Birleşmiş Milletler’in eski kıdemli danışmanı; bugün Orta Doğu’da ve özellikle ABD’nin İran ile ilişkilerinde yaşananların sadece askeri bir yenilgi veya dönemsel bir kriz olmadığını, aksine ABD’nin güç yapısının zayıflamasının ve Washington’ın kendisini dünyaya hakim güç olarak sunabildiği dönemin sona erişinin bir işareti olduğunu düşünüyor.
Amerikalı ekonomist, analist ve BM eski kıdemli danışmanı Jeffrey Sachs, Grayzone YouTube kanalına verdiği mülakatta ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşına değinerek, Orta Doğu’daki son gelişmeleri ABD’nin uluslararası sistemdeki konumunda yaşanan derin bir değişimin işareti olarak nitelendirdi ve Washington’ın iradesini dünya ülkelerine dikte etme konusundaki eski kabiliyetini yitirdiğini savundu.
Sachs, bugün Orta Doğu’da ve özellikle ABD-İran ilişkilerinde yaşananların yalnızca askeri bir başarısızlık ya da geçici bir kriz olmadığı, aksine Amerikan güç yapısının aşınmasının ve Washington’ın dünyayı yöneten hakim güç olduğunu iddia edebildiği dönemin kapandığının bir göstergesi olduğu görüşündedir.
Bu çerçevede Sachs, dünyanın uzun süredir çok kutuplu bir yapıya doğru ilerlediğini, ancak Amerikalı siyasetçilerin bu değişimi görmezden geldiğini vurguluyor. Sachs’a göre, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ABD, barışçıl ve yeni bir güvenlik düzeni kurma fırsatını değerlendirmek yerine Soğuk Savaş’ı kazandığı illüzyonuna kapıldı ve diğer güçlerin çıkar ve endişelerini gözetmeksizin küresel düzeni kendi arzularına göre şekillendirebileceğini sandı.
Sachs, Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin yaptığı en büyük hatalardan birinin NATO’nun doğuya doğru genişlemesi olduğuna inanıyor. Rusya’nın, Batı’nın askeri yapılarını kendi sınırlarına kadar genişletmesi konusundaki endişelerini defalarca dile getirdiğini belirten Sachs; Washington’ın bu kaygıları dikkate almak yerine tahakküm ve askeri gücü yayma odaklı bir yaklaşım benimsediğini ifade ediyor.
Sachs’ın bakış açısına göre bu süreç nihayetinde Ukrayna Savaşı’na yol açtı. Sachs, Batı’nın bu savaşta ciddi sorunlarla karşı karşıya kaldığını ve Ukrayna’ya verilen mali ve askeri desteğin sürdürülmesinin Avrupa ülkelerine ağır külfetler yüklediğini savunuyor. Hatta Batı’nın mali desteğinin kesilmesi halinde Ukrayna’nın savaşı sürdürme kapasitesinin ciddi oranda düşeceğini ileri sürüyor.
Dünya Artık ABD Tahakkümü Altında Değil
Sachs’ın bu söyleşideki ana fikirlerinden biri, küresel güç yapısındaki değişimdir. Sachs; Çin’in yükselişi, Hindistan’ın ekonomik büyümesi, Rusya’nın artan gücü ile BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi yapıların ortaya çıkışının dünyanın artık tek kutuplu olmadığını gösterdiğini savunuyor.
Ona göre BRICS artık büyük ülkelerden oluşan bir topluluk haline geldi ve üyeleri dünya nüfusunun ve ekonomisinin çok büyük bir kısmını temsil ediyor. Sachs, bu birliğe üye ülkelerin illa ki “Amerikan karşıtı” olmadığını, ancak ekonomi ve dış politikalarının Washington tarafından dikte edilmesini de istemediklerini belirtiyor.
Bu bağlamda Hindistan örneğini veren Sachs, Trump yönetiminin Yeni Delhi’ye yönelik yaklaşımını ABD dış politikasındaki istikrarsızlığın bir göstergesi olarak değerlendiriyor. Sachs, ABD’nin bir yandan Hindistan’ı ortağı ve dostu olarak tanımlarken, diğer yandan bu ülkenin ekonomisine yönelik sert açıklamalarla geleceğin önemli güçlerinden biriyle olan ilişkilerini zayıflattığını ifade ediyor.
Sachs’a göre Hindistan, ABD’nin Rusya ve Çin ile girdiği rekabette Washington politikalarının bir aracı haline gelmeyi kabul etmemektedir. Sachs; Hindistan, Çin, Rusya, Brezilya, İran ve diğer BRICS üyeleri gibi büyük ülkelerin ABD gücüne karşı bir denge unsuru oluşturduğu konusunda uyarıda bulunuyor.
ABD Dünyayı Yönetemez
Sachs, ABD’nin halen önemli bir güce sahip olduğunu ve büyük yıkımlara yol açabileceğini, ancak bunun “dünyayı yönetebilme kabiliyeti” ile aynı şey olmadığını vurguluyor.
Washington’ın, diğer büyük güçlerin artık ABD’nin uluslararası sistemin kurallarını tek başına belirlemesine izin vermeyeceğini kabullenmesi gerektiğini düşünüyor.
Sachs bu değişimi küresel ekonomik ve demografik dönüşümlerin doğal bir sonucu olarak görüyor ve küresel ekonominin ağırlık merkezinin kademeli olarak Batı’dan Asya’ya ve diğer bölgelere kaydığına inanıyor.
Sachs ayrıca, Trump yönetiminin yaptırım ve gümrük vergisi politikalarını da aynı sorunun başka bir tezahürü olarak değerlendiriyor. Çin ve Hindistan gibi ülkeleri ağır gümrük vergileriyle tehdit etmenin ABD’nin konumunu güçlendirmek yerine, bu ülkeleri birbirine yaklaştıracağını ve Washington’ın kontrolü dışındaki ekonomik yapıları pekiştireceğini savunuyor.
ABD’nin Orta Doğu Politikasına Sert Eleştiri
Mülakatın bir diğer bölümünde ABD’nin Orta Doğu politikasına değinen Sachs, İran’a karşı yürütülen savaşı ABD dış politikasının uzun vadeli bir uzantısı olarak nitelendiriyor.
Washington’ın son on yıllarda bölge ülkelerinin siyasi dengelerini değiştirmek için defalarca askeri araçlara başvurduğunu ve bu politikanın sonucunun daha fazla istikrarsızlık ile ABD meşruiyetinin aşınması olduğunu belirtiyor.
Sachs, İran savaşıyla ilgili son açıklamalarında da ABD ve İsrail’in izlediği politikaları sert bir dille eleştirerek, bunu Orta Doğu’daki güç dengesini değiştirmeye yönelik uzun vadeli bir stratejinin parçası olarak tanımladı.
Gazze savaşı ve ABD’nin İsrail’e verdiği destek konusunda son derece eleştirel bir tutum sergileyen Sachs, Amerikan yönetiminin İsrail’e sağladığı siyasi ve askeri destekle bölgedeki gelişmeler karşısında ağır bir sorumluluk üstlendiğini düşünüyor.
Sachs, sivil katliamları ve insani kriz gibi konuların yalnızca bir “halkla ilişkiler” ya da medya algısı meselesine dönüştürülmesini Amerikalı siyasetçilerin bakış açısındaki derin bir bozulmanın göstergesi olarak eleştiriyor.
Amerikan Halkı Savaş İstemiyor
Sachs’ın açıklamalarında dikkat çeken bir diğer husus da Amerikan halkı ile ülkenin siyasi ve güvenlik yapısı arasında yaptığı ayrımdır.
Amerikan halkının büyük bir kısmının dış savaşları desteklemediğini, Ukrayna savaşı ve İsrail’in Orta Doğu politikaları konusunda ciddi endişeler taşıdığını, ancak bu görüşlerin Washington’ın dış politikasına mutlak surette yansımadığını belirtiyor.
Sachs, ABD siyasi yapısının bir tür “seçkinlerin gücü gasp etmesi” durumuyla karşı karşıya olduğunu ve sıradan vatandaşların dış politika kararlarındaki rolünün sınırlı kaldığını düşünüyor.
Ona göre bu durum, savaş yanlısı politikaların sürdürülmesinin temel nedenlerinden biridir; zira savaş ve barış kararları kamuoyunun taleplerinden ziyade siyasi ve güvenlik yapıları ile nüfuz sahibi grupların çıkarlarından etkilenmektedir.
Rusya Ciddi Şekilde Hafife Alındı
Rusya konusuna da değinen Sachs, Batı’nın bu ülkenin gücünü ve kapasitesini ciddi şekilde hafife aldığını söylüyor.
Rusya’yı geniş enerji ve maden kaynaklarına, kayda değer bir bilimsel ve teknolojik altyapıya, kritik sanayilere ve eğitimli bir nüfusa sahip bir ülke olarak tanımlayan Sachs; yaptırımların Rusya’yı hızlıca dize getirebileceği yönündeki Batı algısının yanlış olduğunu savunuyor.
Ona göre Batı yaptırımları Rusya’yı çökertmediği gibi, aksine bu ülkenin Çin, Hindistan, İran ve Batı bloku dışındaki diğer ülkelerle ekonomik ilişkilerini geliştirmesini tetikledi.
Avrupa: ABD Politikasının Bir Diğer Kaybedeni
Sachs, mevcut ABD politikalarının en büyük mağdurlarından birinin de Avrupa olduğunu ifade ediyor. Avrupa’nın Ukrayna Savaşı sonucunda ağır ekonomik ve enerji maliyetleriyle karşı karşıya kaldığını, aynı zamanda Washington’a olan siyasi ve güvenlik bağımlılığının arttığını savunuyor.
Sachs’a göre Avrupa, daha bağımsız bir dış politika geliştirmeli ve Rusya ile ilişkilerini yalnızca ABD politikalarının penceresinden değerlendirmemelidir.
Avrupa’nın kendi güvenlik meselelerini Rusya ile doğrudan müzakere edebileceğini belirten Sachs, herhangi bir müzakere masasına oturmak için ABD’nin iznini veya katılımını beklememek gerektiğini vurguluyor.
Trump’ın Daha Büyük Bir Savaşa Sürüklenme Riski
Söyleşinin başka bir bölümünde Trump’ın Rusya ile doğrudan bir savaşa çekilme ihtimali sorulduğunda Sachs, Trump’ın illa Rusya ile bir savaş istemediğini ve böyle bir çatışmanın son derece tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini iyi bildiğini ifade ediyor.
Bununla birlikte Sachs, Washington’daki mevcut siyasi ve güvenlik baskılarının ABD Başkanı’nı gerilimi tırmandırma yoluna sürükleyebileceği konusunda uyarıyor.
Aynı zamanda Amerikan kamuoyunun artık dış savaşlara karşı her zamankinden daha duyarlı olduğunu ve savaş karşıtı akımların daha örgütlü bir siyasi yapıya kavuştuğunu düşünüyor.
Özetle, Jeffrey Sachs’ın bu söyleşide ortaya koyduğu tablo, ABD liderliğindeki tek kutuplu düzenin kademeli olarak sona erişi ve çok kutuplu yeni bir sistemin doğuşudur.
Onun bakış açısına göre İran savaşı, Ukrayna savaşı, Gazze krizi, BRICS’in genişlemesi, Çin ve Hindistan’ın yükselen gücü ile Rusya ve İran’ın giderek yakınlaşması daha büyük bir dönüşümün parçalarıdır.
Sachs, ABD’nin halen büyük bir güce sahip olduğunu ancak artık taleplerini diğer büyük güçlere kabul ettiremediğini düşünüyor. Tek kutuplu düzeni savaş, yaptırım ve ekonomik baskılarla koruma çabasının, ABD hegemonyasını geri getirmek yerine onun çöküş sürecini hızlandıracağına inanıyor.
Bu çerçevede Sachs’ın temel mesajı şudur: ABD, dünyaya hükmetmeye çalışmak yerine yeni güçlerin yükselişi gerçeğiyle yüzleşmeli; müzakere, iş birliği ve çok kutuplu bir uluslararası düzeni kabullenme yoluna girmelidir.
not: bu analiz tahrireh.com sitesinden alınmıştır
