Katar Başbakanı’nın savaş sonrası İran hakkındaki tutum değişikliği, bölge ülkelerinin geçmişte izledikleri yolları gözden geçirmeleri ile Batı Asya’nın güvenliğini sağlamak adına diyalog ve iş birliğine yönelmeleri gerekliliğini bir kez daha ön plana çıkardı.
Batı Asya’da devam eden gelişmelerin karmaşıklığı, bu çatışmalara ilişkin her bir soru ve yanıtın, krizin boyutlarını ve sonuçlarını daha da katlamasına yol açmaktadır. Öyle ki, her cümlenin ve tutumun yansımaları, diplomatik zirve ve görüşmelerin sınırlarını aşarak bölge ülkeleri arasındaki ilişkileri etkileyebilecek güce sahiptir.
ABD’nin İran’a yönelik askeri saldırısının ağır gölgesini ve bunun Batı Asya üzerindeki sonuçlarını bertaraf etmek, her şeyden önce şu temel sorular karşısında uyanık olmayı gerektirmektedir: Batı Asya’da barış ve istikrarın inşasında her bir bölge ülkesinin sorumluluğu nedir? Hangi aktör, hangi motivasyonla barış sürecini akamete uğratmaktadır ve bölgedeki barışçıl süreçlerin tahrip edilmesi karşısında atılması gereken en önemli adım ve yaklaşım nedir?
Bu sorulara verilecek yanıtlar, Batı Asya ülkelerinin siyasetçilerini asıl sorunun ne olduğuna dair daha net bir tabloya ulaştırabilir. Meselenin doğru tanımlanması sayesinde bölge hükümetlerinin zihninde ve davranışlarında; geçmiş tecrübelere dayanan mantıklı ve uzun vadeli çözümlerin şekillenmesine zemin hazırlanabilir.
“İran Barış Yapıcı Değildir” İfadesinden “Diyalog Zorunluluğu”na Hızlı Geçiş
“Katar Ekonomi Forumu”, Doğuştan New York’taki BM Genel Kurulu marjında Devlet Yetkilileri tarafından düzenlenen bir paneldir. Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı, Bloomberg muhabiri Lyse Doucet’nin sorusuna yanıt verirken İran’ı “barış yapıcı” olmamakla suçlamasaydı, bu oturumlar sırf ekonomik ve kalkınma tartışmalarıyla sınırlı kalabilirdi.
Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani, röportajın başında “İran bölge için baş belası mı?” sorusuna yanıt olarak, “ABD ve İsrail’in savaşına tepki olarak İran’dan gördüklerimiz dikkate alındığında, onların barış yapıcı olmadıkları son derece açıktır” iddiasında bulundu.
Bölgedeki mevcut gerçeklerle ve İran’ın yaklaşımıyla bağdaşmayan bu iddia, çok geçmeden bizzat Şeyh Muhammed tarafından netleştirildi. Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı açıklamasında şu ifadeleri kullandı: “İran bizim komşumuzdur. Şunu anlamalıyız ki; Fars Körfezi ülkeleri olarak hepimizi İran ile bir araya getiren ve hiçbirimizin diğeri için bir tehdit oluşturmayacağını garanti eden bir güvenlik çerçevesine sahip olmadan, bu bölge artık alışık olduğu şekilde yoluna devam edemez. Bölge olarak sorumlu bir şekilde ve bir arada hareket etmeli, İran ile iyi ilişkilere sahip olduğumuzdan ve İran’ın da Fars Körfezi ülkeleriyle iyi ilişkiler yürüttüğünden emin olmalıyız. Bu hedefi gerçekleştirmek için çalışıyoruz. Umuyoruz ki bu savaş herkes için bir uyanış borusu olur ve herkes bunun vaktinin geldiğini anlar.”
Katar Başbakanı’nın tutumunu hızla netleştirmesinin nedeni, komşuluk ilişkilerinin gerekleri ve Doğuha’nın İran ile ABD arasındaki arabuluculuk rolünün yanı sıra yukarıda belirtilen şartlar üzerinden anlaşılabilir. Ancak bu durum, gözlemciler ve analistlerin önüne daha önemli bir soru koymaktadır: Sorumlu davranmak, birbirine tehdit oluşturmamak ve uyanış borusunu duymak, pratikte de bölge ülkelerinin birinci önceliği olarak tanımlanacak mıdır, tanımlanmayacak mıdır?
Göz Ardı Edilemeyecek Gerçekler
Katar Başbakanı’nın tutum değişikliğini anlamak ve yukarıdaki soruya yanıt verebilmek için, bölgedeki tüm ülkelerin şüphesiz farkında olduğu şartları gözden geçirmeye ve istatistiki verilere başvurmaya ihtiyacımız var.
Uluslararası Enerji Ajansı ve Rystad Energy’nin tahminlerine dayanarak Stimson Center tarafından aktarılan verilere göre, Fars Körfezi’ndeki Arap ülkelerinde bulunan 80’den fazla enerji tesisinde meydana gelen hasarın yalnızca yeniden inşası yaklaşık 58 milyar dolar olarak hesaplanmaktadır. Uluslararası Para Fonu (IMF) da bahar raporunda Katar’ın ekonomik büyümesini yüzde -14,7, Kuveyt’inkini yüzde -4,2 ve Bahreyn’inkini yüzde -3,8 olarak öngörmüştür. Dünya Bankası ise bölgenin 2026 yılı ekonomik büyüme tahminini yüzde 4,4’ten yalnızca yüzde 1,3’e düşürmüştür.
Bu zarar yalnızca enerji altyapısıyla sınırlı kalmamıştır. Orta Doğu Küresel İşler Konseyi’nin raporuna göre, Katar’ın sıvılaştırılmış gaz sanayisinin kalbi konumundaki Ras Laffan tesisi, ihracat kapasitesini yüzde 17 oranında düşüren bir hasarla karşı karşıya kalmıştır. Buranın yeniden inşası beş yıla kadar zaman alacak ve yaklaşık 20 milyar dolara mal olacaktır.
Al Jazeera, çatışmaların ilk turunun sona ermesinin ardından yayımladığı analizde, Arap ülkeleri bölgesine verilen toplam ekonomik zararın yaklaşık 350 milyar dolar olduğunu tahmin etmiş ve gerilim başlamadan önce Trump hükümetine sunulan istihbarat değerlendirmelerinin tam da İran’ın komşu ülkelere yönelik karşı saldırı senaryosunu öngördüğünü vurgulamıştır; yani ya görmezden gelinen ya da aldırış edilmeyen bir uyarı…
ABD ile hareket etmenin bölge ülkelerinin başına neler getirdiğini gösteren bu istatistikler, söz konusu ülkelerin çoğunun savaşın devamına ve bunun getireceği sonuçlara neden artık dayanamadığını açıkça ortaya koymaktadır. Al Sani’nin ilk anti-İran söylemi ile hemen ardından yaptığı düzeltme arasındaki çelişki, işte tam olarak bu baskının yansımasıdır.
Bu ekonomik gerçeklik, Fars Körfezi emirlikleri tarafından alınan stratejik bir kararın sonucudur; güvenliklerini sağlama ve garanti altına alma amacıyla topraklarındaki askeri üsleri tahsis ederek ABD’nin bölgedeki varlığını kalıcılaştırma kararı… ABD’nin İran’a yönelik askeri saldırısı ve Tahran meşru müdafaa kapsamında bu üsleri hedef alan misillemesi, söz konusu stratejiyi en ağır şekilde sorgulatmış; ABD güvenlik şemsiyesi veya “Amerikan barışı” olarak adlandırılan yapının, üslere ev sahipliği yapan ülkeler için artık iyi bir kalkan olamayacağını göstermiştir.
South Florida Üniversitesi Siyaset Bilimi Öğretim Üyesi Muhsin Milani, Chatham House’da yayımlanan analizinde bu savaşı, Washington’ın Soğuk Savaş sonrası Fars Körfezi’ndeki üstünlüğüne dayanarak kurduğu düzenin temellerine yönelik bir meydan okuma olarak değerlendirmektedir. Milani’ye göre bu düzen, ilan edilen stratejik hedeflerin hiçbirine —ne mevcut siyasi rejimi değiştirmeye ne de İran’ın füze ve nükleer kapasitesini tamamen yok etmeye— ulaşamamıştır.
Milani, bu savaşın şu dersi bir kez daha pekiştirdiği uyarısında bulunmaktadır: ABD güvenlik şemsiyesi Fars Körfezi krallıklarını tamamen koruyamaz. Bu ülkeler, refahlarının bağlı olduğu güvenliğin ne İran’ı izole ederek ne de onun ekonomik olarak boğulmasına ortak olarak elde edilemeyeceğini kabul etmek zorundadır. Katar Başbakanı’nın konuşmasının ikinci kısmında öne çıkan husus da tam olarak bu gerçekliktir: “İran bir komşudur ve Fars Körfezi’nin güvenlik denkleminden çıkarılamaz.”
Tricontinental dergisi de Fars Körfezi krallıklarının ABD ile yaptığı anlaşmayı sakat bir anlaşma olarak nitelendirmekte ve “ABD ile ittifak sizi kurtaracaktır” sloganının çöktüğünü belirtmektedir. Bu üsler devasa hedeflere dönüşmüş ve ev sahibi hükümetlerin, mağdur edilen diğer milletlere yönelik gerilimin tırmandırılmasına ev sahipliği yapmaya ve bunu kolaylaştırmaya devam ettikleri sürece bağımsız bir şekilde gerilimi düşüremeyecekleri bir sorunu bölge için yaratmıştır.
Geçilmiş Yolları Tekrarlamak Neden Yeni Bir Sonuç Vermeyecektir?
İstatistiklerin ve verilerin ortaya koyduğu gerçekler karşısında bölge hükümetleri nasıl bir karar alacaktır? Bu soru, bugünlerde bölgedeki ve dünyadaki birçok denklemin geleceğini belirleyecek milyon dolarlık soru niteliğindedir. Bu soruya yanıt olarak iki senaryo değerlendirilebilir: Uyarı ve uyanış sesini duymak ya da geçmişin sonuçsuz yollarını tekrarlamak.
Birinci senaryonun gerçekleşmesi, ilk adımda aynı masaya oturmayı; savaş sonrası şartları, gereklilikleri ve gerçekleri konuşup dinlemeyi gerektirmektedir. Olayların ve süreçlerin yanlış yorumlanması sebebiyle ertelenen Umman’daki “Salalah Toplantısı” gibi bir adım, Fars Körfezi ülkelerinin o “uyanış borusunu” duymuş olmaları ve komşularından gördükleri tüm zararlara rağmen İran’ın her türlü diyaloğu karşılama konusundaki iyi niyetini kavrayıp takdir etmeleri şartıyla, BM Genel Kurulu marjında dahi tekrarlanabilir.
Tahran, iki hafta önce açık bir iyi niyet göstergesi olarak, Hürmüz Boğazı’nın yönetimine ilişkin kendisinin ve Umman’ın (iki kıyı devlet olarak) hazırladığı planı diğer komşularının katılımıyla sunmayı kabul etmişti; böylece geçmişi geride bırakıp yeni bir inşa yoluna girilmesi hedefleniyordu. Suudi Arabistan’ın petrol tesislerine yapılan saldırıyı bahane ederek çıkardığı engeller bu fırsatı erteledi; ancak Riyad, Umman giriştiğinin tam da ihtiyaç duyduğu şey olduğunu veya “şu anda” ve belki de New York’ta erişilebilir durumda bulunduğunu herkesten iyi bilmektedir.
İkinci senaryo ise bu “şu an” fırsatının kaçırıldığı ve Fars Körfezi ülkeleri yetkililerinin dış politika doktrininin sıfır noktasına geri döndüğü andan itibaren başlar. CENTCOM komutanları ve İsrail ordusu ile yapılan açık ve gizli toplantılar, Trump’ın Orta Doğu için kafasında tasarladığı planlara boyun eğmek… Bunlar görmezden gelinemeyecek işaretlerdir; ancak savaş tecrübesinin bu toplantıların her birinde bölge yetkililerinin zihninde hakim olacağı umut edilebilir.
Sonuç olarak; ekonomik, siyasi ve askeri gerçeklerin yan yana getirilmesiyle bölge ülkeleri için çizilmesi gereken net tablo şudur: Artık yalnızca “İran baş belasıdır” şeklindeki eski iddialara dayanarak ve kusurlu olduğunu bizzat tecrübe ettikleri bir ABD güvenlik şemsiyesinin kucağına geri dönerek geleceğin rotasını belirleyemezler.
Bu ülkelerin nihayetinde hangi yolu seçeceği —ABD’nin hayali güvenlik kalkanına geri dönmek mi yoksa asgari düzeyde istikrar ve kolektif iş birliğinin yaşandığı bir bölgeye doğru ilerlemek mi— yanıtı anlık açıklamalarda değil, yalnızca önümüzdeki haftalarda ve aylarda sergileyecekleri pratik davranışlarda görülebilecek bir sorudur.
Not: bu analiz irna.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
