmedi. Daha da önemlisi, Washington’ın amacı yalnızca Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer rotalarını açmak ve Tahran’ın ekonomik petrol damarını kesmek idiyse, geçtiğimiz aylarda yapılan ağır askeri sevkiyatlar, liderlere yönelik suikast operasyonları ve hatta İran’ın nükleer tesislerini bombalama riskini göze almak tam olarak ne içindi? Bu “yas evinde zafer kutlaması” tiyatrosunun arkasında, stratejik yıpranma girdabına her zamankinden daha fazla batan bir süper güçten başkası görülemez.
4 Stratejik Hedefte Tam Başarısızlık: Washington’ın Kağıt Üzerindeki Zaferleri Ne Kadar Sürer?
Savaşın ilk günü olan 28 Şubat’ta Trump, millete hitaben yaptığı televizyon konuşmasında bu savaş için dört stratejik ve son derece hırslı çizgi belirledi:
- İran’ın füze sanayisinin tamamen imha edilmesi;
- İran Deniz Kuvvetleri’nin genel olarak yok edilmesi;
- İran’ın asla nükleer silaha ulaşamayacağına dair kesin garanti verilmesi;
- Ve son olarak, Tahran’da iktidarın ele geçirilmesi ve rejim değişikliği.
Bugün, altı aydan fazla bir süre geçtikten sonra, bu kabarık listenin karnesi tüm eksenlerdeki başarısızlıktan başka bir şey değildir.
İlk olarak, sözde “füze sanayisinin imhası” iddiası… İran, yeraltı savunması ve Zagros Dağları’nın bağrında kazdığı karmaşık tesisler sayesinde balistik ve seyir füzelerinin ana üretim kapasitesini korumayı başardı. ABD ordusu bu altyapıları ortadan kaldıramadığı gibi, yıpratıcı hava saldırıları ve bitmek bilmeyen hava savunma önlemeleri sırasında Orta Doğu’daki ve hatta ABD ana karasındaki hassas güdümlü mühimmat stoklarını tükenme noktasına getirdi. Birkaç milyon dolarlık hava savunma füzelerinin, değeri birkaç on bin doları geçmeyen İHA’ları düşürmek için fırlatılması, ABD ordusunu asimetrik bir yıpratma savaşının bataklığına saplamış ve Pentagon’un askeri lojistiğini bıktırmıştır.
İkincisi, Washington’ın “İran Deniz Kuvvetleri’nin tamamen yok edilmesi” hülyasıydı. Geleneksel deniz savaşları açısından İran ordusunun büyük savaş gemileri ve su üstü unsurları ABD kuvvetlerinin yoğun ateşi altında ağır hasar aldı ve imha edildi; ancak bu durum pratikte çok daha korkunç bir düşman yarattı: İran’ın asimetrik deniz vurucu gücü.
Devrim Muhafızları “kuvvetleri küçük birimlere bölme” taktiğini kullanarak, yüzlerce hızlı taarruz botuna, intihar İHA’larının sürü uçuşlarına ve sahil şeridi boyunca gizlenmiş gemisavar füze mevzilerine dayanarak Hürmüz Boğazı ana yolunu bir idam urganı gibi elinde tutmaya devam ediyor. ABD uçak gemileri mutlak kontrolü asla ele geçiremediği gibi, her an doyurma saldırılarının uğursuz gölgesinde çakılıp kalmıştır.
Ancak olayın en gülünç kısmı, nükleer dosyada elde edilen ters etkiydi. ABD her zaman azami baskı ve askeri araçlar yoluyla İran’ın nükleer programını silahsızlandırmaya çalışıyordu; ancak bu savaş sırasında Washington tüm kırmızı çizgileri aşarak, muhafazakar kanatların freni olan ve dini fetvası İran’ın nükleerleşmesinin önündeki ana engeli oluşturan Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’e suikast düzenledi.
Bu suikast operasyonu ağır bir siyasi zincirleme reaksiyona yol açtı. İran Lideri’nin şehadeti, İran milliyetçiliğinin coşkun dalgalarını kabarttı ve artık eli güçlenen radikal akımların, hiçbir muhafazakarlık göstermeden ve ılımlı çizgilere aldırış etmeden, İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’ndan (NPT) kaynaklanan taahhütlerini askıya alma fikrini açıkça savunmalarına neden oldu. İran’ın nükleerleşme yolunu tıkadığını sanan ABD, kendi elleriyle bağlarından kurtulmuş nükleer bir devin kafesinin kapısını açtı.
Ve son olarak, Donald Trump’ın “İran hükümetinin kontrolünü ele geçirme” şeklindeki en iddialı rüyasına geliyoruz ki bu durum bugün dünya diplomatik çevrelerinde alay konusu olmuştur. Beyaz Saray, kukla ve Batı yanlısı bir rejim getirmekte başarısız olmakla kalmadı, sonunda temsilcilerini bu bataklıktan çıkmak için onurlu bir yol bulma umuduyla mevcut İran yönetimiyle müzakere masasına oturmaya boynu bükük bir şekilde göndermek zorunda kaldı.
Bu Ucu Tutuyorsun, Diğer Ucu Açılıyor: Babülmendep Krizi ve İran’ın 7 Şartı
Savaş alanının diğer tarafında, ABD ordusudur çok daha nefes kesici bir çıkmazla boğuşmaktadır. General Cooper nutkunda Fars Körfezi’ndeki petrol sevkiyatlarının güvenliğini nasıl sağladığından hararetle bahsetmiş olsa da, bugünlerde Pentagon’un başını döndüren ve çaresiz bırakan bir konuyu kasten teğet geçti: Yemen Ensarullahı’nın Kızıldeniz’deki yeniden başlayan ölümcül isyanı.
3 Eylül’deki yeni saldırı dalgasının başlamasından bu yana, Yemen cephelerindeki Husi güçleri adeta karşılarında hiçbir engel yokmuşçasına ilerlediler. Bu durdurulamaz ve hızlı ilerleyiş, stratejik mevzilerin ardı ardına düşmesine yol açtı: Önce Kızıldeniz sahilindeki kilit El-Muha Limanı, ardından Babülmendep Boğazı’nı koruyan stratejik Meyyun (Perim) Adası.
Bu şiddetli taarruz karşısında, Suudilerin petrodolarları ve devasa harcamalarıyla ayakta tutulan müstafi Yemen hükümeti güçleri silahlarını bıraktı, safları dağıldı ve büyük bir rezaletle kaçtı. Bugün Ensarullah, El-Muha ve Meyyun Adası’nın jeopolitik konumuna dayanarak fiilen ve resmen Babülmendep ana yolunu kapatma kapasitesini elde etmiştir.
Washington için bu kabus, zincirleme ve ölümcül bir tuzaktır. Tam tüm güçlerini ve lojistik kapasitelerini Fars Körfezi’ndeki Hürmüz Boğazı’nı zorla açık tutmak için seferber ettikleri anda, bu kez Kızıldeniz’deki vital Babülmendep damarı bıçak sırtına geldi. Bu durum, “Bu ucu tutuyorsun, diğer ucu açılıyor” atasözünün somut bir örneğidir; Pentagon’da her zaman personel sıkıntısı çeken orduyu dize getiren katı bir çaresizlik ve kafa karışıklığıdır.
Şu anda Orta Doğu’daki ABD askeri personeli akut personel eksikliği, ekipman yıpranması ve cephaneliklerin boşalması korkusuyla boğuşmaktadır. Aylardır bölgede kesintisiz konuşlandırılan filolar en üst düzeyde yıpranmaya ulaşmış ve bakım-onarım takvimleri tamamen aksamıştır. ABD’nin hassas güdümlü silah ve mühimmat stokları bitme noktasına gelmiş, öyle ki Hint-Pasifik ve Avrupa komutanlıklarının acil durum depolarına başvurmak zorunda kalmışlardır.
ABD, sırf büyük bir bölgesel güç olan İran ile baş edebilmek için ağır bir yıpranmaya uğramış durumda ve gerilla savaşında uzmanlaşmış Ensarullahla çatışmak ve bölgeyi temizlemek için ekstra güce sahip değil. İş o raddeye geldi ki, ABD’nin yalnızca kadim müttefiki Suudi Arabistan’ın Yemen mevzilerini vurması yönündeki yalvaran taleplerini gaddarca reddetmekle kalmadığı, aynı zamanda gizlice ve zillet içinde, Umman’da kapalı kapılar ardında müzakere masasına emekleyip Ensarullah’a rüşvet vermeye çalıştığı ifşa oldu!
Tahran, yerel bir milis gücünü bile dizginleyemeyen ABD’nin sarsılan yapısını ve aşırı acziyetini fark ettikten sonra, artık temkinli hareket etmeyi gereksiz gördü. Bu durumdan yararlanarak, Washington’ın önüne son derece saldırgan ve boğucu bir “7 Maddelik Ateşkes Şartları” paketini koydular. Bu şartların ana çekirdeğini şunlar oluşturuyor: İran’a yönelik tüm askeri operasyonların derhal ve tamamen durdurulması, İran’ın yurt dışındaki bloke edilmiş tüm varlıklarının koşulsuz serbest bırakılması ve deniz ablukasının tamamen ve kesin olarak kaldırılması.
Bu arada İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızayi net ve üstü kapalı olmayan bir uyarıda bulundu: “Birleşik Devletler bu şartları kabul etmekten imtina ederse, İran kader belirleyici ve topyekün bir savaşa girmeye tamamen hazırdır.”
Bu 7 şart dikkatle incelendiğinde, İran’ın aslında 18 Haziran’da üçüncü tarafın arabuluculuğuyla sağlanan “İslamabad Mutabakat Zaptı” taslağını aynen ve eksiksiz olarak Beyaz Saray’ın çalışma masasına geri getirdiği anlaşılmaktadır.
İran’ın stratejik oyun mantığı son derece şeffaftır ve doğrudan rakibin şah damarını hedef almaktadır. ABD ordusunda boğazına kadar bataklığa batmış durumdadır ve diğer taraftan ABD ara seçimleri adım adım yaklaşmaktadır. Ne kadar zaman kaybedilirse, zamanın hançeri Cumhuriyetçi Parti ve bizzat Trump için o kadar öldürücü olacaktır.
Gerçek şu ki, İran ve Ensarullah küresel enerji piyasasındaki fiyat ayarlama anahtarını fiilen ellerine almışlardır. Bu iki aktörün hayati su yollarında sırayla gerilimi tırmandırması, küresel petrol fiyatlarının anında fırlaması için yeterlidir.
Tasarruf oranları çok düşük olan ve günlük yaşamları ağır şekilde kredi kartlarına bağlı olan Amerikan orta sınıf aileleri için petrol fiyatlarındaki sıçrama, acımasız bir soygundan farksızdır. Benzin fiyatları kamuoyunun psikolojik kırmızı çizgisini aştığında, sayısız Amerikan ailesinin finansal ve geçim zinciri göz açıp kapayıncaya kadar kopacaktır. Bu kriz, kredi kartı borçlarının ödenememesi, ipotekli konut kredisi gecikmeleri ve vergi kaçırma dalgasını beraberinde getirecek ve tüm orta sınıfı doğrudan ekonomik krizin ölüm tuzağına sürükleyecektir.
Dolayısıyla Trump sosyal medyada sözde büyük zaferlerinin davulunu ne kadar çalarsa çalsın, Amerikalı seçmenlerin hissettiği enflasyon acısı ve petrol fiyatlarındaki aşırı artış yalanlarla gizlenemez. Bu geniş çaplı halk öfkesi, Kasım ayındaki ara seçimlerde patlak verir vermez kaçınılmaz olarak bir zincirleme reaksiyon başlatacaktır: Cumhuriyetçiler büyük ihtimalle Kongre’nin kontrolünü kaybedecek ve Demokrat Parti iktidarı yeniden ele geçirdikten sonra acımasızca hesap sormaya ve siyasi intikam almaya girişecektir; burada Trump, Kongre’nin bitmek bilmeyen soruşturmaları ve azil süreciyle karşı karşıya kalacaktır.
Bitmeyen Savaş ve Beyaz Saray’ın Tükenen Fırsatı
Görünürde yangının alevlerini İran topraklarına taşıyan taraf güçlü ABD ordusudur; ancak zaman geçtikçe ve savaş düğümlendikçe, Trump ve kıdemli danışman çevresi siyasi hayatlarının şah damarının fiilen Tahran’ın güçlü avucunda olduğunu dehşetle fark ettiler.
Ara seçimlerin ölümcül geri sayımı yaklaşırken, Trump Kasım ayından önce İran meselesini tamamen kapatamazsa, başkanlığının geri kalanında Demokratların acımasız ve çılgınca intikam darbeleri altında çırpınmaktan başka çaresi kalmayacaktır.
Garip bir jeopolitik perspektiften bakıldığında, Orta Doğu’daki İran ile Washington’daki Demokratlar istemeden “yazılı olmayan bir ittifaka” ulaşmışlardır. Her iki tarafın ortak amacı da tek bir şeydir: Trump’ın siyasi hayattaki işini bitirmek. İran savaş meydanında asimetrik savaşlarla ABD ordusunu adım adım yaralayıp yıpratıyor; diğer tarafta Demokratlar Kongre’de savaşın astronomik maliyetlerine ve kayıp rakamlarına dayanarak Beyaz Saray için siyasi kriz üretiyor. İçeriden ve dışarıdan kuşatılan Trump, şu anda siyasi hayatının en aşağılayıcı günlerini yaşamaktadır.
Şimdiye kadar Trump’ın ana dayanağı iki sütun üzerine kuruluydu: ABD’nin rakipsiz savaş makinesi ve İsrail’in Orta Doğu’daki istihbarat-operasyonel kolu.
Amerikalı şahinlerin savaş odası analizlerinde ve haritalarında, yıllardır yaptırımlar altında bulunan İran’ı dize getirmek çocuk oyuncağı gibi görünüyordu. Ancak sahanın acımasız gerçekliği Washington’ın iki ölümcül hata yaptığını gösterdi: Birincisi, engebeli arazilerde yıpratma savaşı için ABD ordusunun kapasitesine aşırı güvenmişti; ikincisi ve en tehlikelisi, kadim İran milletinin dış tecavüze karşı direnç gücünü ve sert ruhunu hafife almıştı.
Bu büyük hesap hatası, bir dizi taktiksel hatayı beraberinde getirdi. Ayetullah Hamaney’e suikast düzenlemek tamamen yanlış bir hamleydi ve sadece İran’ın kararlı ve geri dönülmez adımlar atmasına neden oldu. Öte yandan, rakibi teslim almak için hava saldırılarına bel bağlamak, askeri tarihin en büyük hatalarından biridir.
Eylül ayının başı itibarıyla ABD’nin bu savaştaki doğrudan harcaması 45 milyar doları aşmıştır. Tablonun tamamen tek taraflı olduğu Irak veya Afganistan savaşlarının aksine, bu kez Amerikalı mükelleflerin parası tam bir aşağılanmayla birlikte duman olup havaya uçtu; bu durum “zarar üstüne zarar”ın bariz bir örneğidir.
Bu ağır maliyetler İran’ı teslim masasına getirmediği gibi, sahadaki başarısızlıklarla birlikte ABD’nin onlarca yıldır binbir emekle inşa edilen askeri yenilmezlik imajını tüm dünyanın gözü önünde darmadağın etti.
Savaş Alanındaki Aşağılayıcı Olaylar Dünyanın ABD Ordusuna Bakışını Değiştirdi
Yenilmez olması gereken nükleer uçak gemisi Fars Körfezi’nde saldırıya uğradı ve alev aldı; teknolojisi rakipsiz olarak nitelendirilen THAAD füze savunma sistemi İran’ın hassas füzeleriyle devre dışı bırakıldı ve felç oldu; F-35 ve F-22 hayalet savaş uçakları İran’ın yoğun hava savunma ağında birer birer hasar gördü. Bu savaştan geçen her gün, bu süper gücün gerçek acziyetlerinin üzerindeki perdeyi biraz daha kaldırıyor.
Siyaset dünyasında bir savaşı başlatmak belki başkanın rastgele bir imzasıyla mümkündür, ancak bu bataklıktan ayağını onurlu bir şekilde çekmek neredeyse imkansızdır. Trump bugün tam olarak böyle geri dönülemez bir çıkmazla karşı karşıyadır.
Beyaz Saray sonunda geri adım atar ve İran’ın 7 şartını amansızca kabul ederse, bunun anlamı ABD’nin tüm dünyanın gözü önünde boyun eğdiğidir; yani Washington onlarca milyar doları duman etmiş, askerlerinin canını tehlikeye atmış ve sonunda eli boş dönmüştür. Bu savaşın emrini veren ve başkomutan olan Trump, bu kez bu tarihi skandalın suçunu başkasına atamayacaktır. Bu durumda en fanatik destekçileri bile düşünceye dalacaktır: Tüm gücünü harcayıp İran karşısında tutunamayan bir ülke, nasıl tekrar “Amerika’yı Büyük Yapacak”?
Ancak bu şartları reddeder ve sonuna kadar savaşmak isterse, Tahran’ın mesajı son derece net ve tavizsizdir: Teslim olmuyorsanız, savaşıyoruz.
Tüm bunlar yaşanırken Washington’da perde arkasındaki silah tüccarları ve fabrikaları devasa karlarını saymakla meşgul, Demokratlar sandık başında hesap sormak için bıçaklarını biliyor ve ABD’nin her zaman emrine amade olan müttefikleri, ağabeylerinin güç tahtından düşüşünü izlemek için tribünlerde oturuyor.
Siyasetçilerin oyunları ve hesapları savaş alanının dipsiz kuyusunu asla dolduramaz. Fars Körfezi’nin çalkantılı sularında, Trump’ın durumu değiştirmek için kalan zamanı gerçekten tükenmektedir.
not: bu analiz tahririeh.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
