İmam Cafer’in İlmi Mirası

rasthaber
Rasthaber –  Ehl-i Beyt imâmlarının en belirgin özelliği mutahhar olmalarıdır. Bu nedenle onlardan biz İslâm ümmetine miras kalan ilim tüm Müslümanlar için bağlayıcılık arzetmektedir. Bu bağlayıcılık söz konusu ilmi kuşanma, muhafaza ve yarınlara – gelecek nesillere aktarma bağlamındadır. İmâm Câfer (a.s) ilâhî sorumluluğu gereği bu vazifesini bi hakkın yerine getirip ilmî mirasını oğlu Musa Kâzım’a (a.s) emanet ettiği gibi, binlerce öğrencisine de aktarıp emanet etmiştir. Ayrıca bizzat kendisi tedvin ederek birçok eseri de İslâm ümmetine miras olarak bırakmıştır. Bu eserlerinden bazılarının isimleri şöyle:
 Misbahu’ş-Şeria ve Miftahu’l-Hakika, Tefsiru’l-Kur’an, Kitabu’l-Cefr, İhtilacu’l-A’za, Heyakilü’n-Nur, Esraru’l-Vahy, Havassü’l-Kur’âni’l-Azim, Kitabu’t-Tevhid ve’l-İhlilce, Risaletü’l-Vesaya, Duatü’l-Cevşen.
“Vesailu’ş-Şia” isimli eserden edindiğimiz bilgiye göre İmâm Câfer’in (a.s) uzman olarak yetiştirmiş olduğu öğrencileri 400 dolayında eser telif etmişlerdir. (A.g.e: c. 8, s. 57-59) Bu veri İmâm’ın (a.s) ne kadar geniş kapsamlı bir ilmî miras bıraktığını ortaya koymaktadır. Yine kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre İmâm (a.s) icazet verdiği ve uzman olarak yetiştirdiği öğrencilerini bizzat kendisi ilmî eserler yazmaya teşvik ediyormuş. (Usul-u Kâfi, c. 1, s. 52,57)
İmâm (a.s), kendisinden öğrendiklerini kaydedip yazıya döken öğrencilerini takdir edip onlardan övgüyle söz ettiği görülmektedir:
“Allah Subhanehu ve Teâlâ, aydınlatıcı kandiller gibi olan, amelleriyle, (sözlü ve yazılı olarak) çaba sarfetmeleriyle insanları bize uymaya davet edenlere rahmet etsin.”(Biharu’l-Envar, 78 / 280; Tuhefu’l-Ukul, s. 221)
 “Eğer onlar olmasaydı, kimse bu fıkhı istinbat edemezdi. Onlar biz Ehl-i Beyt’in aktardığı ilmin koruyucuları ve ecdadımın öğrettiği helâl ve haramın güvenilir bekçileridirler. Onlar dünyada ve ahirette herkesten önce bize koşan sadıklardır.” (Vesailu’ş-Şia, c. 8, s. 57-59)
İmâm Câfer ‘den (a.s) kelâm, tefsir, fıkıh, siyaset ve irfân gibi konuların yanısıra botanik bilimi, astronomi, kimya, fizik ve tıpla ilgili bitkisel ilaçlar konusunda da ilmî mirası söz konusudur. (Hayatu’l-İmâm Sadık, Bâkır Şerif el-Kureşî, c. 2, s. 289) Nitekim bu konularda da Cabir b. Hayyan el-Kufî ve Mufaddal b. Ömer gibi uzmanlar yetiştirmiştir. Bilindiği gibi Cabir, bugün bile Batı üniversitelerinde dersleri okutulan dünya çapında bir bilim adamıdır. El-Gebra yani “cebir” ilminin mucididir. (Bu konuya daha önce temas etmiştik.)
İmâm Câfer (a.s) o günkü koşullarda ortaya koymuş olduğu ilmî ve bilimsel mirası gelecek çağlara ışık tutacak nitelikteydi. İmâm (a.s), Batı dünyasının “Karanlık Çağ” (Dark Ages) diye nitelendirdiği bir zaman diliminde bilimsel olarak büyük bir açılım ve aydınlanma hareketi başlatmıştı. Hiç kuşkusuz İmâm (a.s) bu ilmî ve bilimsel çalışmalarını tevhid akidesi ekseninde sürdürmekteydi.
İmâm’ın (a.s) dost ve öğrencilerinden Mufazzel b. Ömer Kûfî, bir gün İmâm’ın (a.s) huzuruna üzüntü içerisinde çıkıp Mescid-i Nebevî’de bir zındık (ikârcı-ateist) ile tartıştığını ama o şahsı bir türlü ikna edemediğini belirtiyor. İmâm (a.s), ileride de bu tür sorunlarla karşılaşılacağı düşüncesiyle Mufazzel’e yazdırmak kaydıyla dört gün boyunca tabiattan, bitki örtüsünden, böceklerden, bal arısından, vahşi ve evcil hayvanlardan, meyve veren-vermeyen ağaçlardan, yenen-yenilmeyen bitkilerden, insanın ve diğer canlıların biyolojik yapılarından örnekler vererek bütün bunların kendi kendine meydana gelmediğini, gelmesinin mantıksal olarak mümkün olmadığını ve bunların mutlak manada bir yaratıcı tarafından yaratıldığını anlatıyor. Bütün canlılar âleminin insanı hayrete düşüren oluşum ve gelişim evrelerinden, yaşamsal hikmet ve felsefesinden teferruatlı bir şekilde söz edip, inkârı mümkün olmayan ikna edici delillerle Allah Teâlâ’nın yaratıcı gücünü izhâr ediyor. Ayrıca Dünya, Ay, Güneş ve diğer gezegenlerin uzay boşluğundaki seyirlerine ve bir muvazene ve âhenk içerisinde nasıl birbirlerine çarpmadan kendi yörüngelerinde hareket halinde olduklarına dair (adeta bugünkü astronomi ilminin verilerine göre) izahatlarda bulunuyor ve bütün bunların Allah Teâlâ’nın kudretiyle yaratılıp böylesi bir işleyiş düzenine koyulduklarını izah ediyor. Mufazzel bu yazmış olduğu bilgileri “Tevhid-i Mufazzel” ismini vererek kitaba dönüştürüyor. (Bu eser Alleme Meclisî ve daha birçok âlim tarafından tercüme edilmiş ve defalarca baskısı yapılıp Müslümanların istifadesine sunulmuştur.)     
İmâm’ın (a.s) kelâm ilminde uzmanlaştırmış olduğu bir kaç isimden söz konusu edecek olursak: Hişam b. Hakem, Hişam b. Salim, Mümin et-Tak, Muhammed b. Abdullah et-Tayyar, Kays el-Mahir ve Mufazzel b. Ömer Kûfî.
Fıkıh ve tefsir alanında uzmanlaştırdığı öğrencilerinden bir kaçının ismi ise şöyle: Zürare b. A’yen, Muhammed b. Müslim, Cemil b. Derrac, Buretd b. Muâviye, İshak b. Ammar, Abdullah el-Halebî, Ebu Basir, Eban b. Tağlib, Fudayl b. Yaser, Ebu Hanife, Malik b. Enes, Muhammed b. Hasan eş-Şeybanî, Sufyan b. Uyeyne, Yahya b. Said ve Sufyan es-Sevrî. 
Her ne kadar bazıları adına sonradan mezhep ihdas edilmiş olsa da, söz konusu ettiğimiz şahıslar Ehl-i Beyt’e bağlılık ve sadakatleriyle temayüz etmiş kişilerdir. Bunlar Emevîler ve sonrasında Abbasîler tarafında baskı ve zulümlere maruz kalmış olsalar da, zalimlerle uzlaşmaya asla yanaşmamış yüce şeciyeli ve erdemli şahsiyetlerdir. Eziyetlere karşı gösterdikleri tahammül onların İmâm’a (a.s) ve ilâhî değerlere bağlılıklarını ortaya koyuyordu. Onların cesur bir duruş sergilemeleri çağdaşlarına ve gelecek nesillere de emsal teşkil ediyordu. Nitekim Sünnî kardeşlerimiz Ebu Hanife ve Malik b. Enes’ten, bu konudaki tavırlarından dolayı övgüyle ve iftiharla söz etmektedirler. Daha önceki bölümlerde söz konusu ettiğimiz gibi, Malik b. Enes Emevî zalimlerince zindanlara atılmış, çeşitli işkenceler görmüş ve sonunda şehid olmuştu. Ebu Hanife de hapsedilip işkencelere maruz kalmıştı. Yine bilindiği üzere, Ehl-i Beyt adına kıyam etmiş olan Zeyd’e 10 bin dirhem veren Ebu Hanife idi..
Ehl-i Beyt inancının en temel kriterlerinden biri “zalimlere itaat etmemek”tir. Ehl-i Beyt imâmlarının ortaya koydukları pratikte ve örnek davranışlarında biz bunu görüyoruz. Yine aynı şekilde (iki örnekle söz konu ettiğimiz gibi,) biz bu tavrı onların öğrencilerinde de görmekteyiz. Ehl-i Beyt anlayışının dışında ise ne yazık ki, “zalim de olsa, fasık da olsa yöneticilerinize itaat ediniz” anlayışı gelişmiş. Ve maatteessüf ki, bu anlayışla İslâm ümmetinin büyük bir kesimi tarih boyu zalimlere itaat etmiş.
Oysa Seyyid-i Şühedâ İmâm Hüseyin (a.s) tüm çağlara ve tüm nesillere ölümsüz mesajını şöyle haykırıyordu:
“Heyhat minezzilleh.” (Zillet bizden uzaktır, zillete ve zalimlere boyun eğenlere yazıklar olsun.)
Zillet hususunda İmâm Câfer Sadık (a.s) şöyle bir açıklamada bulunmaktadır:
“Yüce Allah, mü’min insanın bütün işlerini ona bırakmıştır; ama zelil biri olmayı onun tercihine bırakmamıştır. Allah Teâlâ’nın, ‘İzzet Allah’ın, Resûlü’nün ve mü’minlerindir.’ (Münâfikûn:8) buyurduğunu duymadınız mı? Bir mü’min mutlaka izzet sahibidir, kesinlikle zelil olmaz.”
 İmâm yine şöyle buyurmaktadır:
“Mü’min dağdan daha izzetlidir. Bir dağdan, onu kazarak parçalar koparabilirsiniz; ama mü’minin dininden hiçbir şeyi söküp alamazsınız.” (Tehzibu’l-Ahkâm, 6 / 179)
Ehl-i Beyt imâmlarının İslâm ümmetine bırakmış olduğu fiilî davranışlarının örnekliği ve ilmî mirasın tevhid akidesine taalluk eden en belirgin yönü zalim yöneticilere karşı izzetli bir duruş sergileyerek   uzlaşmasız tutum içerisinde olmalarıdır. Bu nedenledir ki, İmâm Humeynî’nin (r.a) önderliğinde gerçekleşmiş olan “İslâm Devrimi”nin temel dayanağını belirleyen faktör, aziz Ehl-i Beyt imâmlarının bu soylu tavırları olmuştur. Bu durum aslında bütün dünya Müslümanlarına emsal oluşturmalıdır. Bu tavır, zamanında ümmet tarafından topyekûn olarak benimsenmiş olsaydı hiç kuşkusuz dünyanın çehresi bugün böyle olmayacaktı.
Bilen için en büyük nimet, Ehl-i Beyt imâmları tarafından bizlere aktarılan ilmî mirastır. Bu miras bir taraftan bireysel ibadetlerimizi nasıl ve ne şekilde yapabileceğimizin bilgisini verirken, diğer taraftan da aile hayatı tesis etmekten, ticaret, zanaat, tarım, eğitim, sağlık ve güvenlik gibi toplumsal ilişkilerimizin tüm yönlerine kadar bağlayıcı nitelikte fıkhî kurallar içermektedir. Kısacası biz bu ilme, insanla insan, insanla eşya ve insanla Yaratıcısı arasındaki münasebetlerin tüm yönlerini ihata eden “bilgi bütünü” diyebiliriz. Bunun diğer adı da “öz Muhammedî İslâm”dır. Yani bu İslâm, Muâviye İslâm’ı, saray İslâm’ı, Suudî İslâm’ı değildir. 
“Sonra Kitab’a kullarımız arasından seçtiklerimizi mirasçı kıldık.” (Fâtır:32)
İmâm Cafer Sadık (a.s), kendisine emanet olarak tevdi edilen bu ilâhî mirası, yani öz Muhammedî İslâm’ı gereği gibi muhafaza ederek yarınlara aktarmayı bi hakkın başarmış bir vasîdir. Eğer bir takım dostlarının ve bir kesim Müslümanların teşvik ve beklentilerinden yola çıkarak Emevîlere veya sonrasında Abbasîlere karşı kıyam etmiş olsaydı böylesine geniş, böylesine kapsamlı ve böylesine yetkin bir ilmi bu ümmete miras olarak bırakması mümkün olur muydu? Bugün İslâm ümmeti ibadî vecibelerini ve fıkhî sorunlarını sistematik ve çelişkisiz bir şekilde “temel kriterler” olarak karşısında buluyorsa ve bunlarla kalp mutmainliği içerisinde amel etme kolaylığına kavuşmuşsa, bu İmâm Cafer Sadık’ın (a.s) engin ve yüce ilmî birikiminin yetkin ve kuşatıcı olan cevaz ve fetvalarından neşet etmektedir.
“Kalp mutmainliği” deyişimizin nedeni ise İmâm Cafer’in (a.s) “mutahhar” sıfatına sahip olmasından dolayıdır. Zira O’nun (a.s) bırakmış olduğu ilmî miras sadece “kesbî” nitelikte bir çabanın ürünü değil, “vehbî” bilgilerle de şekillenmiş ve mücehhez kılınmış bulunmaktadır. Bu nedenle diyeceğimiz o ki, İmâm Câfer Sadık’ın (a.s) ortaya koymuş olduğu bu yüce ilmî miras, yanılabilir insanların çelişkili ve birbirine zıt fetvalarıyla oluşturulmuş ekol ve mezheplerle asla bir tutulamaz. Nasıl bir tutulsun ki? Kimine göre helâl olan, diğerine göre haram addedilmektedir. Ki biz bu çelişkileri gusül, abdest ve namaz gibi en temel ibadetlerin şekil ve erkânında görmekteyiz. İşin garip tarafı kimi demokratik toplumlarda nasıl ki, kültürel çeşitlilik, farklı renkler ve farklı davranış kalıpları (gayr-i ahlâkîlik) zenginlik olarak görülüyorsa, söz konusu mezhepler arasındaki farklılıklar ve çelişkiler de “rahmet” olarak görülmektedir.
Çelişkiler “rahmet” sözcüğü ile hikmete bağlanmaktadır. Artık bu işin hikmet-i sebebi rahmete bağlandığına, rahmetle izah edildiğine göre sorgulamak kimin haddine?! “Hikmetinden sual olunmaz” darb-ı meseli nasıl da devreye sokulmuş. Oysa yadsınamaz bir gerçeklik olarak “hak” bir tanedir, “doğru” bir tanedir. Ancak bazılarına göre hak dört tanedir! Yine de bunu zahiren kabul etmemektedirler ve dört tane çelişkiler yumağını bir tek isimle anmaktadırlar ve işte “sırat-ı mustakim” bu, fırka-i naciye” (kurtulan grup) bu demektedirler. Hasseten böylesi mantık sahibi olanlara ve tüm İslâm ümmetine Rabbimiz basiret nasip etsin. Rabbimiz bizleri gerçek “sırat-ı mustakim” üzere olanlardan eylesin. (Amin)
İmâm Câfer Sadık’ın (a.s) temsil etmiş olduğu makam ve İslâm ümmetinin istifadesine sunmuş olduğu ilim aslında bütün Müslümanlar için bağlayıcılık arzetmektedir. Nitekim İmâm’ın (a.s) bizzat kendisi bu bağlamda Müslümanları şöyle uyarmaktadır:
“Bir kimse, aralarında kendisinden daha âlim biri olduğu hâlde, insanları kendisine tâbi olmaya çağırırsa o kimse saptırıcı bir bidatçıdır.” (Tuhefu’l-Ukul, s. 375; Biharu’l-Envar, 78 / 259)
İmâm’ın (a.s) o dönemler böylesi bir sözü sarfetmesi bir takım menfî gelişmelere tanık olduğundan dolayı olsa gerek! Zira, hicrî 136 yılında  Abbas es-Saffah’tan sonra kardeşi Ebu Cafer el-Mansur iktidara geçince, o abisinden farklı politikalar uygulamaya koyulmuştu. Bunlardan biri de, İmâm Câfer’in (a.s) Medine’deki ilmî konumunu, etkinlik ve faaliyetlerini, Müslümanlar üzerindeki saygınlık ve nüfuzunu bildiği için ve bunu kendi saltanatına yönelik yıkıcı bir tehlike olarak gördüğü için bir takım kişilere ilmî kariyer ve bilgelik sıfatı isnadında bulunup öne çıkararak, kendi kontrolünde ve güdümünde alternatif ilmî mercilik oluşturmaya çalışmaktaydı. Bu nedenle İmâm (a.s) Müslümanları uyarma ihtiyacı hissetmekteydi…
Tarihî kaynaklar, el- Mansur’dan söz ederken öfkeli, acımasız, zalim ve kan dökücü bir diktatör oluşunun yanısıra son derece hilekâr ve şeytânî kurnazlıklar sergiliyen biri olarak bahsetmektedirler. (el-Kâmil fi’t-Tarih, 4 / 355; Tarihu’l-Yakubî, 2 / 399) Tarihçiler yazmış oldukları eserlerinde, el-Mansur’un acımasızlığından ve zalimliğinden söz ederken Müslümanlara yapmış olduğu zulümlerden uzun uzun örnekler vermektedirler. Hatta bu acımasızlığını aile bireylerine kadar yansıttığı rivâyet edilmektedir. Nitekim kendisinin koltuğuna (!) göz dikmiş bir muhalif olarak gördüğü amcası Abdullah b. Ali’yi (can güvenliği vermesine rağmen) hile ile katledip ortadan kaldırmıştır. (Tarihu’l-Yakubî, 2 / 369)
 Şeytânî desiselerine gelince, dine ve mukaddesata saygılı gözükmeye çalışıp sarayına Bel’âm sıfatlı din tacirlerini toplamaktaydı. Amacı ise İmâm Câfer’e (a.s) alternatif oluşturmaktı. Ne yazık ki, el-Mansur, İmâm’ın (a.s) bazı talebelerini ulûfelerle ve bir takım dünyevî menfaatlerle aldatıp sarayına çekmeyi başarmıştı. Böylece bu aldanmışlar ve ahiretlerini berbad etmişler güruhu vesilesiyle İslâm toplumunun bir kesimini de aldatmaya ve söz konusu din tacirlerine yönlendirmeye muvaffak olmuştu. Bu kısmî muvaffakiyet onu öylesine şımartmış ve cüretlendirmişti ki, İmâm’ı (a.s) kendisine nasihatdâr olması için sarayına davet etme küstahlığında bulunabilmişti. Amacı ise İmâm’ı (a.s) kendi müntesiplerinin gözünden düşürüp, halkın ona olan teveccühünü ortadan kaldırmak ve böylece onu ekarte etmek.
Ebu Cafer el-Mansur’un bu bağlamda İmâm’a (a.s) bir kaç kez mektup yazdığı ve her defasında red nitelikli cevaplar aldığı tarihî kaynaklarda rivâyet edilmektedir. Keşfu’l-Gumme, 2 / 420; Biharu’l-Envar, 47 / 184) İmâm (a.s), el-Mansur’a cevap olarak gönderdiği mektuplarda bile anlıyacağı üslupta kendisine nasihatte bulunuyor.. Velâyet makamında bulunan mutahhar bir İmâm’dan (a.s) saltanat sahiplerinin şeytânî emellerine alet olmayı ve onlara payandalık yapmayı beklemek ne büyük bir gaflet ve ne büyük bir küstahlık olsa gerek!
Ebu Câfer el-Mansur, insanların İmâm’a (a.s) teveccüh etmesinden son derece rahatsız oluyordu. Bunun nedenini İmâm’ın (a.s) ilmî yüceliğine bağlamasına rağmen onu test etmenin derdine düşmüştü. Bu iş için İmâm’ı (a.s) yakından tanıyan ve onun öğrencilerinden biri olan Ebu Hanife’yi seçmişti. Mansur, Ebu Hanife’ye, İmâm’a (a.s) sorulmak üzere  zor sorular hazırlamasını söylüyor. Ebu Hanife kırk tane soru hazırlıyor. Toplantı Hiyre’de tertipleniyor.
Kalabalık bir topluluk önünde münazara başlıyor ve Ebu Hanife kendince zor olan soruları İmâm’a (a.s) sormaya başlıyor. İmâm (a.s) gayet sakin ve kendinden son derece emin bir şekilde sorulara tek tek cevap veriyor. Verdiği cevaplarda farklı görüş sahibi olanların düşünce ve yorumlarına da yer verip, bu görüş ve düşüncelerin kritiğini yaparak yanlışlarını ortaya koyuyor ve bu bağlamda da tatminkâr tahlil ve açıklamalarda bulunmuş oluyordu. Orada bulunanlar büyük bir sükûnet ve hayranlık içerisinde İmâm’ı (a.s) dinliyorlar.
Bu olay bizzat Ebu Hanife tarafından aktarılmaktadır. Bir vesile ile Ebu Hanife’ye, “İnsanların en fakihi kimdir?” diye bir soru yöneltiliyor. Ebu Hanife bu soruya, ”Câfer b. Muhammed’dir” diyerek cevap veriyor ve akabinde, hazirûna bu olayı iftiharla aktarıyor. Ardından, İmâm Câfer’i (a.s) kastederek şöyle bir soru ile muhabbetini noktalıyor: “İnsanların ihtilaflarını en iyi bilen, insanların sorularına en tatminkâr ve doğru cevaplar veren bir adam, insanların en âlimi değil midir?” (Siyer-u A’lami’n-Nubela, 9 / 543; Menakıb-u Âl-i Ebi Talib, 4 / 277, Ebu Kasım el-Bağğar’ın Müsned-u Ebî Hanife adlı eserden naklen.)
Aktarmış olduğumuz bu olaydan sonra olsagerek, (yani İmâm’ı (a.s) yakından keşfettikten, İmâm’ın (a.s) ilmine bire bir tanık olduktan sonra), tarihî kaynaklarda, Mansur’un İmâm’a (a.s) olan düşmanlığına rağmen şöyle bir itirafta bulunduğu aktarılmaktadır: “Câfer b. Muhammed, Yüce Allah’ın: ‘Sonra Kitab’a kullarımız arasından seçtiklerimizi mirasçı kıldık.’ (Fatır:32) şeklinde işaret ettiği kimselerdendi. O; Allah’ın seçtiklerinden, hayırlarda yarışanlardan biriydi.” (Tarihu’l-Yakubî, 2 / 383; Menakıb-u Âl-i Ebî Talib, 4 / 142)
(Burada dikkatimizi çeken bir husus, başta İmâm Ali (a.s) olmak üzere bütün Ehl-i Beyt imâmlarının ortak bir özelliği; düşmanları tarafından bile faziletlerinin itiraf edilmesidir. Tarihî kaynaklara baktığımızda, özellikle Muâviye İmâm Ali’nin (a.s) faziletlerini, yüce kişilik ve şahsiyetini itiraf etmekten kendini alamamış ve bunları değişik vesilelerle farklı zaman ve mekânlarda defalarca dile getirmiştir.)
Sonuç olarak diyeceğimiz o ki, kendilerine itaatin farz kılındığı vasîlerde böylesine ilmî yetkinlik ve faziletlerin olması “imâmet” misyonunun gereğidir zaten.. Kendi zamanlarında insanlara alternatifsiz hüccet olmaları da bundandır. Biz bu gerçeğe istinaden İmâm Cafer’in  (a.s) daha önce aktarmış olduğumuz ümmet için bağlayıcı sözünü tekrar aktaralım istedik: 
“Bir kimse, aralarında kendisinden daha âlim biri olduğu hâlde, insanları kendisine tâbi olmaya çağırırsa o kimse saptırıcı bir bidatçıdır.” (Tuhefu’l-Ukul, s. 375; Biharu’l-Envar, 78 / 259)
Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın