İran’a yönelik askeri saldırının ardından ortaya çıkan tablo, bölgedeki güç dengelerinin yeniden şekillendiğini gösteriyor. Analizlere göre ABD, İsrail ve BAE, hedeflerine ulaşamayan bu sürecin en büyük kaybedenleri arasında yer alıyor.
İran’a yönelik askeri saldırı, Ortadoğu’daki mevcut dengelerin yeniden tanımlanmasına yol açtı. İran’ın kırk gün süren savaşta direnç göstermesi ve saldırıları püskürtmesi, bölgesel ve uluslararası düzeyde önemli sonuçlar doğurdu.
Bu çerçevede Middle East Eye Genel Yayın Yönetmeni David Hearst bir analizinde, “İran savaşı kazandı. ABD’nin, askeri gücünün rakipsiz kabul edildiği bir dönemde başarısızlığa uğraması küçük bir olay değildir ve savaş tarihine geçmelidir. İslam Cumhuriyeti’nin ayakta kalması, bölgedeki güç dengesini köklü biçimde değiştirmiştir. İran hatta küresel güç dengesini de etkilemiştir. Ne Trump ne de Netanyahu, İran karşısında kazanan olduklarını iddia edebilir. Bir diğer kaybeden ise BAE’dir” değerlendirmesinde bulundu.
Bu tür değerlendirmeler, bölgedeki güç dengesinin yeni bir döneme girdiğine işaret ediyor. Askeri maceranın siyasi ve güvenlik maliyetleri, yalnızca hedeflerin gerçekleşmemesine yol açmakla kalmadı; aynı zamanda caydırıcılık algısının zedelenmesine ve bölgesel güvensizliğin artmasına neden oldu.
Analizde ilk büyük kaybedenin ABD olduğu belirtiliyor. Washington uzun yıllar boyunca Batı Asya’da belirleyici ve yenilmez bir güç görüntüsü oluşturmaya çalıştı. Ancak son gelişmeler, en büyük askeri kapasitenin bile siyasi hedeflerin gerçekleşmesini garanti etmediğini ortaya koydu. İran’a yönelik kapsamlı saldırılara rağmen ABD’nin ilan ettiği ya da etmediği hedeflere ulaşamadığı ifade ediliyor.
Bunun yanı sıra, ABD’nin caydırıcılık kapasitesinin de sorgulanmaya başladığı vurgulanıyor. Bir ülkenin yoğun baskılara rağmen direncini koruması ve haftalar süren çatışmalar sonrasında karşılık verme kabiliyetini sürdürmesi, Washington’un gücünün sınırları olduğu yönünde bir algı oluşturdu.
İkinci büyük kaybeden olarak İsrail gösteriliyor. İsrail yönetiminin İran’a ağır bir darbe indirerek bölgesel denklemi kendi lehine değiştirmeyi hedeflediği, ancak sonuçların beklentilerin aksine geliştiği belirtiliyor. Savaş sürecinde İsrail’in iç kırılganlıklarının daha görünür hâle geldiği ve milyonlarca İsraillinin ilk kez yoğun güvenlik tehdidi ve günlük yaşamı etkileyen savaş koşullarıyla karşı karşıya kaldığı ifade ediliyor.
Analize göre, İsrail’in güvenlik doktrininin temelini oluşturan “savaşı sınırların dışında tutma” anlayışı da ciddi bir sınav verdi. Son gelişmeler, İsrail’in askeri üstünlüğünün artık güvenliği garanti etmeye yetmediği yönündeki tartışmaları güçlendirdi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da süreçten olumsuz etkilenen isimler arasında gösteriliyor. Savaş hedeflerine ulaşılamaması, iç siyasi eleştirilerin artması ve toplumsal-siyasi bölünmelerin derinleşmesi nedeniyle Netanyahu’nun konumunun daha da zorlaştığı değerlendiriliyor.
Üçüncü kaybeden olarak ise BAE öne çıkıyor. Son yıllarda bölgesel denklemde etkisini artırmaya çalışan Abu Dabi yönetiminin, yeni güvenlik ittifaklarına yaptığı yatırımlara rağmen ortaya çıkan sonuçlardan olumsuz etkilendiği ifade ediliyor.
Analizde, BAE’nin birçok gözlemci tarafından söz konusu girişimi destekleyen siyasi ve güvenlik ekseninin bir parçası olarak görüldüğü belirtilirken, bu nedenle yaşanan başarısızlığın ülkenin bölgesel konumuna da zarar verdiği savunuluyor. Bölgenin “istikrar adası” olarak tanıtılan ülkesinin, olası yeni krizler karşısında güvenlik ve istikrarını ne ölçüde koruyabileceği sorusuyla karşı karşıya kaldığı ifade ediliyor.
Değerlendirmeye göre kırk günlük savaş yalnızca askeri bir çatışma değil, aynı zamanda bölgedeki yeni güç dengelerinin test edildiği bir süreç oldu. Sonuçlar, dış müdahale yoluyla siyasi yapıların hızla değiştirilebileceği veya askeri baskıyla kalıcı sonuçlar elde edilebileceği yönündeki varsayımların bir kez daha sorgulanmasına neden oldu.
Analiz, Ortadoğu’nun yeni bir döneme girdiğini ve bu dönemde yerel kapasite, ulusal irade ve direniş unsurlarının daha belirleyici hâle geldiğini savunuyor. Bu nedenle, eski müdahale ve baskı yöntemlerine dayanan aktörlerin gelecekte daha fazla zorlukla karşılaşabileceği değerlendirmesi yapılıyor. Buna göre ABD, İsrail ve BAE, söz konusu sürecin en önemli kaybedenleri olarak öne çıkıyor/mehr
