Washington’un Kerbela Yanılgısı…

Daha okumayı yeni söktüğüm yıllardı…

Anneannem, elime Fuzuli’nin “Hadikatü’s-Süeda” eserini verir, yüksek sesle okumamı isterdi. Ön adımın “Hüseyin” olmasında bu seçilmişliğimin sebebi var mıydı, bilmiyorum!

Ben, Hz. Hüseyin‘in Kerbela‘da susuz bırakılışını, çadırlarının ateşe verilişini, çocukların feryatlarını ve kardeşi Hz. Abbas‘ın Fırat’tan su getirmeye çalışırken oklarla şehit edilişini okurdum…

Ardından çocukları Ali Ekber‘in, henüz bebek olan Kasım‘ın ve altı aylık Ali Asgar‘ın öldürülmesine, en sonunda da Hz. Hüseyin’in son vedasına ve şehadetine gelince anneannemin gözyaşları sel olurdu…

Çocuk aklımla bu gözyaşlarını anlamlandıramazdım. O ise, anlamam için her seferinde Hz. Hüseyin hakkında bilgiler verirdi:

-Peygamber Efendimize en çok benzeyen torunuydu…

-Peygamber Efendimiz dedi ki, “Kim Hasan’ı, Hüseyin’i severse beni sevmiş olur…”

-Peygamber Efendimizin ağzından öptüğü Hz. Hüseyin’in başını kesti Yezitler…

Ve, Hz. Hüseyin’i ağzından okla vuran Nümeyr, kılıçla saldıran Temimi, başını kesen Nehai, komutanları Şimr’e ve katledilme emrini veren Yezit’e lanetler okurdu…

Yıllar sonra fark ettim ki anneannem, yalnızca bir kitabı dinlemiyordu. Asırlardır Muharrem ayında evlerde okunan, kuşaktan kuşağa aktarılan ortak yasın, ortak vicdanın yeniden canlanmasına tanıklık ediyordu…

Kerbela, sadece anneannem için değil, milyonlarca Müslüman için tarihin kapanmış sayfası değil, her okunduğunda yeniden yaşanan insanlık imtihanıydı…

Bu girişi yapmamın sebebi var kuşkusuz.

CEHALET UZMANLIĞI YENDİ

Bir dönem Batı‘da dış politika, sadece askeri güç ya da diplomatik temaslarla değil, derin tarih bilgisi ve uzun yıllara yayılan bölge araştırmalarıyla analiz edilirdi…

Devletler, üniversiteler ve büyük gazeteler, Ortadoğu’yu anlamak için yıllarını bu coğrafyaya vermiş araştırmacılara ve gazetecilere kulak verirdi.

Çünkü, bir ülkenin bugünkü siyasetini anlayabilmek için sadece iktidardaki isimleri değil, tarihini, mezhep yapısını, toplumsal hafızasını ve devlet geleneğini bilmek şarttır.

Örneğin:

Robert Fisk, Lübnan’dan Afganistan’a kadar Ortadoğu’nun savaşlarını ve İran-Irak Savaşı’nı sahadan izledi…

Seymour Hersh, ABD dış politikasının görünmeyen yönlerini araştırdı…

Olivier Roy ile Gilles Kepel, Siyasal İslam’ın farklı yönlerini onlarca yıl inceleyerek birbirinden farklı tezler geliştirdi.

Elaine Sciolino ile Robin Wright İran’ın sadece yönetimini değil, toplumunu ve kültürünü anlamaya çalışan haberciler oldu.

Sadece gazeteciler değil…

Mesela… Fransız filozof Michel Foucault 1978 Eylül ve Kasım’da iki kez İran Devrimi’ni gözlemlemek için Tahran’a giderek yaşanan dönüşümü araştırıp yazdı. Vs.

Bugün ise uluslararası ilişkilerde tarihsel derinlik ve analitik bilgi giderek daha az önem görüyor. Uzun yıllar sahada çalışmış uzmanların değerlendirmeleri yerine, kısa vadeli siyasi beklentiler ve anlık kanaatler karar alma süreçlerini daha fazla etkiliyor.

Oysa, bir ülkeyi yalnızca mevcut iktidarıyla değil, yüzyıllar-bin yıllar içinde oluşmuş devlet geleneği, siyasi kültürüyle birlikte okumak gerekir…

Şuraya varmak istiyorum:

WASHİNGTON’UN HATASI

Kerbela’nın en büyük mirası yalnızca matem geleneği değildir. Özellikle İran Şiiliğinde Kerbela, siyasal ve toplumsal kimliği kuran en güçlü tarihsel hafızadır…

Her Muharrem ayında yeniden anlatılan Hz. Hüseyin’in direnişi, sadece geçmişi hatırlatmaz, zulme karşı direnmenin, kayıp karşısında dağılmamanın ve liderini kaybetse bile mücadeleyi sürdürmenin anlamını yeniden üretir…

Şii siyasal kültüründe şehadet, bir hareketin sonu değil, direncin yeniden doğuşudur…

1979 İran Devrimi sırasında Humeyni’nin en sık başvurduğu tarihsel referans Kerbela oldu. Devrim söyleminde Şah, Yezit‘in, devrimciler ise Hz. Hüseyin’in safında konumlandırıldı…

Devrimden sonra bu hafıza yalnızca dini törenlerde değil, eğitim sisteminde, edebiyatta, sinemada, resmi söylemde ve devlet törenlerinde sürekli yeniden üretildi.

Kerbela, tarih kitaplarında kalan vahşet olmaktan çıktı, İran devletinin siyasal kültürünü besleyen canlı hafızaya dönüştü.

İşte:

Günümüzde İran’ı yalnızca bugünkü yöneticilerden ibaret görmek, ülkeyi eksik okumak olur.

Devlet üst düzey liderini, komutanlarını ya da siyasal kadrolarını hedef almanın/katletmenin, İran’ın teslim olmasına yol açacağını düşünmek, bin üç yüzyılı aşkın süredir yaşayan bu tarihi hiç kavrayamamaktır.

İran’da liderlerin ölümü, çoğu zaman çözülmenin değil, yeni dayanışmanın ve yeni direncin başlangıcıdır daima…

Trump/ABD yönetiminin İran politikasındaki en büyük stratejik hatası budur. Hesaplarını askeri güç üzerine kurdular oysa İran’ın dayanıklılığı Kerbela’nın şekillendirdiği tarihsel bilinçten besleniyor…

İran konusunda Washington‘un göremediği yanılgı bu oldu: Rejimin yıkılacağını düşündüler fakat ülkeyi ayakta tutan tarihsel hafızayı yeniden harekete geçirip, halkı birleştirdiler. Ve yenildiler

Soner Yalçın

Odatv

 

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın