konjonktürel yükselişe de güvenerek “yatırım-üretim-ihracat-istihdam” (bir
kısaltma da biz yapalım ve “YÜİİ” diyelim) retoriğinde işi “Artık sıcak para
istemiyoruz” noktasına kadar getirdi. Hiç kuşkusuz TL’deki baş döndürücü değer
kaybının hızlandırdığı sermaye değersizleşmesi, uluslararası sermaye için “alım
fırsatları” yaratıyor, bu eksende Türkiye ile ilgilenenlerin, kapı aşındırmaya
başlayanların arttığı dile getiriliyor. “Bizim varlıklar ucuzladı” diye
yurtdışında kapı aşındıranlar olduğuna da şüphe yok. Siyasi iktidarın
üretimdeki ihracata dayalı konjonktürel canlılığın yardımıyla fiili batışlar
olmadan erken el değiştirmeler, hisse ortaklıkları vb yoluyla yabancı sermaye
girişinin gerçekleşmesine ilişkin umutlarının arttığı, işin doğası gereği bu
tür bir sermaye girişi olduğunda “sıcak para”nın zaten akacağı, esip
gürlemelerin de unutulacağı hesabında olduğu seziliyor. Beceriksizlikten mi
kasıtlı bir tercihten mi tartışması bir yana başarı şansı tartışmalı, daha önce
de değinildiği gibi büyük bir kumar oynanıyor.
Erdoğan sussa yeter mi?
Uluslararası finans sermayesinin temsilcilerinden biri geçen
hafta Türkiye’ye ilişkin konuşurken1 “TL’de istikrar için muhteşem haberlere
gerek yok. Olumsuz haberlerin olmaması yeterli” dedi. Değerlendirmeyi insan
aklı ister istemez “Cumhurbaşkanı sussa yeter” olarak tamamlıyor. Gerçekten
Cumhurbaşkanı sussa, beceriksizlikten ya da kötü niyetten mekanizmalar, para
politikası zorlanmasa, faiz piyasaların beklentileriyle uyumlu bir enstrüman
olarak kullanılsa TL istikrarını korur muydu? Çok sığ ve bu nedenle de çok zor
bir tartışma zemini. Çok büyük dış politika maceralarında Cumhurbaşkanı ve
çevresinin efelenmelerinin, çılgın üslubunun arkasında nasıl bir sermaye aklı,
perspektifi duruyorsa iktisadi düzlemde daha fazlasının olduğu açık.
Birkaç müteahhite sığmayan talan
Belli hasarların daha zamana yayılı, daha iyi makyajlanarak
“realize edilmesi”yle TL’nin yere çakılması arasındaki fark Türkiye
kapitalizminin sıkışmışlıkları göz önünde bulundurulduğunda, çok iddialı olmak
mümkün değil tabii, pek büyük olmayabilir. Türkiye’de sermaye düzenine içinden
ve dışından “rafine” bir duruş atfetme çabası hep vardır. Oysa ki hırsızlığı
siyasi iktidarın yolsuzluklarına, mega projelere, üç beş yandaş sermayedarın
açgözlülüğüne daraltılamayacak bir sermaye sınıfından söz ediyoruz. “Kurallı”dan
hukuka, mevzuata uygunluğu anlıyorsak “kurallı kapitalizm” sınırları içinde
bile ülkenin tarihini aşarak dünya ölçeğinde akıllara durgunluk verici bir
büyük soyguna imza attılar. Bütün özelleştirmeler, piyasaya açmalar, arazi
talanları gibi yağmalar da önemli olmakla birlikte en büyük vurgun işin en
“kurallı” kısmında, fabrikada, tezgahta, masa başındaki emek sömürüsünün
ulaştığı boyutlarda aranmalı. Bu anlamda olan biteni anlamaya çalışırken
çerçeveyi daha geniş tutmak, siyasi iktidarın beceriksizlikleri,
yetersizliklerini ya da gözünü karartmışlığını da bu çerçevenin içinde
değerlendirmek daha sağlıklı olur.
Kapitalizmi temize çekme telaşı
Geçen yıl bu zamanlarda eski UNCTAD Direktörü ve Baş
İktisatçısı Yılmaz Akyüz, Türkiye’de yaşanan döviz krizinin bir borç krizine
dönüşme ihtimaline dikkat çekmiş, tartışmaların faiz artışı ve daha fazla
sermaye girişinin nasıl sağlanacağına yoğunlaştığına oysa esas sorunun,
dolayısıyla tartışılması gerekenin ithalat ve yabancı sermaye bağımlılığı
olduğunu vurgulamıştı.2 Akyüz, özellikle faiz artışlarının TL’yi istikrara
kavuşturmasının olanaksız olduğunu, TL tahvil getirilerinin döviz tahvil
getirilerini aşsa da uluslararası sermayenin döviz borç vermeye istekli
olduğuna nedenleriyle birlikte dikkat çekmişti. Ayrıca Türkiye’nin borç
sadakati, yeni borçların maliyeti yüksek olsa da toplam borç stokunun
maliyetinin görece düşük olması ve vade yapısı gibi nedenlerle döviz krizinin
bir borç krizine dönüşme riskinin düşük olduğunu belirtmişti. Akyüz’ün bir
avantaj olarak değinmediği bir başlık olarak kamu borcunun artmış, özel sektör
borcunun azalmış olmasının da yeni borcun yüksek maliyetine rağmen yine
“olumlu” bir unsur olarak eklenmesi mümkün. Eğer dış borcun GSYH’ye oranında
bir azalma sağlanamaz ve 2023 yılında yüzde 70-75’lere -hala yüzde 60’ın
altında- ulaşırsa yine de bir dış borç krizinin kaçınılmaz olduğu saptaması
aynı yazıda yer alıyordu. Kıdemli iktisatçı değerlendirmesini “Ekonomi,
geçtiğimiz yirmi yılda birçok yarı sanayileşmiş ekonomi için geçerli olan ‘erken
sanayisizleşme’ sinyallerini veriyor. Ne yazık ki, ithalata ve yabancı
sermayeye bağımlılığın nasıl azaltılacağına odaklanılması gerekirken, ülkedeki
mevcut tartışma büyük ölçüde daha fazla sermayenin nasıl çekileceği üzerinde
yoğunlaşmıştır” diyerek bağlıyordu.
Bu uzun hatırlatma büyük bir sarsıntının kaçınılmaz
olduğuna, para politikası ve dahi mali politika enstrümanlarıyla hareket alanı
yaratmanın sınırlarına işaret ettiği için önemli. Geçen hafta soL’da yer alan
söyleşisinde Oğuz Oyan’ın daha açık ve detaylı bir şekilde ifade ettiği3 gibi
dışa açıklığı, üretimin dışa bağımlılığını sorgulamadan, değiştirmeden Türkiye
kapitalizmine nefes aldırmaya yönelik her tür tasarımın emekçiler için büyük
bir yıkım anlamına geldiği, geleceği açık.
20 yıllık pahalı deneyim
Biriken risk, bugünkü tablodan çok şikayetçi olanların bir
bölümünün hala tam boy destekçisi olduğu geçmiş yılların birikimi. Bugün sadece
iktidarın değil, düzen muhalefetinin de perspektifi esas olarak, “daha fazla
sermaye çekmek”ten ibaret. Kur-faiz gürültüsünün arkasına, nihai
değerlendirmelere bakıldığında üretim ve ihracat artışı sağlamak, bu doğrultuda
doğrudan yabancı sermaye yatırımı başta olmak üzere kalıcı bir şekilde yabancı
sermaye çekmek, uluslararası finansmana kolay ve düşük maliyetli erişim
şeklinde giden sanayi üretimin teknoloji düzeyinin yükseltilmesi, nitelikli
işgücüne dayalı faaliyetlerin artırılması gibi eklerle genişleyen bir çerçeve
iktidarın politika dokümanlarından düzen muhalefetinin programlarına büyük
ölçüde ortaklaşıyor. Bugün de “beceri” tartışmasının odağına sermaye düzeninin
ihtiyaçlarına uygun bir yapısal dönüşümü sağlama yetkinliği yerleştiriliyor.
Türkiye kapitalizmi bu tür yön değişikliklerini, dalga boyu çok daha düşük
krizlerde bile kuvvetli siyasi arka plana da sahip uluslararası sermaye
yönlendirmeleri olmadan yapmış, yapabilmiş gibi.
20 yıllık çok pahalı deneyimin ardından, sanki mümkünmüş
gibi, “düşük riskli” bir bağımlılık (derinleştirme) dalgası ülkeye çıkış olarak
sunuluyor. Likiditenin en bol olduğu zamanlarda bile yüksek reel faizle sermaye
çekildiği, en düşük, en uygun görünen koşullarda özelleştirmeler, piyasaya
açmalar, türlü imtiyazlar yoluyla ülkeye, halka maliyeti çok yüksek bir sermaye
akışı sağlandığı unutturulmak isteniyor. Coğrafi ve sektörel kaymaların
bulanıklaştırıcı etkisi temizlendiğinde, yani kentli işgücü için, sanayi ve
temel hizmet sektörlerinde ücretlerin gelişimi incelendiğinde TL’nin
değerlendiği zamanlar da dahil yoksullaşmanın sürekli arttığı görmezden
geliniyor.
SoL / Adile Kaya
