Zirşenâş: İran İle Küresel Tahakküm Sistemi Arasındaki Çatışma İki Taraf İçin De Varoluşsal Bir Noktaya Ulaşmıştır

Adem Namlı

Siyaset bilimi uzmanı ve Sura Üniversitesi öğretim üyesi, Amerikalıların planının temel amacının; Çin ve yükselen küresel güçlerle mücadele etmek üzere ABD ve İsrail’in Batı Asya’ya tam olarak hakim olması olduğunu söyledi.

SNNTV‘ye konuşan Siyaset bilimi uzmanı ve Sura Üniversitesi öğretim üyesi Şehriyar Zirşenâş, Fars Haber Ajansı Uluslararası Grubuna şunları söyledi: “İran ile küresel tahakküm sistemi arasındaki çatışma, her iki taraf için de varoluşsal bir nitelik kazandığı bir noktaya ulaşmıştır.”

Zirşenâş, Amerikalıların 1994 yılından bu yana Batı Asya için bir plan takip ettiğini, bu planın amacının bölge ülkelerini küçültmek ve İsrail’i genişletmek olduğunu ekledi.

Zirşenâş sözlerinin devamında, bu planın temel amacının Çin ve yeni yükselen küresel güçlerle mücadele etmek üzere ABD ve İsrail’in Batı Asya’ya tam olarak hakim olması olduğunu belirtti.

Zirşenâş ayrıca şunları kaydetti: “ABD, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından yeni güçlerin kendi hegemonyasına meydan okuyacağını öngörüyordu; oysa ABD’nin kendisi de 1980’lerden itibaren bir düşüş sürecine girmişti.”

ABD Düşüşünü Engellemek İçin Bölge Ülkelerini Parçalamayı ve İran’ın Gücünü Yok Etmeyi Amaçlıyor

Zirşenâş, Trump’ın 2016 yılında iktidara gelmesinin ABD’nin krizinin ve düşüşünün bir işareti olduğunu belirterek; Trump’ın küresel tahakkümünü korumak için Batı Asya’ya tam olarak hakim olmayı amaçladığını söyledi.

Zirşenâş sözlerini şöyle sürdürdü: “ABD ve İsrail, askeri kabiliyetleri, bilimi, genç nüfusu ve ideolojik nüfuzu ile İran’ın küresel bir güce dönüşebileceği sonucuna vardılar.”

Zirşenâş ayrıca şunları ifade etti: “İran’ı frenlemek için yumuşak savaştan kültürel saldırıya, 20 yılı aşkın süredir devam eden yaptırımlardan 2009 (1388) fitnesine ve batı yanlısı nüfuz akımlarının güçlendirilmesine kadar her türlü aracı kullanarak İslam Cumhuriyeti’ni içeriden zayıflatmaya çalıştılar.”

Batı’nın İran’ın Medeniyet Kurucu Hareketiyle Mücadele Etmek İçin Farsça Yayın Yapan Medya Ağlarına Yaptığı Kapsamlı Yatırımlar

Siyaset bilimi uzmanı ve Sura Üniversitesi öğretim üyesi, Batı’nın bu kadar çok Farsça televizyon ve uydu medyası kurmasının nedenini sorgulayarak şöyle dedi: “Hiçbir dilde, Farsça olduğu kadar medya ağı kurmaya yatırım yapılmamıştır.”

Zirşenâş sözlerine şöyle devam etti: “İngiltere diğer dillerdeki bazı radyo programlarını kapattı, ancak Farsça medyasını televizyona dönüştürdü; ABD de Amerika’nın Sesi’ni (Voice of America) güçlendirdi ve Manoto ve Iran International gibi ağlar kuruldu.”

Zirşenâş, bu hacimdeki medya yatırımının tahakküm sisteminin İran’a karşı yürüttüğü amansız bir savaşın göstergesi olduğunu belirtti.

Zirşenâş ayrıca şunları söyledi: “Batı, İslam Cumhuriyeti’nin hareketinin medeniyet kurucu bir hareket olduğu ve ABD tahakkümü altındaki küresel düzene alternatif bir modele dönüşebileceği sonuna varılmıştır.”

İran ABD’nin Büyük Orta Doğu Planını Bozguna Uğrattı / Batı İran’ın Küresel Bir Güce Dönüşmesinden Korkuyor

Zirşenâş şu ifadeleri kullandı: “ABD; 90 milyon nüfusa, nükleer kabiliyete, füze gücüne ve savunma bağımsızlığına sahip bir İran’a tahammül edemez; özellikle de medeniyet kurma idealiyle tahakküm sistemine alternatif bir model sunan bir İran’a.”

Zirşenâş sözlerini şöyle sürdürdü: “İran hem düşünsel ve medeniyetsel açıdan hem de jeopolitik açıdan ABD ve İsrail’in Batı Asya’daki planlarının hayata geçirilmesinin önündeki en büyük engeldir.”

Zirşenâş şu açıklamada bulundu: “Amerikalılar Afganistan ve Irak’a saldırarak, ardından Suriye’deki gelişmeler ve IŞİD’in ortaya çıkışıyla bölgenin jeopolitiğini değiştirmeyi amaçladılar, ancak onların projelerini akamete uğratan İran oldu.”

Zirşenâş ayrıca şunları kaydetti: “Batı, İran’ın her geçen gün daha da güçlendiğini ve bu sürecin devam etmesi halinde -o da ABD hegemonyasının düşüşte olduğu bir dönemde- İslam Cumhuriyeti’nin büyük küresel bir güce dönüşebileceğini fark etmiştir.”

Batı İran’ın Küresel Bir Güce Dönüşmesinden Korkuyor / İran Büyük Bir Güce Dönüşmenin Tüm Unsurlarına Sahiptir

Zirşenâş şunları söyledi: “İran İslam Devrimi’nden sonra büyük bir güce dönüşme yoluna girmiştir; Çin’in kendi bağımsız ekonomik altyapısını oluşturarak ve savunma gücünü güçlendirerek kat ettiği yolun aynısı.”

Zirşenâş sözlerine şöyle devam etti: “İran nano teknoloji, nükleer bilgi, savunma ve füze kabiliyetleri gibi alanlarda göz kamaştırıcı ilerlemeler kaydetmiş ve önemli bilimsel ile teknik kapasitelere sahiptir.”

Zirşenâş şu ifadeleri kullandı: “90 milyon nüfusa, 1 milyon 648 bin kilometre kare alana ve bölgede hatta Güney Amerika’da cazibesi olan adalet yanlısı ve zulüm karşıtı bir ideolojiye sahip bir ülke, büyük bir güce dönüşmenin tüm unsurlarını elinde bulundurmaktadır.”

Zirşenâş ayrıca şunları söyledi: “Amerikalılar, İran’ın aynı seyirle ilerlemesi durumunda birkaç onlarca yıl içinde artık frenlenemez bir güce dönüşebileceğini biliyorlardı; özellikle de İran’ın ABD’nin ‘Büyük Orta Doğu’ planının gerçekleşmesinin önündeki ana engel olması hasebiyle.”

ABD 47 Yıllık Yumuşak Savaş ve Yaptırımın Ardından İran’a Karşı Askeri Saldırı Seçeneğine Ulaştı / Batı İran’ın Frenlenemez Bir Güce Dönüşmesinden Korkuyordu

Siyaset bilimi uzmanı ve Sura Üniversitesi öğretim üyesi Şehriyar Zirşenâş şöyle konuştu: “Amerikalılar yıllarca İran’la doğrudan savaşa girmekten kaçındılar, ancak bu 47 yıl boyunca İslam Cumhuriyeti’ni zayıflatmak için hiçbir eylemden geri durmadılar.”

Zirşenâş sözlerini şöyle sürdürdü: “Yumuşak savaş ve kültürel saldırıdan yıkıcı yaptırımlara, batı yanlısı akımların desteklenmesinden renkli devrim girişimlerine, bilimsel ilerlemelerde sabotaj yapılmasına ve bilim adamlarının suikasta uğramasına kadar her türlü aracı İran’a karşı kullandılar.”

Zirşenâş açıklamasının devamında şunları kaydetti: “Batı’nın İran’a karşı baskılarının şiddeti ve kapsamı benzeri görülmemiş düzeydedir; Rusya’nın yaptırımları bile sayıca daha fazla olmasına rağmen baskının kalitesi ve kapsamı açısından İran’ın yaptırımlarıyla kıyaslanamaz.”

Zirşenâş ayrıca şunları söyledi: “ABD ve İsrail, İran’ı frenleme fırsatının tükenmekte olduğunu ve daha fazla beklemeleri halinde İslam Cumhuriyeti’nin Çin ve Sovyetler Birliği gibi artık üzerine askeri saldırı düzenlenmesinin mümkün olmayacağı bir güce dönüşeceğini hissettiler.”

Güney Kore’nin Kalkınması ABD’nin Kontrolü Altındadır / Japonya Batı’nın Tahakkümüyle Mücadele Etmek İçin Sanayileşti, ABD’nin Yardımıyla Değil

Zirşenâş şunları söyledi: “Güney Kore’nin 1960’lardan itibaren kaydettiği ekonomik sıçrama, küresel sistemin sermayesinin ve çok uluslu şirketlerinin kontrolü altında gerçekleşmiştir ve bana göre ABD ne zaman irade gösterirse bu süreci durdurabilir.”

Zirşenâş sözlerini şöyle sürdürdü: “Güney Kore, pratikte ABD’nin askeri tahakkümü altında bir ülkedir; bu ülkenin savunma yapısı ABD’ye bağımlıdır ve ABD ordusunun varlığı olmaksızın Kuzey Kore ile başa çıkma gücüne sahip değildir.”

Zirşenâş açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Bazı batı yanlısı akımların iddialarının aksine Japonya, ABD ile uzlaşarak ve ABD’nin yardımıyla sanayileşmedi; aksine Batı sömürgeciliğiyle mücadele etmek ve Çin’inkine benzer bir kaderden kaçınmak için sanayileşme yolunu benimsemiştir.”

Zirşenâş ayrıca şunları kaydetti: “Japonya, bağımsızlığını ve varlığını korumak için 19. yüzyıldan itibaren sanayileşmeye doğru hareket etmiştir; dolayısıyla ülkelerin ilerlemesinin sadece ABD ile uzlaşma yolundan geçtiği iddiasının tarihi bir temeli yoktur.”

Almanya ve Japonya ABD ile Uzlaşarak Sanayileşmedi / İkinci Dünya Savaşı’ndan Sonra ABD Tarafından Askeri ve Siyasi Olarak İşgal Edildiler

Siyaset bilimi uzmanı ve Sura Üniversitesi öğretim üyesi Şehriyar Zirşenâş şunları söyledi: “Batı yanlısı akımların iddialarının aksine Almanya ve Japonya, ABD’ye güvenerek sanayi gücüne dönüşmediler; her iki ülke de ABD’nin tahakkümünden önce sanayileşme sürecini tamamlamıştı.”

Zirşenâş sözlerini şöyle sürdürdü: “Prusya, 1860’lardan itibaren sanayi gelişimi ve önemli savaşlardaki zaferleriyle Alman eyaletlerinin birleşmesine ve 1871 yılında Almanya ülkesinin kurulmasına zemin hazırlamış ve Avrupa’nın ana gücü haline gelmiştir.”

Zirşenâş şu açıklamada bulundu: “Almanya sanayileştikten sonra küresel başat güç (hegemon) olmaya çalışmış ve hegemonya üzerindeki rekabet dünya savaşlarının çıkış faktörlerinden biri olmuştur.”

Zirşenâş devamında şunları söyledi: “1945 yılından sonra Almanya ve Japonya işgal altına girmiş, ekonomik ve sanayi güçlerini korumalarına rağmen siyasi ve askeri bağımsızlıkları kısıtlanmıştır; ABD de askeri varlığı ve NATO gibi yapılar aracılığıyla kendi nüfuzunu pekiştirmiştir.”

İran Çin ve Rusya’nın Yanında Üçüncü Bir Güç Odağı Haline Geliyor

Siyaset bilimi uzmanı ve Sura Üniversitesi öğretim üyesi şunları kaydetti: “ABD düşüşte olan bir güçken, Çin hızla büyümekte ve İran da Batı Asya’da belirleyici bir güce dönüşmektedir.”

Zirşenâş sözlerini şöyle sürdürdü: “İran son yirmi yılda ABD’nin Batı Asya’ya tam olarak hakim olma ve yeni bir Orta Doğu kurma planlarını akamete uğratmıştır ve artık gelecekteki çok kutuplu düzenin bir güç ekseninde Çin ve Rusya’nın yanında üçüncü bir odak haline gelebilmektedir.”

Zirşenâş açıklamasının devamında şunları belirtti: “ABD’nin şu anda Çin ile doğrudan karşı karşıya gelecek gücü yoktur; bu yüzden gelecekte Çin’i baskı altında tutabilmek için Batı Asya’ya, Orta Asya’ya ve bölgenin enerji kaynaklarına hakim olmayı amaçlamaktadır.”

Zirşenâş şunları söyledi: “Böyle bir durumda Washington, İran’ı küresel hedeflerinin gerçekleşmesinin önündeki ana engel olarak görmekte ve tam da bu yüzden İran’a saldırması gerektiği sonucuna varmıştır.”

2009 (88) Fitnesi İran’ın Büyük Sıçramasını Engelledi / Eğer Dey Tarihinde O Olay Yaşanmasaydı Kırk Günlük Savaş Haziran Ayından Mart Ayına Öne Çekilmezdi!

Zirşenâş şunları söyledi: “Eğer 2009 (88) darbesi gerçekleşmeseydi, İran 4 ila 6 yıl içinde ülkenin sürdürülebilir güvenliğini garanti edecek bir sıçrama ve iktidar noktasına ulaşırdı.”

Zirşenâş sözlerini şöyle sürdürdü: “Amerikalılar toplumda yarık açarak ve toplumsal uyumu bozarak, ekonomik ilerlemenin ve medeniyetsel bir güce dönüşmenin ön koşulu olan İran’ın milli güvenliğini zayıflatmaya çalıştılar.”

Zirşenâş, ABD ve Netanyahu’nun sokak kargaşalarına umut bağlamasının nedenine ilişkin soruyu şöyle yanıtladı: “Onlar İslam Cumhuriyeti’ni devirmek için önce ülkenin toplumsal uyumunu yok etmeleri gerektiğini biliyorlar.”

Zirşenâş ayrıca İran’ın kırk günlük savaştaki direnişine işaret ederek şunları kaydetti: “Üst düzey komutanların ve askeri ile güvenlik yapısının bazı bölümlerinin hedef alınmasına rağmen İran direnebildi; birçok Avrupalı ülkeye verilseydi yapıların çöküşüne yol açacak darbelere karşı.”

Bu Defa Askeri Üstünlük Sağlandıktan Sonra Geri Adım Atmamalıyız! / Savaşın Gerçek Sonu Düşmanın Saldırganlığı Sürdürme Gücünün Kalmadığı Zamandır!

Siyaset bilimi uzmanı ve Sura Üniversitesi öğretim üyesi şunları söyledi: “Savaş meydanında askeri üstünlüğe ulaştığımızda artık geri adım atmamalıyız; içerideki batı yanlısı akımlar ne söylerse söylesin, İran’ın üstünlüğünün pekişmesine engel olmamalıdır.”

Zirşenâş şu açıklamada bulundu: “Caydırıcılık gücümüzü, düşmanın İran’a saldırı maliyetlerine katlanma gücünün kalmadığını hissettiği noktaya ulaştırmalıyız.”

Zirşenâş sözlerini şöyle tamamladı: “Savaşın gerçek sonu, İran’ın askeri üstünlüğünün pekiştiği zamandır; bundan sonra müzakere hakkında karar verilebilir. Eğer 40 günlük savaşta ateşkes için acele etmeseydik, kanaatimce bu üstünlüğe ulaşmak mümkündü.”

Not: bu analiz haber snn.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Konu Etiketleri:
Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın