Yenilgiyi Kutlayan Adam!

Uluslararası siyasette çoğu zaman “sahada yaşananlar” ile “medyada anlatılanlar” arasında belirli bir mesafe bulunur. Ancak bazı dönemlerde bu mesafe öylesine büyür ki, anlatının kendisi başlı başına bir krize dönüşür. İran’a karşı yürütülen 40 günlük savaş da bu tür örneklerden biri olarak öne çıkıyor. İlk günlerin yoğun atmosferi geride kaldıktan ve ABD ile İsrail saldırılarının yarattığı toz bulutu kısmen dağıldıktan sonra şu soru daha sakin biçimde sorulabilir: Gerçekten bu savaşın galibi kimdi, yoksa yalnızca bir yenilgi zafer gibi mi sunulmaya çalışılıyor?

Savaşın ilk saatlerinden itibaren Washington’un resmi söylemi ve ona eşlik eden medya anlatısı tek bir eksen etrafında şekillendi: “İran teslim olmalı.”

Trump ve çevresi, defalarca İran İslam Cumhuriyeti’nin temel politikalarının değiştirilmesi gerektiğini dile getirdi. Zaman zaman “kayıtsız şartsız teslimiyet”, “rejimin yakın çöküşü” ve “İran’ın iç dengelerinin dönüştürülmesi” gibi ifadeler de gündeme taşındı. İsrail’e sağlanan kapsamlı askeri destek, saldırı operasyonlarına verilen açık siyasi backing ve İran içindeki huzursuzlukları teşvik eden mesajlar da aynı stratejik çerçeveyi tamamlıyordu. Verilmek istenen mesaj açıktı: İran çöküşün eşiğindeydi ve bunun gerçekleşmesi için yalnızca birkaç hafta beklemek yeterli olacaktı.

Ancak dış politika arzularla değil, sahadaki gerçeklerle şekillenir. Süreç beklendiği gibi ilerlemedi. İran’ın siyasi sistemi çökmemiş, kayıtsız şartsız bir teslimiyet yaşanmamış ve Washington’un hedeflediği ölçekte bir stratejik dönüşüm gerçekleşmemiştir. Baskının en yoğun hissedildiği dönemde dahi İran’ın siyasi ve güvenlik kurumları ayakta kalmış, Tahran karşı hamleler geliştirerek çatışmanın seyrini etkilemeyi başarmıştır. Sonuçta süreç, tarafları ateşkese ve ardından savaşın sonlandırılmasına yönelik diplomatik arayışlara yöneltmiştir.

Trump’ın anlatısının en fazla zorlandığı nokta da burasıdır. Eğer amaç İran’ın tamamen teslim olmasıydıysa, bugün neden anlaşma ve çatışmanın sona erdirilmesi konuşulmaktadır? Eğer hedef bölgesel güç dengesini ABD ve İsrail lehine köklü biçimde değiştirmektiyse, İran neden hâlâ bölgesel denklemlerde etkili bir aktör olarak varlığını sürdürmektedir? Ve eğer İran’ın caydırıcılık kapasitesini ortadan kaldırmak hedefleniyorduysa, Washington neden bugün hâlâ bölgesel bir savaşın genişleme ihtimalinden kaygı duymaktadır?

Stratejik literatürde zafer, gazete manşetleriyle değil, belirlenen hedeflerin ne ölçüde gerçekleştiğiyle ölçülür. ABD ve müttefikleri İran’ı temel politikalarında geri adım atmaya zorlamak amacıyla hareket etti. Ancak ortaya çıkan tablo farklı oldu. Savaş, İran’ın çöküşünü hızlandırmak yerine ülkedeki iç dayanışma duygusunu güçlendirdi. Birbirleriyle ciddi görüş ayrılıkları bulunan siyasi akımlar dahi “vatan savunması” ortak paydasında birbirine yaklaştı. İran toplumu da Washington’un öngördüğünün aksine, dış baskıya karşı dağılmak yerine daha bütünleşik bir tepki verdi.

Bunun yanı sıra İran, elindeki yeni baskı araçlarını da devreye sokabildi. Küresel enerji güvenliği konusu, İran’la yaşanan bir çatışmanın yalnızca sınırlı bir askeri operasyon olarak görülemeyeceğini; dünya ekonomisi ve uluslararası güvenlik açısından çok daha geniş sonuçlar doğurabileceğini bir kez daha ortaya koydu. Krizin kontrol altına alınması ve savaşın uzamasının engellenmesi yönünde birçok Batılı aktörün gösterdiği çaba da büyük ölçüde bu kaygılardan kaynaklanıyordu.

Buna rağmen Trump, savaşın sona ermesini bugün “azami baskı politikasının başarısı” olarak sunmaya çalışmaktadır. Bu yaklaşım onun siyasi tarzı açısından yeni değildir. Trump uzun yıllardır sahadaki gerçeklik ile kamuoyuna sunulan anlatıyı birbirinden ayıran bir siyaset izlemektedir. Pek çok durumda operasyonel sonuçlar istenilen düzeyde olmasa bile, bunlar kamuoyuna bir başarı hikâyesi olarak aktarılmaya çalışılmıştır. Bu yaklaşımda anlatıyı kontrol etmek, kimi zaman sonucu kontrol etmekten daha önemli hale gelmektedir.

Benzer örnekler geçmişte de görülmüştür. ABD’nin çeşitli dış politika krizlerinden tartışmalı biçimde çekildiği süreçlerde veya Fars Körfezi’nde bir Amerikan insansız hava aracının düşürülmesi gibi olaylarda Trump, yaşananları kendi siyasi anlatısı çerçevesinde yorumlamayı tercih etmiştir. Son savaşta da benzer bir yöntem izlendi. Hedeflerin gerçekleşmediği alanlarda, kamuoyunda bir “zafer algısı” oluşturmak amacıyla yoğun medya kampanyaları, açıklamalar ve röportajlar devreye sokuldu.

Ancak anlatının temel bir sınırı vardır: Gerçeğin yerini tamamen alamaz. Kısa vadede kamuoyu algısını etkileyebilir; fakat uzun vadede belirleyici olan somut sonuçlardır. Eğer hedef rejim değişikliğiyse ve bu gerçekleşmemişse, eğer amaç kayıtsız şartsız teslimiyet ise ve bu sağlanamamışsa, eğer hedef İran’ın direniş ve caydırıcılık kapasitesini ortadan kaldırmaksa ve buna rağmen İran bölgesel denklemlerde etkili bir aktör olarak kalmaya devam ediyorsa, o zaman zafer söyleminin sorgulanması kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle bugün asıl tartışılması gereken konu, savaşın kimin kazandığı değil; ilan edilen hedeflerle ortaya çıkan sonuçlar arasındaki farkın ne kadar büyük olduğudur. Çünkü uluslararası siyasette kalıcı hükmü propaganda değil, sahada ortaya çıkan gerçekler verir.

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın