Milyarlarca dolar askeri harcama yapan bir ülke, neden silahlı bir grubu dizginlemekte yetersiz kalabilir? Bir düşmanı yok etmek amacıyla düzenlenen bir saldırı, neden bazen daha tehlikeli bir gücün doğmasına yol açar? Orta Doğu bu tür çelişkilerle doludur; servetin, silahların ve hatta savaş meydanındaki zaferin mutlaka savaşın kaderini belirlemediği bir yerdir.
Çin ve Küreselleşme Merkezi (CCG) Kıdemli Araştırmacısı Zhu Zhaoyi, Batı Asya’daki güç ilişkilerini inceleyerek zengin ülkelerin neden her zaman üstünlüğe sahip olamadığı sorusuna yanıt veriyor.
Sadece haritaya, askeri bütçeye, nüfusa ve silahlara bakarsak, Orta Doğu genellikle anlaşılmaz görünür.
Suudi Arabistan ordusu için yılda 80 milyar dolardan fazla harcama yapmakta; dünyanın en gelişmiş savaş uçaklarına ve hava savunma sistemlerine sahip bulunmaktadır. Ancak yıllardır hemen yanı başındaki Ensarullahla mücadelede etkili bir çözüm bulamamıştır.
İran ekonomisi yıllardır yaptırım baskısı altındadır ve konvansiyonel hava kuvvetleri teçhizatı eskimiştir; ancak füzelerden, insansız hava araçlarından (İHA) ve bölgesel silahlı güçlerden oluşan geniş bir ağ kurmuştur.
Cezayir ve Mısır muazzam topraklara ve büyük nüfuslara sahiptir; fakat ekonomik büyüklük ve uluslararası sermaye üzerindeki nüfuz açısından, çok daha küçük bir yüzölçümüne sahip Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) yanına bile yaklaşamamaktadır.
Katar haritada Fars Körfezi’nin kıyısındaki küçük bir noktadan ibarettir; ancak aynı anda enerji, finans, medya, diplomasi ve küresel yatırım alanlarında rol oynamaktadır.
Şimdi ise Kızıldeniz’deki son gelişmeler bu çelişkiyi zirveye taşımıştır.
Bu yılın Eylül ayında Ensarullah, Yemen’in Kızıldeniz kıyısı boyunca yeni bir saldırı dalgası başlattı ve Babülmendep Boğazı yakınlarında önemli ilerlemeler kaydetti. Eş zamanlı olarak Suudi Arabistan kentlerine ve enerji tesislerine yönelik füze ve İHA saldırılarını sürdürdüler. Suudi Arabistan’ın Doğu-Batı Petrol Boru Hattı da bir noktada hedeflendi. Ardından İngiltere, Suudi Arabistan’a sınırlı havada yakıt ikmali desteği sağlamayı kabul etti; ABD de istihbarat sağlama ve hedef belirlemeye yardım etme konusunda mutabık kaldı. Ancak hiçbiri Suudi Arabistan’da pasif duruşu değiştiremedi.
Yemen’in kuzey dağlarından çıkan silahlı bir grup, bugün Suudi Arabistan’ın milli güvenliğini, Kızıldeniz’deki seyrüsefer güvenliğini, küresel petrol fiyatlarını ve Avrupalı ülkeler ile ABD’nin askeri konuşlanmasını aynı anda etkileyebilmektedir.
1973 yılında Orta Doğu’yu dünyanın hafızasına kazıyan şey petrol silahıydı. Yarım asırdan fazla bir süre sonra, birdenbire petrol sahalarının artık tek başına gücü tanımlamaya yetmediği anlaşıldı. Tek bir İHA, bir petrol boru hattı, bir radar sistemi, uzun süreli savaşma kapasitesine sahip bir silahlı güç ve hatta bir boğazın yanındaki küçük bir ada, küresel piyasalardaki risk hesaplamalarını değiştirebilmektedir.
Belki de günümüz Orta Doğusunu anlamanın en önemli anahtarı budur: Bu bölge basitçe “güçlünün zaferi ve zayıfın yenilgisi” mantığına uymamaktadır. Çoğu zaman, bir dizi karşıt güç bölgede garip bir dengeyi korumaktadır.
Bu durumu beş çelişki şeklinde özetliyorum:
Birinci Çelişki: Dost ve Düşman Ayırt Edilemiyor
Orta Doğu politikasının en ilgi çekici özelliklerinden biri, dost ile düşman arasındaki sınırın asla sanıldığı kadar sabit ve sarsılmaz olmamasıdır.
Ensarullah askeri eylemlerini her zaman Filistin’i desteklemek, İsrail ve ABD liderliğindeki bölgesel düzene karşı koymak çerçevesinde tanımlamışlardır. Bu mantıkla, İsrail’e saldırmak ve Kızıldeniz’deki seyrüseferi tehdit etmek, Direniş Ekseni’nin nüfuzunu genişletmenin yolları olarak görülmektedir.
Ancak Ensarullah yeteneklerini her sergilediklerinde, karşı tarafın güvenlik hesaplamalarını da değiştirmektedirler.
Füzeler ve İHA’lar Yemen’den hem Suudi Arabistan’a hem de İsrail’e doğru uçabildiğinde; İran füzeleri ve İHA’ları Irak, Suriye ve Ürdün rotasından geçebildiğinde ve Kızıldeniz seyrüsefer rotası tehdit edildiğinde; füze erken uyarısı, hava sahası gözetimi, İHA engelleme ve gemi refakati hiçbir ülkenin tek başına altından kalkamayacağı işler haline gelmektedir.
Ürdün’ün Nisan 2024’te, İran’ın İsrail’e doğrudan saldırısı sırasındaki tutumu bu durumun net bir örneğiydi: Ürdün, hava sahasına giren İran İHA’larını engelledi. Bu ülke her şeyden önce kendi hava sahasını ve milli güvenliğini korumak için harekete geçti; ancak bu eylemin askeri sonucu İsrail’in lehine oldu. Orta Doğu’da bu tür sahneler giderek artmaktadır: Ülkelerin siyasi ilişkileri ittifak düzeyine ulaşmamıştır, ancak ortak tehdit onları ortak bir hava savunma ve erken uyarı alanında birbirleriyle koordinasyon kurmaya zorlamaktadır.
Suudi Arabistan ve İsrail ilişkilerinde de durum böyledir. İki ülke arasında henüz resmi diplomatik ilişkiler yoktur ve Filistin meselesi üzerinde aralarında büyük görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Buna rağmen İran, Ensarullah, füzeler, İHA’lar ve Kızıldeniz güvenliği, ortak güvenlik çıkarlarını pratikte her zamankinden daha belirgin hale getirmiştir. Ensarullahın askeri kapasitesi arttıkça, Körfez ülkelerinin bölgesel erken uyarı, hava savunma ve bilgi paylaşımı ağları kurma motivasyonu da artmaktadır.
İşte Orta Doğu’nun ilk çelişkisi burada şekillenir: Bazen bir güç düşmanlarına darbe vurmak için ne kadar çok çabalarsa, o düşmanlara birbiriyle iş birliği yapmaları için o kadar çok neden verir.
İran’ın Direniş Ekseni’ni kurmaktaki ilk amacı stratejik derinliğini genişletmek; Lübnan ve Suriye’den Irak ve Yemen’e kadar farklı yönlerden İsrail ve ABD’ye baskı yapmaktı. Taktik düzeyde bu ağ gerçekten de İran’ın bölgesel nüfuzunu artırmıştır. Ancak aynı zamanda Suudi Arabistan, BAE ve Ürdün gibi ülkelere; füzelerin, İHA’ların ve devlet dışı silahlı grupların hepsi için bir güvenlik kaygısına dönüştüğünü sürekli hatırlatmaktadır.
Bu nedenle Orta Doğu’da düşmanlar nadiren tamamen yok olurlar; çoğu zaman saflar yeniden şekillenir. Dün birbirine düşman olan ülkeler, yarın ortak bir tehdit yüzünden aynı masaya oturabilirler. Bugün omuz omuza savaşan güçler ise şartların değişmesiyle yeniden birbirinin rakibi haline gelebilir. Orta Doğu politikasını anlamak için “müttefik” veya “ezeli düşman” gibi basit etiketlere dayanılamaz; bu ilişkiler değişkendir.
İkinci Çelişki: Ordu Ne Kadar Güçlüyse, Hükümet O Kadar Endişeli
İkinci çelişki Orta Doğu ülkelerinin silahlı kuvvetlerinin yapısında aranmalıdır.
Devletleşmenin yaygın mantığına göre ordu mümkün olduğunca entegre olmalıdır: Tek komuta, tek istihbarat ve tek lojistik.
En iyi subaylar, askerler ve silahlar tek bir komuta altında toplandığında, ordunun savaştaki verimliliği en yüksek düzeye ulaşır. Ancak askeri darbeleri, devrimleri ve hanedan değişikliklerini tecrübe etmiş birçok Orta Doğu hükümeti için ordu, sadece dış düşmana karşı bir savunma aracı değildir; ülke içindeki en tehlikeli siyasi güç de olabilir.
Orta Doğu’nun 20. yüzyıl tarihi askeri darbelerle doludur. Mısır’daki Hür Subaylar Hareketi krallığı devirdi; Irak, Suriye ve Libya da askerlerin iktidara gelişini tecrübe etti. Ordu ne kadar güçlü, teşkilatı ne kadar mütecanis ve komutası ne kadar merkezi olursa, üst düzey komutanların iktidar sevdasına düşmesi halinde hükümetin kendisi için risk de o kadar büyük olur.
Amerikalı araştırmacı James Quinlivan, 1999 yılında bu olguyu “darbe karşıtı mekanizmalar” (coup-proofing) olarak adlandırdı. Bunun en bilinen yöntemlerinden biri, resmi ordu, ulusal muhafızlar, istihbarat örgütleri, kraliyet muhafızları ve diğer güvenlik güçlerinin birbirini dengelemesi için paralel askeri ve güvenlik kurumları oluşturmaktır. Böyle bir yapı hükümetin bekasına hizmet eder; ancak dış bir düşmanla gerçek bir karşı karşıya gelişte ülkenin askeri verimliliğini hissedilir derecede düşürür.
Suudi Arabistan bunun klasik bir örneğidir.
Bugün Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı ile Ulusal Muhafızlar Bakanlığı bakanlık düzeyinde iki bağımsız yapıdır. Suudi hükümeti Ulusal Muhafızların resmi misyon tanımına hem vatan savunmasını hem de iç güvenlik ve istikrarın korunmasını dahil etmiştir.
Tarihsel olarak da Ulusal Muhafızların kurulması ve güçlendirilmesindeki önemli mülahazalardan biri; kraliyet ailesinin güvenliğini sağlamak, kabileler arası dengeyi korumak ve askeri gücün aşırı merkezileşmesini önlemek olmuştur.
İran bu modelin bir başka biçimine sahiptir. 1979 Devrimi’nin ardından İran, konvansiyonel ordunun (Arteş) yanı sıra Devrim Muhafızları Ordusu’nu kurdu. Devrim Muhafızları bugün kendi kara, deniz, hava-uzay kuvvetlerine ve füze yapısına sahiptir ve yıllardır ordunun yanında bağımsız bir yapıyla faaliyet göstermektedir. İlk misyonlarından biri de İslam Devrimi’nden doğan düzeni korumaktı.
Elbette bu muharip güçlerin ayrı olması ordunun savaşma yeteneği olmadığı anlamına gelmez. Devrim Muhafızları daha sonra asimetrik savaşta kayda değer bir kabiliyet elde etti; Suudi Arabistan da müşterek operasyonları güçlendirmek ve ordusunu modernleştirmek için sürekli çaba sarf etti. Mesele, bu yapıların tasarımının temelinde iki farklı zorunluluğun bulunmasıdır.
Gerçek bir savaş başladığında, modern savaş sanatı hava kuvvetleri, kara kuvvetleri, hava savunma, İHA’lar, uydu istihbaratı ve lojistik desteğin yakın koordinasyonunu gerektirir. Ancak rejim güvenliği kaygıları çoğu zaman farklı silahlı kuvvetlerin ayrı atama sistemlerine, sadakat hiyerarşilerine ve komuta zincirlerine sahip olmasını iktiza eder. Barış zamanında bu düzenleme darbe riskini azaltabilir; ağır bir savaşın başlamasıyla koordinasyonsuzluğun maliyetleri gün yüzüne çıkar.
Ensarullahın son dönemdeki hızlı ilerleyişi de Suudi Arabistan silahlı kuvvetlerindeki koordinasyon mekanizması sorunları ve Riyad destekli Yemenli oluşumların (Başkanlık Liderlik Konseyi’ne bağlı güçler dahil) savaş gücünü hızla kaybetmesiyle doğrudan bağlantılıdır.
Silahlı kuvvetler her şeyden önce itaatkar olmalıdır; nasıl savaşacakları konusu daha sonra tartışılabilir. Bu önerme belki alışılmadık görünebilir, ancak birçok Orta Doğu ülkesinin askeri yapısının altında yatan mantığı açıklamaktadır.
Üçüncü Çelişki: Toprak Ne Kadar Genişse, Ülke Belki de O Kadar Zayıftır
Üçüncü çelişki önceki ikisine kıyasla daha somuttur. Bir ülkenin gücüne dair ilk izlenimimizi genellikle haritaya bakarak elde ederiz… Yüzölçümü ne kadar büyük, nüfusu ne kadar kalabalık ve kaynakları ne kadar zenginse, daha çok bir “büyük güç” gibi görünür. Ancak Orta Doğu bu anlayışı defalarca yıkmıştır.
Dünya Bankası’nın 2025 yılı verilerine göre, İsrail’in gayrisafi yurtiçi hasılası (GSYH) yaklaşık 611 milyar dolar, BAE’nin ise yaklaşık 571,6 milyar dolardır; bu rakam Cezayir için sadece 287 milyar dolar civarında, İran için ise yaklaşık 362,7 milyar dolardır. Katar da küçük nüfusuna ve yüzölçümüne rağmen 210 milyar dolardan fazla GSYH’ye sahiptir.
İlk nedeni fiziki coğrafyada aramak gerekir. Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın geniş kısımları çöller, platolar ve son derece kurak bölgelerle kaplıdır. Bu haritadaki bir kilometrekarelik arazi, ekonomik açıdan Doğu Asya veya Avrupa’daki bir kilometrekare ile aynı anlama gelmez. Nüfusu, sanayiyi, sermayeyi ve altyapıyı barındıran bölgeler genellikle kıyı şeritleri, nehir vadileri, vahalar ve sınırlı sayıdaki büyük şehirlerle sınırlıdır.
Dünya Bankası araştırmaları, Orta Doğu ve Kuzey Afrika nüfusunun %60’ından fazlasının şu anda şehirlerde yaşadığını ve nüfus ile ekonomik faaliyetlerin ana şehirlerde yoğun şekilde kümelendiğini göstermektedir.
Dolayısıyla Orta Doğu ülkeleri incelenirken önemli olan çoğu zaman ülkenin yüzölçümü değil, “etkili toprağıdır” (effective territory): Nüfusu ve ekonomik faaliyeti gerçekten barındırabilen toprak parçası.
Mısır’ın yüzölçümü bir milyon kilometrekareden fazladır, ancak nüfusu ve ekonomisi öteden beri Nil Vadisi ve Deltası’na bağımlıdır; bu alanlar ülke toprağının sadece yüzde dördünü oluşturmaktadır. İran geniş bir coğrafyaya sahiptir, ancak nüfusu ve ekonomik faaliyeti hissedilir derecede Tahran, Meşhed, İsfahan ve Şiraz kent eksenlerinde yoğunlaşmıştır. Suudi Arabistan’da da nüfusun, sanayinin ve altyapının büyük bölümü Riyad, Cidde ve Dammam dahil olmak üzere birkaç sınırlı merkezde toplanmıştır.
Diğer taraftan BAE, küçük yüzölçümüne rağmen havalimanlarını, limanları, serbest bölgeleri, finans merkezlerini, ulusal varlık fonu sermayesini, veri merkezlerini ve gelişmiş hizmet sektörlerini ağırlıklı olarak iki ana şehir (Abu Dabi ve Dubai) etrafında toplamayı başarmıştır. Katar da doğal gazdan elde ettiği serveti ile havacılık, finans, medya ve diplomasi kapasitelerini Doha’da yoğunlaştırmıştır.
Bu nedenle Orta Doğu ülkelerinin gücü, büyük ölçüde bir tür kümelenme etkisine bağlıdır.
Yüzölçümü en önemli değişken değildir; mesele bir ülkenin her bir kilometrekarelik toprağında ne kadar sermaye, altyapı, teknoloji, nüfus ve yönetişim kapasitesinin toplandığıdır.
Elbette küçük olmanın da bir bedeli vardır. BAE, Katar ve İsrail’de altyapı yoğunluğu yüksektir; ancak savaş zamanında ekonomik merkezleri de daha sınırlı noktalarda toplanmış durumdadır. Havalimanları, limanlar, santraller, deniz suyu arıtma tesisleri, veri merkezleri veya finans merkezleri hedef alınırsa, derinliğin olmaması başka bir kırılganlığa dönüşür.
Dolayısıyla Orta Doğu haritası önümüze iki farklı mesele koymaktadır:
Bazı büyük ülkeler stratejik derinliğe sahiptir, ancak geniş topraklarını ekonomik güce ve yönetişim kapasitesine dönüştürecek sermaye ve yetenekten yoksundur. Bazı küçük ülkeler ise sermaye ve kapasitelerini yüksek yoğunlukta toplamışlardır; ancak tek tek havalimanlarının, limanlarının ve seyrüsefer rotalarının güvenliğini sağlamak için daha fazla bedel ödemek zorundadırlar.
Dördüncü Çelişki: Ne Kadar Zenginse, Savaşma Kapasitesi Belki de O Kadar Zayıftır
Dördüncü çelişki, yanlış anlaşılmaya en açık olanı olabilir.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre, Suudi Arabistan’ın 2025 yılındaki askeri harcamaları yaklaşık 83,2 milyar dolara ulaşarak ülkeyi dünyanın en çok askeri harcama yapan ülkeleri arasına sokmuştur. Suudi Arabistan; İngiltere, ABD ve Fransa gibi ülkelerden neredeyse sınırsız bir şekilde gelişmiş savaş uçakları, hava savunma sistemleri, erken uyarı uçakları ve hassas güdümlü mühimmatlar satın alabilmektedir.
Ancak savaş asla sadece silah envanterlerinin rekabeti değildir. Her savaş uçağının arkasında pilot, bakım mühendisi, mühimmat stoku ve gerekli komuta yapısı bulunmalıdır. Bir savunma füzesi radar ağına, istihbarat sistemine ve sürekli üretim kapasitesine ihtiyaç duyar. İHA da yazılım, haberleşme, motor, elektronik harp ve kayıpları telafi edebilecek sanayi zinciri olmadan varlığını sürdüremez.
Suudi Arabistan’ın kendisi de aslında bu durumun farkına varmıştır. Suudi Arabistan Askeri Sanayi Genel Kurumu verilerine göre, 2024 sonu itibarıyla yerli üretim ve hizmetlere ayrılan askeri harcamaların payı %24,9’a ulaşmıştı; hükümetin hedefi bu payın 2030 yılına kadar %50’yi aşmasıdır. Suudi Arabistan’ın son birkaç yılda yerli savunma sanayisini, insansız sistemleri ve savunma yatırımlarını genişletme çabaları; gelişmiş silah satın almak ile kendi kendine yeten bir savaş sistemine sahip olmak arasında hala büyük bir mesafe olduğunu açıkça göstermektedir.
İran ise tamamen farklı bir örnek sunmaktadır.
Uzun süreli yaptırımlar İran’ın gelişmiş yabancı teçhizata erişimini kısıtlamış, özellikle konvansiyonel hava kuvvetlerinde belirgin zayıflıklar bırakmıştır. Aynı zamanda bu kısıtlamalar İran’ı kaynaklarını füzelere, İHA’lara, yer altı tesislerine ve asimetrik savaşın daha düşük maliyetli yöntemlerine ayırmaya zorlamıştır. Devrim Muhafızları ve İran’ın bölgesel müttefikleri bu kabiliyetlerin menzilini Lübnan, Irak ve Yemen’e kadar genişletmiştir.
Bu durum yaptırımların bir ülkenin kalkınmasına yardımcı olduğu anlamına gelmez; bundan bir ülke ne kadar fakirse o kadar iyi savaşır sonucu da çıkarılamaz. İran yaptırımların ağır ekonomik ve sosyal bedellerini ödemiştir. Ancak bu ülkenin tecrübesi, dış kısıtlamaların bir ülkenin teknolojik tercihlerini nasıl değiştirdiğini net bir şekilde göstermektedir.
Silah satın alabilen bir ülke kolayca hazır ve denenmiş ürünlere yönelir; satın alamayan bir ülke ise alternatif yollar bulmak zorundadır.
Suudi Arabistan’ın savunma bütçesi şüphesiz İran’dan çok daha yüksektir. Ancak Suudi Arabistan’ın savaşma kapasitesinin İran’dan daha yüksek olduğunu kim kesinlikle söyleyebilir? Bu ikisinin savaşma kapasitesi aynı düzlemde bile değildir.
Sonuç, modern savaşın son derece dengesiz sahnelerinden biridir: Çok daha ucuz bir İHA’yı engellemek için son derece pahalı bir savunma füzesi fırlatılabilir; inşası ve bakımı muazzam maliyet gerektiren bir deniz kuvvetleri, Babülmendep Boğazı’ndan geçerken sıradan kargo gemilerini korumak zorunda kalabilir; ve gelişmiş savaş uçaklarına sahip bir ülke, kamyonlara monte edilmiş fırlatıcıları, dağ sığınaklarını ve ucuz İHA sürülerini kullanan bir rakip tarafından uzun bir yıpratma savaşına çekilebilir.
Orta Doğu’da para belki savaşma yeteneğinin tavanını belirler, ancak bir ülkenin savaş meydanında ne kadar yetkin olduğunu tek başına göstermede giderek daha yetersiz kalmaktadır.
Beşinci Çelişki: Bir Tehdidi Yok Etmek İçin Ne Kadar Çok Çabalarsanız, Onun Evrimleşmesine O Kadar Çok Yardım Edersiniz
Son çelişki, Orta Doğu’daki savaşın en acımasız yönlerinden biridir.
2015 yılında Suudi Arabistan, çok uluslu bir koalisyonun başında Yemen savaşına girdi. Bu koalisyonun ana hedeflerinden biri, Yemen’in uluslararası alanda tanınan hükümetini geri getirmek ve Ensarullahın nüfuzunun yayılmasını dizginlemekti.
On bir yıl sonra geriye dönüp baktığımızda Ensarullahin yok olmadığını görüyoruz.
Yemen’in kuzey dağlarındaki silahlı bir gruptan; balistik füzelere, seyir füzelerine ve uzun menzilli İHA’lara sahip bölgesel düzeyde askeri bir güce dönüştüler. BM Uzmanlar Paneli bir dönem onların silahlı güçlerinin sayısını yüz binlerle ifade etmişti. Ensarullah İsrail’i hedef alabildikleri ve Kızıldeniz seyrüsefer rotalarını tehdit edebildikleri gibi Suudi Arabistan ve BAE’de de saldırılar düzenleyebilmektedirler. 2026 yılındaki yeni saldırı dalgaları da bu grubun; yıllarca süren bombalama, abluka ve savaştan sonra bile hala yüksek bir organizasyon kabiliyetine sahip olduğunu gösterdi.
Savaş şüphesiz Ensarullaha ağır kayıplar vermiş ve tüm Yemen toplumu için felaket getirmiştir. Ancak uzun süren savaş, bu yerel gruba savaşın göbeğinde sürekli öğrenme ve kendisini yeni koşullara uyarlama fırsatı vermiştir. Fırlatma platformlarını nasıl gizleyeceklerini, komutayı farklı birimler arasında nasıl dağıtacaklarını, hava saldırılarına karşı nasıl dayanacaklarını, İHA’ları nasıl kullanacaklarını ve yer altı tesislerini nasıl inşa edeceklerini öğrendiler. Ayrıca askeri operasyonları siyasi propaganda, dini seferberlik ve bölgesel meselelerle nasıl birleştireceklerini de öğrendiler.
Bu olgu Yemen ile sınırlı değildir.
Terörle mücadele ve ayaklanmayı bastırma savaşları üzerine yapılan çok sayıda araştırma; liderleri öldürmenin, üsleri yok etmenin ve askeri ağları dağıtmanın gerçek taktik başarılar sağlayabileceğini göstermiştir. Ancak aynı zamanda yönetişim sorunları, yerel düzen ve toplumsal bölünmeler çözülmezse, bu başarılar kendiliğinden stratejik ve kalıcı bir sonuca dönüşmez. RAND Corporation’ın bazı araştırmaları, sadece liderlerin tasfiyesine ve bir grubun ağlarının bastırılmasına dayanmanın çoğu durumda yalnızca kısa vadeli bir etkisi olduğunu göstermektedir; güçlü organizasyona sahip silahlı gruplar genellikle yeni liderler yetiştirebilirler.
Bu nedenle Gazze, Lübnan ve Yemen tartışılırken son derece temkinli konuşmak gerekir.
Bir ordu askeri açıdan çok sayıda hedefi yok edebilir ve aynı zamanda daha sonra yeniden ortaya çıkacak siyasi ve toplumsal bir meseleyle karşı karşıya kalabilir. Bir fırlatma platformunu imha etmek ile yerel bir toplumun siyasi inancını değiştirmek tamamen farklı zorluk derecelerine sahip iki iştir.
Her savaş insanları öldürür, ancak hayatta kalanları da çelikleştirir. Eski organizasyonları ortadan kaldırır, ancak geride uyum kabiliyeti daha yüksek yeni organizasyonlar bırakabilir. Önceki nesil komutanları öldürür ve sonraki nesil komutanların öğrendiği ilk ders genellikle seleflerinin neden öldürüldüğü olur.
Ensarullahın bugünkü askeri kapasitesi büyük ölçüde on yılı aşkın savaşın bir ürünüdür. İsrail’in son üç yılda Hamas ve Hizbullah’ı tamamen yok edememesinin arkasında da benzer nedenler yatmaktadır.
Böylece Orta Doğu’da neredeyse kendini tekrarlayan bir döngü oluşur: Devletler bir tehdidi ortadan kaldırmak için savaşa başvururlar; tehdit savaş sürecinde evrimleşir ve evrimleşmiş tehdit aynı devletleri daha fazla askeri bütçe ayırmaya, daha fazla müttefik bulmaya ve nihayetinde bir sonraki savaşa hazırlanmaya zorlar.
Sonuç
Bu beş çelişki anlaşıldıktan sonra, Orta Doğu’nun dışarıdan bakıldığında mantıksız görünen birçok olgusu kolayca anlaşılabilir hale gelir:
- Küçük bir silahlı grup neden küresel petrol fiyatlarını etkileyebilmektedir? Çünkü güç artık sadece GSYH ve askeri bütçeden ibaret değildir; boğazlarda, İHA’larda ve örgütsel dayanıklılıkta da vardır.
- Dünya standartlarında silahlara sahip bazı zengin ülkeler neden ABD ve Avrupa’nın güvenlik desteğini hala ciddiye almaktadır? Çünkü teçhizat satın almak ile eksiksiz bir savaş sistemine sahip olmak arasında; sanayi, eğitim, istihbarat ve onlarca yıllık örgütsel birikimle dolan gizli bir mesafe bulunmaktadır.
- Orta Doğu’nun küçük ülkeleri neden genellikle toprak büyüklüklerinin ötesinde uluslararası bir nüfuza sahiptir? Çünkü bu bölgede gerçekten önemli olan arazi hektarları değil; sermaye, nüfus, teknoloji ve altyapı kümelenmesidir.
- Dünün düşmanı neden bugün bir tür iş birliğine ihtiyaç duyabilir? Çünkü füzeler diplomatik ilişkilere göre uçmaz ve İHA’lar da bir şey yapmadan önce iki ülkenin resmi ilişkisi olup olmadığını sormaz.
- Birbiri ardına gelen savaşlar neden hiçbir zaman nihai bir tıkanıklığa/çözüme ulaşmaz? Çünkü askeri kapasiteyi yok etmek ile o askeri grubu doğuran siyasi çevreyi çözmek tamamen farklı iki projedir.
1973 yılında dünya Orta Doğu’yu anlamak için petrole bakıyordu. Bugün bu bölgeyi tartmak için kimin boğazları kontrol ettiğine, kimin sanayi kapasitesine sahip olduğuna, kimin zarara uzun vadede katlanabildiğine, kimin örgütsel disiplini koruduğuna, kimin güvenilir bir erken uyarı ve istihbarat sistemine sahip olduğuna ve kriz anında kimin hızlıca ortak bulabildiğine bakmak gerekir.
Bugün Orta Doğu’da en kıt kaynak artık petrol değildir. Burada daha kıt olan şey devlet kapasitesidir.
Petrol uçak satın alabilir, sermaye şehirler inşa edebilir ve ulusal varlık fonları dünya çapında varlıklar satın alabilir; ancak olgun bir devlet kapasitesi yalnızca yavaşça büyür ve sanayi, eğitim, örgütlenme, ordu, finans, toplumsal seferberlik ve kurumlar arasında uzun vadeli bir koordinasyon gerektirir.
Dolayısıyla bu çelişkilerin en derin katmanı belki de tek bir cümlede özetlenebilir: Görünüşe göre her yerde güç için mücadele ediyorlar, ancak kaderi belirleyen şey muhtemelen ne para ne de tek başına güçtür.
Not: bu analiz tahririeh.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
