Arap Ülkeleri Neden İran Halkının Direnişini Kabul Etmekten Kaçınıyor? (2)

Washington’ın Hürmüz Boğazı’ndaki yenilgisi, Arap elitleri İran ile savaşı yalnızca Çin ve ABD rekabeti gibi göstermek için bir çabalamaya soktu. Bu raporda, söz konusu teorinin İran milletinin direnişini nasıl sansürlediğini ve uzmanlık pozlarının arkasında hangi hedefleri gizlediğini inceliyoruz.

ABD-İran savaşı krizi, Arap ülkelerini doğrudan sonuçlarla ve çatışmanın bölgeye yayılması endişesiyle karşı karşıya getirmiş; Washington’ın Suudi Arabistan gibi müttefiklerinin güvenliğini sağlama konusundaki yetersizliği ise onları her zamankinden daha fazla Çin’e yöneltmiştir. Buna rağmen, Arap medyasının ve analistlerinin bir kısmı, İran halkının direnişini ve bunun bölgesel denklemlerdeki rolünü kabul etmek yerine, bu gerçeği görmezden gelmeye ve savaşı yalnızca ABD-Çin rekabeti çerçevesinde açıklamaya çalışmaktadır. Sanki İran’ın direnişini kabullenmek, bölgedeki güç dengesinin değiştiğini ve Arap ülkelerinin ABD desteğine olan bağımlılığının azaldığını kabul etmek anlamına gelmektedir.

Bu raporun ikinci bölümünde şunları okuyoruz:

⭕ Süper Güçlerin Ganimetleri Paylaşmasını Beklemek

Al-Haji ve Dergham gibi isimlerin görüşleri tamamen bir düşünce akımını temsil etmektedir; Arap dünyasında yaygın ve ham bir arzuyu yansıtan bir akım: Washington ve Pekin’in kapalı kapılar ardında bir araya gelmesi, pazarlık yapması, mevcut savaşa son vermesi ve yukarıdan kendileri Orta Doğu için yeni bir düzen biçmesi.

Dergham’ın yazıları, aslında bölge halkının çoğunun kalbinden geçen şu fısıltıların bir yansımasıdır: İki süper güç karşı karşıya geldiğinde iki senaryodan fazlası yoktur:

  1. Ya iş tüm tarafların içinde yanıp kül olacağı göğüs göğüse ve yıkıcı bir savaşa varır (tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda yaşanan acı felaket gibi);
  2. Ya da her iki dev doğrudan savaşın maliyetinin son derece bel bükücü olduğunu anlar; bu yüzden mantıklı bir şekilde müzakere masasına oturur, sınırları çizer, her birinin nüfuz alanını belirler ve bu paylaşıma dayanarak kalıcı bir küresel düzen inşa ederler. Bu düzen, doğalıyla Orta Doğu da dahil olmak üzere çeşitli bölgelere güdümlü bir huzuru dikte edecektir.

Arap elitlerinin bakış açısına göre Fars Körfezi ve Hürmüz Boğazı, Çin’in enerji can damarıdır; dolayısıyla Pekin bu su yolunun kaos ateşinde yanmasını kesinlikle istememektedir. Diğer taraftan, Amerikan ordusunun ayağı da İran ile savaş bataklığına saplanmış durumdadır ve Washington şerefli bir çıkış yolu aramaktadır. Böylece Hürmüz Boğazı’ndaki mevcut kriz her iki süper güce de zarar vermektedir. Araplar tam da bu baskıların Pekin ve Washington’a “iş birliğinin kârının karşı karşıya gelmenin maliyetinden çok daha fazla olduğunu” anlamalarını sağlayacağına inanmaktadır; sonuç olarak masaya oturup birlikte yeni bir düzen kuracaklardır.

Yalın bir dille söylemek gerekirse, bu elitlerin zihninde ABD ile İran arasındaki savaş sadece bir felaket değil, belki de krizin bağrında bir fırsattır! Pekin ve Washington’ı dünyayı aralarında yeniden paylaşmak üzere yazısız bir mutabakata ulaştıracak bir fırsat; ürettiği ürün Orta Doğu ve Fars Körfezi için güç dengesinin yeniden yapılandırılmış bir versiyonu olacak yeni doğan bir düzen.

Bu süreçte Muhammad al-Mukhtar al-Shanqiti’nin açıklamaları bu düşünce tarzının eksiksiz bir örneğidir. Doha’da siyasi etik ve dinler tarihi alanında araştırmalar yapan bu üniversite doçenti, Sun Tzu’nun fikirlerine hayrandır ve yakın zamanda antik “Savaş Sanatı” kitabının Arapça çevirisini yayımlamıştır. Bir söyleşisinde, Batılı teorisyenlerin yakın zamanda İran-ABD savaşı sonrasında üç muhtemel gelecek öngördüklerini aktarmaktadır:

  1. Yeni Soğuk Savaş;
  2. Çok kutuplu dünya;
  3. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasındaki döneme benzer mutlak bir kaotik ve devletsizlik durumu.

Ancak Dr. Shanqiti, Orta Doğu’daki gelişmelere odaklanarak dördüncü bir senaryonun da öngörülebileceğini iddia etmektedir: Fars Körfezi bölgesinde her iki süper gücün de çıkarları söz konusudur; dolayısıyla ABD ve Çin’in “Büyük bir Anlaşmaya” (Big Deal) varması tamamen muhtemeldir. Kendi somut ifadesiyle:

“Çıkarları paylaşsınlar veya buna ortak olsunlar, bu savaşa son versinler, her iki süper gücün kârını ve güvenliğini garanti altına alsınlar ve doğrudan çatışmanın yerine al gülüm ver gülüm ilişkisini koysunlar.”

Shanqiti daha da ileri giderek, Washington ve Pekin’in tüm dünya üzerinde, Fars Körfezi üzerindeki anlaşmanın sadece bir maddesi olacağı kapsamlı ve ana bir anlaşmaya (Big Deal) varmasını arzuladığını söylemektedir. Onun bakış açısına göre bu senaryo tüm milletler için mümkün olan en iyi versiyondur ve bunun gerçekleşeceği günü heyecanla beklemektedir!

Uzlaşının çatışmanın yerini nasıl alabileceğini göstermek için tanıdık bir örnek vermektedir:

“Son yirmi yılda Batılı teorisyenler defalarca uyardı: ABD onlarca yıldır Orta Doğu’ya kara birlikleri indirdi, çok sayıda askeri üs kurdu ve örneğin Hürmüz Boğazı gibi darboğazların güvenliğini korumak için büyük maliyetler ödedi; ancak bu bölgenin petrolü ve kaynakları en nihayetinde Asya pazarlarına aktı! Dolayısıyla Washington, güvenliği sağlama yükünün bir kısmını Asya ülkelerinin omuzlarına yüklemelidir. Hatta Batılı teorisyenlerden biri açıkça ABD’nin Çin ile, her iki ülkenin de güvenliği sağlama sorumluluğunu eşit derecede üstlenmesi ve karşılığında her ikisinin de bunun getirilerinden eşit şekilde yararlanması konusunda net bir anlaşmaya varmasını önermişti.”

Shanqiti bu fikirleri son derece akıllıca ve mantıklı olarak tanımlamakta, ancak üzüntüyle şöyle demektedir: “Görünüşe göre Trump’ın böylesine büyük bir anlaşmayı sonuca ulaştıracak gücü ve kapasitesi yok; belki de bir sonraki ABD başkanının bu fikri sahada uygulayıp uygulayamayacağını görmek için beklemek gerekecek.”

Shanqiti’nin bu düşünce hattı sadece bir kişinin sesi değildir; Arap dünyası kamuoyundaki yaygın bir uğultunun yansımasıdır.

İran’ın Hürmüz Boğazı darboğazını kapatabilmiş olması ve Washington’ı bir çare bulma konusunda mat etmesi, bizim bakış açımıza göre net bir gerçeği göstermektedir: İranlılar süper güçlerin zorbalığına karşı dik duracak, topraklarını ve şereflerini savunacak güce, iradeye ve cesarete sahiptir.

Ancak ne yazık ki birçok Arap eliti ve halkı bu gerçeğe gözlerini kapatmıştır. Onların tepetaklak olmuş zihinsel geometrisinde, ABD’nin Fars Körfezi’ndeki gücünün aşınması, bölge milletlerinin artık kendi kaderlerini tayin etmek için ayağa kalkması gerektiği anlamına gelmemektedir; aksine bunu yalnızca süper güçler arasında bir güç boşluğunun doğmasının işareti olarak görmekte ve o boşluğu kendileri için dolduracak taze bir zorbanın ve süper gücün derhal devreye girmesi gerektiğini düşünmektedirler!

Henüz tartışılmaya ve incelenmeye açık nedenlerden dolayı, güç boşluğu adı verilen bir varsayım var olsa bile İran’ın kendisinin bu boşluğu doldurabileceği fikrini asla kabul etmemektedirler; ya da Arap milletlerinin İran halkıyla el ele verip kendi birlik ve dayanışmalarına dayanarak bu boşluğu kapatabileceklerini kabullenmemektedirler.

Ne yazık ki zihinlerinde körü körüne bir inanç yuvalanmıştır ve bu boşluğu kendileri için doldurması adına mutlaka ve kesinlikle bölge dışı bir süper gücün devreye girm gerektiğine inanmaktadırlar.

Orta Doğu halkı ABD’nin gücünün gerilediğini kendi gözleriyle görmektedir; bu nedenle “Doğunun süper gücü neden gelip bu boşluğu doldurmuyor?” sorusu son yıllarda tartışmaların ve röportajların ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.

Mevcut savaşın ortasında da tam olarak bu soru defalarca gündeme getirilmektedir.

Middle East Eye’ın “İran ile Savaş ve ABD’nin Dış Nüfuzunun Sınırlarının Ortaya Çıkması” başlıklı programlarından birinde, Seyyid Vali Rıza Nasr’a aynı içerikte bir soru soruldu. Nasr şöyle yanıt verdi:

“Yaşadığımız dünyada ABD zayıflık belirtileri gösterdiğinde kaçınılmaz olarak bir boşluk oluşur; böyle bir durumda Çin’in net bir stratejiye dayanarak bu boşluğu doldurmak istemesi doğaldır. Fars Körfezi’ne kıyısı olan Arap ülkeleri artık eskisi gibi ABD’ye dayanamazlar, bu yüzden Çin’e yönelmekten başka çareleri yoktur.

Ancak Pekin’in bu bölgeyle olan bağının niteliği ABD’ninkinden çok daha karmaşıktır; Çin hem İran ile hem de Arap ülkeleriyle sıcak ilişkilere sahiptir. Dolayısıyla ne İran ile Araplar arasında bir savaşın alevlenmesine ilgisi vardır ne de Fars Körfezi’ne zoraki bir düzen ve empoze edilmiş bir barış dayatma niyetindedir.

Çin’in rol oynaması sakin ve adım adım bir süreç olacak gibi görünüyor: Bir ülke Pekin’i arabulucu olmaya davet eder, diğeri bir tür güvenlik şemsiyesi talep eder ve bir diğeri farklı bir güvenlik garantileri paketi ister. Fars Körfezi şeyhlikleri, Çin ile sermaye akışını sağlayarak ve teknolojik bağları genişleterek kendilerini bu ülkenin güvenlik şemsiyesinin altına sokabilirler. Gerçek şu ki ABD artık kimseye yüzde yüz güvenlik garantisi vermiyor, bu yüzden Araplar bu garantiyi Çin’den istemelidir. Özetle, ellerini ceplerine atıp bedel ödemedikçe göz diktikleri şeye ulaşamayacaklar.”

İnsan Dr. Shanqiti ve Vali Nasr gibi —eski çağların zeki ve çok yüzlü danışmanlarının cübbesini giymiş gibi duran— isimlerin çözüm arayışlarını dinlediğinde, bu Arap elit kesiminde herhangi bir kurtuluş ve uyanışa dair umudu tamamen tükenmektedir.

Ancak neyse ki Orta Doğu’nun düşünsel coğrafyası sadece bu tür teorilerin esaretinde kalmamıştır. Aynı ortamda, Tahran Üniversitesi’nin genç ve seçkin akademisyeni Dr. Hasan Ahmadiyan gibi isimler öne çıkmıştır; İngilizce ve Arapça dillerine hakim, tutarlı bir zihne sahip olan ve El Cezire gibi kanallarda uzman olarak yer alan bu düşünür, Arapça konuşan sosyal medya kullanıcıları ve kamuoyu arasında olağanüstü bir popülerlik ve nüfuz kazanmıştır. “ABD ve İsrail Saldırganlığı İran, Türkiye ve Arap Dünyasının Yakınlaşmasına Nasıl Zemin Hazırlıyor?” konulu söyleşi programlarından birinde sahneye çıkmış; konuşması Arap kamuoyunda ve sosyal medya kullanıcıları arasında eşsiz bir takdir ve destek dalgası yaratmıştır.

Diğer taraftan, gençliği Üçüncü Dünya’nın anti-emperyalist ve sömürgecilik karşıtı başkaldırılarının bağrında geçmiş olan kıdemli Mısırlı yazar Jamil Matar, o gurur dolu günlerin canlı bir hafızasına sahiptir. Birleşik Arap Emirlikleri’nin El-Khaleej gazetesindeki “Dünyanın Çehresini Değiştirmek İçin Yeni Değişkenler Yolda” başlıklı makalesinde şöyle yazdı:

“İran ile ABD arasında savaşın alevlenmesinden bu yana, sanki Mısır’da Süveyş Kanalı’nın millileştirildiği dönemin o coşkusu ve gururu yeniden canlandı.”

Bugünlerdeki gözlemlerini heyecanla şöyle kaleme almaktadır:

“Kültür çevrelerinde ve düşünce kafelerinde, Arap aydınları kulak kulağa vermiş, şaşkınlık dolu bir tonla ‘İran Olgusu’ adını verdikleri bir fenomenden bahsetmektedirler.”

Matar’ın aktardığına göre, bu uyanık elitler İran olgusunun Orta Doğu’nun geleceğinin itici gücü ve belirleyici değişkeni olduğunu anlamışlardır; orta ölçekli güçler ile küresel süper güçler arasındaki ilişkinin tanımını bile temelden değiştiren bir olgu.

İran ile ABD arasındaki son karşı karşıya geliş, devler ile orta ölçekli ülkeler arasındaki savaş kurallarının güncellendiğini kanıtladı: Bir süper güç ile orta ölçekli bir ülke arasındaki savaşta, süper güç mutlaka sahadan zaferle ayrılacak diye bir kural olmadığı gibi, orta ölçekli ülke de yenilgiye ve teslimiyete mahkum değildir. Bu yeni denklemlerle gözlerimizin önünde yeni bir Orta Doğu doğmaktadır.

Jamil Matar’ın bahsettiği elitlerin İran’ın destansı direnişinden ilham aldıkları açıktır; Shanqiti ve Ghanim gibilerinin teslimiyetçiliğinden fersah fersah uzak bir ruh hali. Belki de tam olarak bu düşünür kuşağı Batı’nın dar sağcı teorilerinin duvarlarını yıkabilir, milletleri bu karanlık aşağılık kompleksinden çıkarabilir ve herkese şu yalın gerçeği hatırlatabilir: Toplumu, hükümeti ve tarihin akışını inşa eden insanlardır; tarih insanların eliyle yazılır ve insanın onurundan, özgürlüğünden ve eşitliğinden daha yüce bir hedef yoktur.

Not: bu analiz tahririeh.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın