Yemen Dosyası: Dün Ne Oldu, Bugün Ne Oluyor?

Betul

ABD-İsrail ekseninin bölgesel çıkarları doğrultusunda Suudi monarşisine desteğe soyunan Yeni Osmanlıcı AKP iktidarı, ülkemizi Yemen’deki ateş çemberinin içine çekiyor. Peki, ateş çemberinin bir öncesine, her şeyin başına dönecek olursak Yemen’deki kriz nasıl doğdu, savaşın tarafları kim, sahadaki güçler ne istiyor ve bugüne dek neler yaşandı? 

Yeni Osmanlıcılık hayalleri ve Amerikancılığının zehirli karışımıyla hareket eden AKP iktidarı, bugün Türkiye’yi ABD ve İsrail’in bölgesel çıkarları doğrultusunda, Yemen’de haksız bir savaşa sokmaya çalışıyor. Suudi monarşisinin ve küresel tekellerin bekçiliğine soyunulan bu tehlikeli yönelimin ülkeyi nasıl bir ateş çemberine sürüklediğini görmek ve Yemen’de yaşananları anlamak için krizin tarihsel kökenlerine, sahadaki taraflara ve bugüne dek yaşananlara yakından bakmak gerekiyor.

Ortadoğu’nun en yoksul ülkesi olan ancak dünya deniz ticaretinin kalbi sayılan Babülmendep Boğazı’nı kontrol eden Yemen, 2014 yılından bu yana çok katmanlı bir savaşın pençesinde. Milyonlarca insanın açlık ve kolera gibi önlenebilir hastalıklarla boğuştuğu, yüz binlerce sivilin ABD ve İngiltere menşeli bombalarla hayatını kaybettiği bu savaş, çoğu zaman basit bir “Şii-Sünni” ya da “İran-Suudi Arabistan vekalet savaşı” şablonuyla sunuldu.

Oysa Yemen’de bugün yaşananları anlamak için ne sadece Tahran-Riyad rekabetine bakmak yeterli ne de çatışmayı aşiret kavgalarıyla açıklamak mümkün. Yemen’deki tablo; Sovyetler Birliği’nin çözülüşü sonrası tasfiye edilen sosyalist birimin mirası, petrol monarşilerinin sınır ötesi hegemonya hırsları, uluslararası finans kuruluşlarının dayattığı kemer sıkma politikaları ve Kızıldeniz’deki emperyalist deniz hakimiyeti mücadelesinin doğrudan bir sonucu.

Sahadaki güç dengelerini yerli yerine oturtabilmek için, emperyalist müdahalelerin fitilini ateşlediği sürecin tarihsel köklerine inmek gerekiyor.

Krizin kökeni: İki Yemen neden ve nasıl birleşti?

Bugünkü krizin kökleri, Yemen’in yakın tarihte iki ayrı devlet olduğu döneme uzanıyor. 1990 yılına kadar haritada iki farklı Yemen vardı.

Kuzey Yemen yani Yemen Arap Cumhuriyeti, başkenti Sana olan, aşiret konfederasyonlarının ve muhafazakar yapıların güçlü olduğu, 1962’ye kadar Zeydi İmamlık rejimiyle yönetilmiş, sonrasında ise askeri-bürokratik elitlerin ve Suudi Arabistan’la yakın ilişkiler kuran Ali Abdullah Salih’in kontrolüne geçmiş bir devletti.

Diğeri ise “Güney Yemen” olarak tanımlanan Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti’ydi. Başkenti Aden olan bu devlet 1967’de İngiliz sömürgeciliğine karşı verilen bağımsızlık mücadelesiyle kurulmuştu. Güney Yemen’de aşiret yapıları kırılmış, kadın hakları, laik eğitim ve kamucu ekonomi alanında ilerici adımlar atılmıştı. Sovyetler Birliği ile dost olan bağımsız, egemen bir ülkeydi YDHC.

Sonrasında Güney Yemen’de yaşanan siyasi gerilim, emperyalist müdahale, iç savaş ve Sovyetler Birliği’nin içine girdiği çözülme süreci gibi etkenler, daha öncesinde çeşitli adımlar atılmasına rağmen başarıya ulaşamayan iki Yemen’in birleşmesine yönelik planın hayata geçmesine neden oldu.

Ancak 1990 yılında gerçekleşen bu birleşme eşitlik ilkesiyle yürümedi. Kuzey’in devlet başkanı Ali Abdullah Salih, kendi aşiret ve ordu ağını kullanarak Güney’in devlet kadrolarını tasfiye etmeye, kamuya ait toprakları ve petrol kaynaklarını kuzeyli oligarklara peşkeş çekmeye başladı.

Buna tepki gösteren güneyli liderler 1994 yılında ayrılık ilan edince ilk kısa süreli iç savaş patlak verdi. Ali Abdullah Salih’in savaşı kazanmasıyla Aden yağmalandı, Güney’in seküler kurumları dağıtıldı ve bugünkü krizin toplumsal zemini o günlerde döşendi.

Bir hareket doğarken: Mümin Gençler’den Ensarullah’a

Peki adlarını genellikle “Husiler” diye duyduğumuz Ensarullah hareketi nasıl ortaya çıktı?

Hareketin kökleri, ülkenin kuzeybatı dağlık kesimlerinde yoğunlaşan ve Yemen nüfusunun yaklaşık yüzde 40’ını oluşturan Zeydi Şiilere dayanıyor. Aslında Zeydiliğin, Sünniliğin Hanefi ve Şafii ekollerine en yakın Şii kolu olması nedeniyle Yemen’de yüzyıllar boyunca keskin mezhep çatışmaları yaşanmamıştı.

Ancak Suudi Arabistan’ın, sınır komşusu olduğu Kuzey Yemen’in dağlık Sada vilayetinde Zeydi kimliğini kırmak için milyarlarca dolar harcayarak Vahhabi/Selefi medreseleri açması bu durumu değiştirdi.

Aynı dönemde Cumhurbaşkanı Salih de Sada bölgesini ekonomik olarak tamamen kaderine terk etti. Buna tepki olarak 1990’ların başında Hüseyin Bedreddin el-Husi ve arkadaşları, Zeydi kimliğini yeniden canlandırmak amacıyla “Mümin Gençler” hareketini kurdu.

ABD’nin 2001’de Afganistan’ı ve 2003’te Irak’ı işgal etmesi, hareketi hızla radikalleştirdi ve anti-emperyalist bir çizgiye çekti. Ali Abdullah Salih’in ABD ile işbirliği yapmasına karşı Mümin Gençler öncülüğünde Sana’daki camilerden “Allah en büyüktür, Amerika’ya ölüm, İsrail’e ölüm” sloganları atılmaya başlandı.

Salih rejimi, ABD’ye şirin görünmek ve kuzeydeki bu muhalefeti ezmek için 2004 yılında hareketin üzerine orduyu sürdü. Çatışmalarda kurucu lider Hüseyin el-Husi öldürüldü. Hareket, öldürülen liderinin soyadına atıfla “Husiler” olarak anılmaya başlandı ve liderliği kardeşi Abdülmelik el-Husi devraldı.

2004 ile 2010 yılları arasında Ensarullah, Yemen ordusuyla beş, Suudi Arabistan’la bir kez olmak üzere toplamda altı defa savaştı. Sada’nın sarp dağlarında düzenli ordulara karşı önemli bir gerilla savaşı deneyimi kazanan Ensarullah, her savaştan daha da güçlenerek çıktı.

Ensarullah’ın “Allah en büyüktür, Amerika’ya ölüm, İsrail’e ölüm, Yahudilere lanet olsun, İslam’a zafer” ifadelerinden oluşan amblemi.

Kriz patlak verdi: Eylemler neden başladı, başkent nasıl ele geçirildi?

Yemen’i bugünkü topyekun savaşa götüren süreç, 2011 yılındaki halk ayaklanmalarının Körfez ülkeleri ve ABD tarafından gasp edilmesiyle başladı.

Şubat 2011’de yüz binlerce Yemenli; işsizlik, derin yoksulluk ve Ali Abdullah Salih’in 33 yıllık yolsuzluk düzenine karşı meydanlara indi. Ancak ayaklanmanın devrimci bir dönüşüme yol açmasından korkan Suudi Arabistan ve ABD devreye girdi. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Girişimi adı altında bir geçiş planı dayatıldı. Bu planla birlikte Salih’e yargılanmama garantisi verildi, koltuğu ise 2012’de tek adaylı bir seçimle yıllarca yardımcılığını yapmış olan Abdurabbu Mansur el-Hadi’ye devredildi. Yani rejim yıkılmadı, sadece vitrini değiştirildi.

Hadi döneminde toplanan Ulusal Diyalog Konferansı’nda ülkenin altı bölgeli bir federasyona dönüştürülmesi planlandı. Ancak bu planda Ensarullah’ın ve güneylilerin talepleri yine görmezden gelindi.

Zaten meşruiyeti pamuk ipliğine bağlı olan Hadi hükümeti, Temmuz 2014’te IMF ve Dünya Bankası’nın kredi şartı olarak dayattığı kemer sıkma paketi kapsamında akaryakıt sübvansiyonlarını bir gecede kaldırdı. Benzin ve mazot fiyatları neredeyse iki katına çıktı, temel gıda fiyatları fırladı.

Ensarullah, akaryakıt zamlarına karşı başlayan kitlesel öfkeyi ve hükümetin yolsuzluğunu öne çıkartarak başkent Sana’ya yürüdü. Bu noktada Yemen siyasetinin en tuhaf taktiksel ittifakı kuruldu: 2004-2010 arasında Ensarullah’la birçok kez savaşan devrik lider Ali Abdullah Salih, kendisini tasfiye eden Hadi’den intikam almak ve ileriye dönük siyasi planlarını hayata geçirebilmek için ordu içindeki sadık birliklerini Ensarullah’la birleştirdi. Ve böylece Ensarullah, 21 Eylül 2014’te başkent Sana’yı ele geçirdi.

Suudi Arabistan’a kaçan Abdurabbu Mansur el-Hadi ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman.

Suudi öncülüğündeki koalisyonun müdahalesi ve Salih’in sonu

Ensarullah-Salih ittifakının Sana’yı kontrol altına almasının ardından Cumhurbaşkanı Hadi kaçarak önce güneydeki Aden’e, Ensarullah Aden kapılarına dayanınca da Mart 2015’te Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’a sığındı.

Bunun üzerine günümüzün Veliaht Prensi, dönemin Suudi Arabistan Savunma Bakanı Muhammed bin Selman’ın öncülüğünde, dokuz ülkeli Arap koalisyonu “Kararlılık Fırtınası” adıyla Yemen’i havadan, denizden ve karadan bombalamaya başladı.

Koalisyonun adı “Arap” olsa da mutfağında ABD, İngiltere ve Fransa vardı. Savaş uçaklarının yakıt ikmalini ABD ordusu yaptı, hedef istihbaratını CIA ve İngiliz subayları sağladı, atılan misket ve lazer güdümlü bombalar Batılı silah tekellerinden tedarik edildi. Ancak birkaç haftada biteceği öngörülen savaşta beklenen çıkmadı ve Ensarullah yenilemedi.

Koalisyon; düğün konvoylarını, okul otobüslerini, pazar yerlerini, su arıtma tesislerini ve hastaneleri vurdu. Ülkeye uygulanan deniz ve hava ablukası nedeniyle gıda ve ilaç girişi engellendi. Birleşmiş Milletler’in verilerine göre dolaylı etkilerle birlikte 377 binden fazla sivil hayatını kaybetti.

Fakat savaş uzadıkça Ensarullah-Salih ittifakı da çatırdamaya başladı. Aralık 2017’de Ali Abdullah Salih, Suudi Arabistan ve BAE ile gizlice anlaşarak televizyona çıktı ve Ensarullah’a karşı “yeni bir sayfa” açtığını duyurdu. Sahadaki gücü eriyen Salih, açıklamadan sadece iki gün sonra Sana’dan kaçmaya çalışırken Ensarullah tarafından öldürüldü.

“Kararlılık Fırtınası” adlı Yemen’e yönelik operasyonun birinci yıldönümünde başkent Sana’da düzenlenen kitlesel protesto.

Sahadaki taraflar kimler, nereyi kontrol ediyorlar ve ne istiyorlar?

Yemen’deki savaş iki kutuplu bir dengeden ziyade, emperyalist çıkarların ve yerel hesapların çatıştığı parçalı bir güç mücadelesi üzerinden yürüyor.

Cephenin bir tarafında başkent Sana, Sada ve stratejik Hudeyde Limanı dahil olmak üzere ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 80’inin yaşadığı kuzeybatıyı kontrol eden Ensarullah bulunuyor. Siyasi hattını ABD-İsrail eksenine ve Körfez vesayetine karşı “Direniş Ekseni” içinde tanımlayan hareket, dış müdahalelerin ve ablukanın tamamen kaldırılmasını ve egemen bir aktör olarak tanınmayı şart koşuyor. Tahran’dan balistik füze, İHA ve askeri danışmanlık desteği alsalar da Ensarullah, Batı medyasının iddia ettiği gibi emir kulu bir “İran kuklası” olmaktan ziyade kendi yerel dinamikleri ve karar mekanizmaları olan bir güç niteliği taşıyor.

Karşı cephe ise dış güçlerin güdümündeki çelişkili aktörlerin oluşturduğu yamalı bir bohçayı andırıyor. Nisan 2022’de Suudi Arabistan tarafından göreve getirilen Reşad el-Alimi başkanlığındaki Başkanlık Liderlik Konseyi, halk nezdinde karşılığı olmayan ve Riyad’daki otellerden yönetildiği için halkın “Otel Hükümeti” dediği bürokratik bir aygıt. Kağıt üzerinde petrol zengini Marib, Hadramevt, Şebve ve geçici başkent Aden’i elinde tutan bu yapı, Suudi yanlısı aşiretlerle İhvan çizgisindeki Islah Partisi’nin kırılgan dengesine dayanıyor.

Öte yandan Ensarullah karşıtı koalisyonun ikinci ortağı Birleşik Arap Emirlikleri de Riyad’dan tamamen farklı bir ajanda izleyerek Kızıldeniz, Babülmendep ve Sokotra gibi kritik deniz hatlarını kontrol etmek amacıyla hareket etti. Bunun için Aydarus ez-Zübeydi liderliğindeki ayrılıkçı Güney Geçiş Konseyi, “Güvenlik Kuşağı” milisleri ve Selefi tugaylar fonlandı. Bu durum koalisyon içinde defalarca “savaş içinde savaş” doğurarak Aden sokaklarında Suudi ve BAE destekli güçlerin birbirini vurmasına yol açtı.

Ayrıca merkezi otoritenin çöküşü ve emperyalist müdahalenin yarattığı bu yıkım ortamı, petrol bölgeleri kırsalında konuşlanan Arap Yarımadası El-Kaidesi gibi cihatçı çetelere de alan açarak kirli bir paylaşım mücadelesini ortaya çıkardı.

Dört büyük kırılma yaşandı: Ateşkes, Gazze soykırımı, BAE’nin tasfiyesi, deniz ablukası…

Yemen’deki denklem, 2022’den günümüze dört büyük kırılma yaşadı.

Birinci kırılma, 2022 yılında ilan edilen ateşkes oldu. Ensarullah’ın Suudi Arabistan’ın kalbindeki Aramco petrol tesislerini İHA ve füzelerle vurma kapasitesine ulaşması, Riyad’ı masaya oturmaya mecbur etti. Nisan 2022’de BM arabuluculuğunda başlayan ateşkes, süresi resmi olarak dolsa da yaklaşık dört yıl boyunca cephelerde “düşük yoğunluklu bir çatışmasızlık” sağladı.

İkinci kırılma, Filistin dayanışması ve akabinde yaşanan Kızıldeniz krizi oldu. Ekim 2023’te İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırım saldırılarını başlatmasının ardından Ensarullah, Filistin direnişine destek amacıyla Babülmendep Boğazı ve Kızıldeniz’de İsrail bağlantılı ticari gemileri, ardından da ABD ve İngiliz donanmalarını hedef almaya başladı. Küresel deniz ticaretinin en önemli su yollarından birinin fiilen kapanması, Batılı nakliye devlerini Ümit Burnu’nu dolaşmaya mecbur bıraktı. ABD ve İngiltere’nin “Refah Muhafızı Operasyonu” adı altında Sana ve Hudeyde’yi yüzlerce kez bombalaması dahi Ensarullah’ın askeri kapasitesini kıramadı, aksine hareketin hem Yemen içinde hem de dünyada meşruiyetini artırdı.

Üçüncü kırılma da Güney Geçiş Konseyi’nin tasfiyesi ve çatışmaların yeniden alevlenmesiyle yaşandı. 2025 sonu ve 2026 başında, BAE destekli ayrılıkçı Güney Geçiş Konseyi petrol zengini vilayetleri ele geçirmeye kalkışınca Suudi Arabistan destekli hükümet güçleri sert bir karşı operasyon başlattı. Askeri gerilemeler, Riyad’ın artan baskısı ve BAE’nin sahadaki askeri varlığını çekmek zorunda kalmasıyla lideri Zübeydi ülkeden kaçarken, Güney Geçiş Konseyi Ocak 2026’da fesih ve yetki devri kararı aldığını duyurdu. Fesih kararının sahada tam karşılık bulmaması meşruiyet krizlerini sürdürse de Ensarullah karşıtı cephedeki bu sarsıntı ve BAE’nin çekilmesiyle oluşan boşluk, dört yıllık ateşkes ikliminin tamamen çökmesine zemin hazırladı.

Dördüncü kırılma ise Ensarullah’ın Suudi Arabistan’a karşı ilan ettiği deniz ablukasıyla başladı. Geçtiğimiz temmuz ayında Suudi yönetiminin Sana Uluslararası Havalimanı’nı hedef almasına Kızıldeniz’de deniz ablukasıyla yanıt veren Ensarullah, yasağı delen Suudi petrol tankerlerini vurdu. Suudi öncülüğündeki koalisyonun düzenlediği hava saldırılarına karşılık Ensarullah da Aramco tesislerini ve Doğu-Batı petrol boru hattını hedef alarak savaşı doğrudan Suudi ekonomisinin kalbine taşıdı. ABD-İsrail ekseninin İran’a yönelik saldırıları ve Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanmasıyla Amerikan güvenlik şemsiyesinin delindiğini gören Riyad, kendi yarattığı yangının maliyetini ve askeri riskini paylaştırmak için Washington’ın icazetiyle yeni ittifaklara sarıldı. Önce temmuz sonunda Türkiye, Pakistan ve Mısır’ın da aralarında bulunduğu 14 devletlik “Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı” kuruldu. Bu adım yetmeyince 7 Ağustos’ta AKP, Suudi Arabistan ve Pakistan yönetimleri arasında NATO’nun 5. maddesini kopyalayan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” imzalandı. AKP iktidarı, söz konusu anlaşma henüz Meclis’te onaylanmamış olmasına karşın ekim ayı başında fiili bir durum yaratarak, Pakistan’la birlikte Suudi Arabistan topraklarına hızla asker ve askeri teçhizat konuşlandırma kararı aldı.

Emperyalizmin bitmeyen savaşı ve sahaya sürülen yeni taşeronlar

Yemen’in yakın tarihi, emperyalist müdahalelerin, uluslararası finans kuruluşlarının dayatmalarının ve Körfez monarşilerinin hegemonya hırslarının bir ülkeyi nasıl on yıllar süren bir yıkıma mahkûm ettiğinin en somut özeti niteliğinde. İngiliz sömürgeciliğinden IMF reçetelerine, ABD destekli koalisyon bombardımanlarından yıllarca süren açlık ablukasına kadar her aşamada emperyalizmin parmak izi bulunuyor.

Bugün ise on yılı aşkın süredir tüm katliamlara ve kuşatmaya rağmen diz çöktürülemeyen Yemen halkına karşı savaş, yeni bir evreye taşınıyor. Kendi yarattığı İran krizinde sıkışan ve Yemen’deki asimetrik savaşa doğrudan dahil olmak istemeyen ABD emperyalizmi, sahadaki askeri yükü bölgesel “ortaklarının” sırtına yüklüyor.

Körfez sermayesinin finansmanı ve Washington’ın stratejisi doğrultusunda Türkiye, Pakistan ve Mısır gibi ülkeler; Suudi monarşisini, petrol tekellerini ve İsrail’in güvenliğini sağlamak üzere Yemen’e karşı harekete geçiriliyor.

AKP iktidarının “Yeni Osmanlıcılık” ve “İslam dayanışması” masallarıyla Türkiye’yi içine çektiği bu denklem, Ortadoğu’ya barış değil, emperyalizmin çıkarları uğruna akıtılacak yeni kanlar ve ağır bir fatura vaat ediyor.

sol

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın