Konu İran Değil; Mesele Tamamen İsrail’in İç Meselesidir

İsrailli bir medya kuruluşu, son günlerde İsrail medyasında görülen savaş atmosferinin, İran’dan gelen açık ve acil bir tehditten ziyade, esas olarak iç siyasi hesaplardan kaynaklandığını yazdı.

Siyonist rejime ait Kanal 12’nin internet sitesinde, “Ofer Şelah” imzasıyla yayımlanan bir analizde şu ifadelere yer verildi: “İsrail saldırısından sonra İran’ın hâlâ elinde bulundurduğu iddia edilen, katı yakıt üretiminde kullanılan hareketli fırlatma rampalarının ve gezegen mikserlerin tam sayısına ilişkin ayrıntılı analizlere saygı duymakla beraber, bugün İsrail medyasında göze çarpan savaş atmosferi, doğudan gelen açık ve acil bir tehditten çok, iç dengeler ve iç hesaplarla ilgilidir.

İran rejimi ne bölgesel hırslarından ne de İsrail’in varlığına yönelik derin düşmanlığından vazgeçmiştir. Ancak eğer şu anda bize ve kaçınılmaz olarak Amerika’ya karşı bir savaşa girmesi söz konusu olsaydı, bu İran açısından mümkün olan en kötü zaman olurdu, zira İran ekonomisi çöküş sürecindedir, ulusal para biriminin değeri sert biçimde düşmüştür, yaşam maliyetleri ve işsizlik ciddi ölçüde artmıştır ve ülke gerçek bir su krizinin içindedir. Eğer amaç bu rejimi zayıflatmak olsaydı, doğru yol savaş davullarını çalmak değil, İran’ın kendi içindeki muhalefeti sakin ve kademeli biçimde güçlendirmek olurdu, çünkü dış tehdit genellikle karşı tarafın kenetlenmesine yol açar tıpkı “Yükselen Aslan Operasyonu” sırasında gördüğümüz gibi.

Görünen o ki İsrail, Başkan Trump üzerine de bahis oynamaktadır. Nitekim gelen haberlere göre Trump, operasyonun on üçüncü gününde, fiilen havalanmış olan bir grup hava kuvvetleri savaş uçağını açık ve sert bir şekilde durdurmuştur, çünkü savaşın sürmesi, onun “olağanüstü başarılar” iddiası ve Orta Doğu’da barış ilan edebilme söylemiyle çelişmekteydi. Varsayım şudur ki başbakan ABD’ye gidecek, İran’dan kaynaklanan gelecekteki tehlikeleri Trump’a sunacaktır ve ABD başkanının vereceği yanıt, İsrail’in geniş çaplı bir askeri harekâtının önlenmesi anlamına gelebilecektir.

ABD yönetimi içinde Orta Doğu’da daha fazla çatışma çıkmasına karşı çıkan etkili çevreler bulunmaktadır. Trump’ın İsrail’deki popülaritesi ve Netanyahu’ya yargı affı sağlanmasına yönelik çabalara açık biçimde katılması ise Washington–Tel Aviv ilişkisini hassas bir dengeden çıkararak, aleni, tek taraflı ve emir veren bir dile sahip bir ilişkiye dönüştürmüştür.

Ancak savaş konusundaki gerçekten önemli noktalar, İsrail’in iç meseleleriyle ilgilidir: Kamuoyunun siyasi liderliğe ve orduya duyduğu güvenin düzeyi, güç merkezleri arasındaki ilişkiler ve hepsinden önemlisi, yedi ekimden sonra İsrail’in güvenlik doktrininin ne olduğu sorusu çok daha profesyonel ve dengeli bir tartışmayı hak etmektedir.

Profesyonel düzeyde, yani güvenlik kurumlarının komutanları ile seçilmiş ve atanmış siyasi düzey arasındaki ilişkide her zaman yapısal bir gerilim olmuştur. Bu gerilim başka koşullarda sağlıklı ve yapıcı olabilirdi, ancak bugün yaşananlar benzeri görülmemiştir. Başbakan, atamalarda tüm teamülleri ve mekanizmaları çiğnemekte ve açıkça tek ölçütün kişisel sadakat olduğu mesajını vermektedir. Orduya yönelik çevresindeki en yakın halkadan gelen saldırılara sessiz kalarak bunları meşrulaştırmaktadır. Savunma bakanı ise neredeyse tüm zamanını, denetlemekle sorumlu olduğu kurumu tahrik etmeye ayırmakta, hayati atamaları geciktirmekte ve Genelkurmay’a kişisel saldırılarda bulunmaktadır. Bazı bakanlar, Knesset üyeleri ve resmi kürsüler ise uzun süredir orduyu ve diğer güvenlik kurumlarını adeta birer kum torbasına çevirmiş durumdadır.

Buna karşılık, medyada kendisine sadık platformlara sahip olan ordunun kendisi de bilgi sızdırarak ve medya üzerinden gerekçeler sunarak karşılık vermektedir. Ordu, yedi ekimden sonra bile kamuoyunda herhangi bir siyasetçiden daha fazla güven ve itibara sahip olduğunu bilmektedir. Ayrıca seçilmiş siyasi liderliğin aksine, bireysel düzeyde iç soruşturma ve arınma süreçlerini tamamlamıştır.

Ordu için sorun şu ki, politikacıların itibar ve güvenilirlik açısından kaybedecek hiçbir şeyleri yok, ancak ordunun kaybedecek çok şeyi var, çünkü bu karalama kampanyası herkesi kirletmekle kalmıyor (ki politikacı da esasen “kirli” olarak kabul ediliyor) aynı zamanda İran’a saldırma veya kuzey cephesindeki savaşa geri dönme meselesinin yeniden gündeme gelmesi, bu iki alandaki savaşın kazanımları konusunda mevcut fikir birliğini baltalıyor (ki bence bu kazanımlar, İran’a karşı olanlardan çok Hizbullah’a karşı olanlardan daha gerçek ve kalıcı olmuştur).

Bu tartışma aynı zamanda halkın askeri düzeyden gelen açıklamalara olan güvenini de sarsmaktadır. Savaş hedeflerine ulaşıldığı, kuzeydeki yerleşimcilerin güvenle evlerine dönebileceği, İsrail’in caydırıcılığının yeniden tesis edildiği ve ordunun onları tekrar koruyabilecek durumda olduğu yönündeki beyanlar, “kesin zafer” ilanından sadece birkaç ay sonra yeniden savaş, kayıplar ve sığınaklardan söz edilmeye başlanınca kaçınılmaz olarak inandırıcılığını yitirmektedir.

Nihayetinde, tüm bunlar 7 Ekim’den sonra İsrail’in güvenlik politikasından ve ardından gelen “yedi cephe” savaşından başka bir şey değil. Gazze özellikle bu bağlamda ele alınmalıdır: Artık hiçbir tehdidin ortaya çıkmasına izin verilmemesi gerektiği yönündeki anlaşılabilir duygu, herhangi bir siyasi yolun tamamen reddedilmesiyle birleştiğinde, askeri operasyonları kalıcı kazanımlar sağlamayan kör saldırılara dönüştürüyor. Sonuç olarak İsrail, bombalayabilen ve yok edebilen, ancak geleceği şekillendirmede gerçek bir ortak olamayan bir ülke olarak kör bir kılıç haline geldi. Bu süreçte İsrail açısından son derece sorunlu görülen iki ülke olan Türkiye ve Katar, ABD’nin ve uluslararası toplumun bakış açısı çerçevesinde “karar masasında” bir yer edinmiş durumdadır. Buna karşılık İsrail, herhangi bir uzlaşı çabasını baltalayabilecek bir aktör olarak algılanmaktadır.

Güncel bir güvenlik doktrini hakkında gerçek bir tartışmanın yokluğu ve medyadaki atmosferin neredeyse tamamen doğrudan üst düzeyden gelen alıntılarla şekillenmesiyle birlikte, bu şartlarda artık kime güveneceğini bilemeyen endişeli vatandaş için geriye bir şişe su almaktan ve Trump’ın ne açıklayacağını beklemekten başka bir çare kalmamaktadır.

Farsnews’den tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın