Washington’ın Hürmüz Boğazı’ndaki yenilgisi, Arap elitleri İran ile savaşı yalnızca Çin ve ABD rekabeti gibi göstermek için bir çabalamaya soktu. Bu raporda, söz konusu teorinin İran milletinin direnişini nasıl sansürlediğini ve uzmanlık pozlarının arkasında hangi hedefleri gizlediğini inceliyoruz.
Çin kaynaklı analiz web sitesi Guancha’nın köşe yazarı ve medeniyet tarihi araştırmacısı Wu Maiye, Orta Doğu’daki savaşa dair Arap medyasındaki saptırıcı anlatıları ele alan bir yazı kaleme aldı.
ABD ile İran arasında savaşın başlamasıyla birlikte krizin şarapnel parçaları Araplara da sıçradı; yangının Mısır ve Türkiye’ye yayılması ve bölgenin “ikinci bir Afganistan’a” dönüşmesi endişesi yükseldi. En son gelişmede, Yemen Ensarullah’ının Kızıldeniz’de şimşek hızındaki ilerleyişi ve Babülmendep’in tehlikeye girmesi üzerine Suudi Arabistan ABD’den iki kez askeri yardım talep etti; ancak Trump Riyad’ın talebini reddetti. Bu olay, Suudilerin Washington’dan umudunu keserek arabuluculuk için Pekin’e başvurmalarına yol açtı.
Bu sırada Arap medyasında garip bir anlatı elden ele dolaşıyor; analistler halka sahnenin görünüşüne aldanmamaları gerektiğini telkin ediyor. Bu kesimin bakış açısına göre, ABD ve İsrail’in İran ile savaşındaki hedefleri yerle gök kadar farklı. İsrail’in hedefi, kendisi Orta Doğu’nun tartışmasız efendisi haline gelmek için İran’ı felç etmek veya parçalamaktır; ancak ABD’nin hedefi, tüm küre üzerindeki hakimiyetini ve hegemonyasını korumaktır. Washington’ın gerçek planı, İran’a darbe vurarak Çin’in Orta Doğu’da her geçen gün artan nüfuzunu dizginlemektir. Dolayısıyla ABD ile İran arasında devam eden savaşa bağımsız ve yerel bir çatışma gözüyle bakılmamalıdır; bu savaş, Washington ile Pekin arasındaki rekabetin sadece bir kesitidir!
⭕ Arap Elitlerinin Gözünde Savaşın Ana Aktörleri
Tanınmış Eş-Şark el-Avsat gazetesinin eski genel yayın yönetmeni Abdurrahman er-Raşid, bir yazısında tam olarak bu konuya parmak basarak şöyle yazıyor:
“ABD ile İran arasındaki çatışmanın başlamasıyla eş zamanlı olarak çeşitli yorum ve anlatı sağanağı başladı; ancak en gürültülü ve en baskın analiz, bu savaşın aslında ABD’nin Çin’i dizginlemek için hazırladığı stratejik bir yol haritasından kaynaklandığıydı; Basra Körfezi’nin petrol damarlarını ele geçirmeyi ve deniz transit hatlarını kontrol etmeyi hedefleyen bir plan.”
Böyle bir analizi Arap analistlerin ağzından duymak ilk etapta bize garip gelebilir. Ancak gerçek şu ki, 1980’lerden bu yana tüm Arap dünyasında Çin’in yükselişine ve gücünü ihya etmesine yönelik özel bir anlayış ve beklenti kök salmıştı; bugünkü analizler ise aslında onlarca yıl önce ekilen aynı tohumun meyveleridir.
İran, Orta Doğu ve İslam dünyası üzerine yıllardır araştırmalar yapan ve geçen şubat ayından bu yana bölge medyasının mülakat yapmak için birbiriyle yarıştığı İranlı-Amerikalı akademisyen ve araştırmacı Seyyid Vali Rıza Nasr, 2009 tarihli “İslamî Kapitalizmin Yükselişi” adlı kitabında ilginç bir ifade kullanmıştı:
“Küreselleşme birçoğunun gözünde, ABD’nin ekonomik gücünün düşüşü ve Çin’in göz kamaştırıcı yükselişinin anlatısıdır; iki süper gücün ilişkisi etrafında dönen ve bazı tarihçilerin ‘Chimerica’ (Çin ve ABD birleşimi) adını taktığı bir anlatı. Buna rağmen, Doğu’dan Batı’ya uzanan bu büyük anayol bugün bölgesel ekonomilerle düğümlenmiştir ve ilginçtir ki bu değişimlerin ve ticari nabzın büyük kısmı Dubai ve Arap şeyhliklerinin bağrından geçmektedir.”
Bu ifadeler, Arapların küresel ekonomik düzene dair doğrudan his ve tecrübelerini çok iyi göstermektedir. Belki de bu yaşanmış tecrübenin etkisiyle, yeni milenyumun başından itibaren Arap elitleri arasında kesin bir inançla şunu söyleyen hızlı bir dalga tutundu: “Çin er ya da geç ABD’nin yerini alacak ve yeni dünya düzenini kuracaktır.”
Ancak sorun şu ki, bu Arap elitlerinin büyük bir kısmı tarihe gerçekçi ve çok boyutlu bir bakıştan yoksundur. Onlar bir “tarihsel süreçten” bahsettiğimizde, kesin ve değiştirilemez bir kaderden değil, yalnızca bir “olasılıktan” bahsettiğimizi anlamıyorlar. Gerçek dünyada insanların iradesi ve direnişi ile öngörülemeyen binbir türlü diğer olay el ele verir ve toplumların tarihsel seyrini değiştirir. Bunun da ötesinde, Arap elitleri zihinlerini geleneksel inançların tortularından arındıramamışlardır; bilinçaltlarında siyasi veya tarihsel bir süreci “ilahi kader” ile eşdeğer görmekte ve kendi kendilerine “Kaderin eli işin içinde olduğuna göre fire vermez ve mutlaka bu sonuç gerçekleşecektir” demektedirler!
Donald Trump, İran’a karşı ani bir saldırıya giriştiğinde, olaylar Beyaz Saray’ın hesapladığı gibi gitmedi. İran herkesi şaşırtan bir sertlik ve karşılık verme kapasitesi sergiledi; Hürmüz Boğazı’na el koydu ve sonunda iş İran ile ABD arasında bir mutabakat zaptı imzalanmasına kadar vardı. (Çinli sosyal medya kullanıcılarının mizahi bir dille okullardaki tarih dersinin yeni test konusu olarak adlandırdıkları mutabakat zaptı.)
Washington’ın bu başarısızlığı, “Amerikan İmparatorluğu’nun Çöküşü ve Yeni Dünya Düzeninin Doğuşu” manşetinin dünya medya meclislerinin ana konusu haline gelmesine yol açtı. Arap elitleri de coşku ve heyecanla bu kızgın tartışmaya dahil oldular; peki onların çıkarımı neydi? Zihinlerinde Amerikan ordusunun İran ile savaşta tıkanması, adeta şunu kanıtlayan tapu gibi bir belgeydi: “ABD’nin dünya ağalığı konumu tartışmasız şekilde Çin’e devredilecektir ve bu kaçınılmaz bir yoldur.” (Bu çıkarımın mantıksal boşlukları bizim için açık olsa da bunu geçiyoruz).
Eş zamanlı olarak, Arap elitlerinin üzerine garip bir zihinsel hastalık çökmüştü; çağdaş Batılı sağcıların tüm siyasi teorilerini körü körüne yutmuşlar ve bunları eksiksiz olarak Orta Doğu gerçeklerine uygulamaktaydılar! Uzmanlar, sözde savaşın perde arkasını ifşa etmek için “Büyük Satranç Tahtası”, “Thukydides Tuzağı” ve hatta “Yüz Yıllık Maraton” gibi terimleri sıralamaktadır.
Gerçekte onlar, Batılı sağ teorilerin gözlüğünün arkasından bölgedeki savaş yangınını izlemekte ve ilan ettikleri gülünç sonuç şu olmaktadır: “ABD bu kez İran ile savaşmıyor, asıl hedefi Çin’dir!” (Bundan böyle “Süper Güçler Savaşı Teorisi” olarak adlandıracağımız yaklaşım).
Örnek olarak, El Cezire ağının “Körfez Alev Alıyor; Bedelini Kim Ödeyecek?” başlıklı görsel programlarından birine Kuveyt Üniversitesi Siyaset Bilimi Öğretim Üyesi Dr. Faysal Ebu Salib davet edilmişti. Bu akademisyen, eğer ABD gerçekten İran’ın belini kırmak isterse, dumanının doğrudan tüm Orta Doğu’nun gözüne kaçacağına inanıyordu.
Bu söyleşinin bir bölümünde Ebu Salib, ilk olarak Orta Doğu’nun ve özellikle Basra Körfezi’nin enerji kaynaklarının Çin ekonomisi için oksijen hükmünde olduğuna ve Hürmüz Boğazı’nın bu petrol ve gazın çıkışındaki ana damar olduğuna işaret etmektedir. Ardından Alfred Mahan’ın Deniz Gücü Teorisi’ne dayanarak, ekonomik üstünlüğe sahip her süper gücün denizlerin kilit su yollarını denetim altına almaya çalıştığını; zira bir güç bu deniz geçitlerini ele geçirirse siyasi ve ekonomik olarak tüm dünyaya hükmedebileceğini iddia etmektedir.
Bu Kuveytli akademisyenin bakış açısına göre; Tayvan Boğazı, Malakka Boğazı, Panama Kanalı, Süveyş Kanalı, Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı gibi darboğazların hepsi yeryüzünün hayati şah damarlarıdır; devler arasında mutlaka sahiplenilmesi için kavga çıkacak hassas noktalardır ve bugün bu nizain okunun ucu tam olarak Hürmüz Boğazı’na oturmuştur. Hatta savunma stratejisi açısından Çin’in deniz iletişim hattının Güney Çin Denizi’nden Hint Okyanusu’nun sonuna ve Hürmüz Boğazı’nın ağzına kadar uzandığına inanmaktadır; Hürmüz Boğazı’nın Pekin ve Washington için ölüm kalım rekabetinde hayati bir meydana dönüşmesinin sebebi işte budur.
Mesele sadece o bir programla sınırlı kalmıyor; Ebu Salib, El-Kuveyt yayın organının başka bir video programında, “Bu Savaştan Sonra İran ve Basra Körfezi’ni Nasıl Bir Gelecek Bekliyor?” konusuna ayrılan bölümde bir kez daha aynı tezi tekrarladı; ancak bu kez bir adım daha ileri giderek Heartland (Kalpgah) Teorisini işin içine kattı. Dünyanın hassas yarımadalarını ve boğazlarını ele geçirebilen her ülkenin, Avrasya ve Afrika büyük adasının hayati şah damarlarının nabzını fiilen elinde tuttuğunu iddia etti. Sonra da şefkatli bir poz takınarak sordu: “Bu hassas darboğazların hemen dibinde oturan biz Arap ülkeleri ne yapmalıyız? Bu, herkesin üzerinde düşünmesi gereken bir sorudur.”
Diğer taraftan, bağımsız araştırmacı ve yazar Ghanim, İran’a bakışında Ebu Salib’in tam karşısında durmaktadır; resmen İran’ın yok edilmesinin bölge için daha faydalı olduğunu söylemektedir!
Ancak sıra Çin’e geldiğinde Ghanim ve Ebu Salib tamamen aynı ses olurlar. Tanınmış “Kumların Sesi” adlı video podkastinin “ABD İran’a Saldırmaktan Vazgeçmeyecek” başlıklı bölümlerinden birinde Ghanim, dünya haritasının karşısına geçer, eliyle farklı noktaları gösterir ve coğrafyanın savaşta nasıl ölümcül bir silaha dönüştüğünden bahseder. Düşünün bakalım nihayetindeki çıkarımı nedir?
“ABD’nin İran’a saldırısı, gerçek hedefi Çin ejderhasını dizginlemekten başka bir şey olmayan hesaplı bir plandır!”
Ghanim’in inancına göre ABD bu hedefe ulaşmak için, İran’ı tamamen dize getirene ve ardından bu ülkeyi beş veya altı ayrı parçaya bölene kadar savaş ateşini körüklemeye devam edecektir; gerçekleştiği takdirde tüm Orta Doğu coğrafyasını altüst edecek bir plan. Hem kendisi hem de programın sunucusu şık giyimli genç Araplardandır (Şık beyaz kandura giyenler olarak bilinenler). Bu program 550 bin izlenme ve 500’den fazla yorum aldı; bu istatistik, genç Arap neslinin de süper güçler savaşı teorisinden en ufak bir şüphe duymadığını ve hatta bu tarz masalları heyecanla dinlediğini göstermektedir.
Bu doğrultuda, El Cezire ağındaki yüksek izlenme oranına sahip “Güç Dengesi” programının “İran ile Savaşın Sonuçları ve Bölgesel Artçı Sarsıntıları” konulu bölümünde, kıdemli ve tanınmış Arap analist Abdullah en-Nefisi konuk edildi. O da aynı bakış açısında ısrar ederek şöyle dedi: “ABD sadece Çin’e darbe vurmak için İran’a saldırdı.”
Lafını kanıtlamak için bir dizi delil dizdi ki argümanları kelimesi kelimesine Ebu Salib ve Ghanim’in söylediklerine benziyordu.
Bu dalga Arap dünyasındaki kadın içerik üreticilerine kadar sirayet etmiştir; nitekim genç kadın podkasterlardan biri heyecanla özel bir video hazırladı ve aynı analiz hattını aktararak sonunda izleyicilerine hitaben şöyle dedi: “Şimdi takdir sizin; sizce bu savaşın kaderini ve yönünü kim belirliyor?”
Gördüğünüz gibi, Arap dünyasında bu “Süper Güçler Savaşı” teorisi yaşlısını gencini, kadınını erkeğini, akademisyenini gazetecisini ve hatta İran rejiminin destekçisini ve karşıtını aynı hizaya getirmiştir. Bu anlatı o kadar yaygınlaşmış ve kabul görmüştür ki adeta kesin ve sarsılmaz bir gerçeklik gibidir.
⭕ İran Halkının Savaşın Kahramanları Olarak Rolünün İnkarı
Çocukluğumuzdan beri öğrendiğimiz ilkelerle dünyaya bakarsak, uluslararası siyaset satranç analizi henüz ilk adımdır. Asıl ve kader belirleyici bir sonraki adım, bölge halklarının bu karmaşıklıklardan ve uluslararası çatlaklardan kendi lehlerine nasıl yararlanabileceklerini, ilerici ve hak arayan güçlere nasıl kardeşlik eli uzatabileceklerini, gerçekçi bir plan çizip kendi ayaklarıyla sahaya girerek halklarının ve topraklarının hakkını nasıl alacaklarını görmektir.
Ancak Arap elitleri yıllardır bu basit alfabeyi unutmuşlardır; kendiliğinden gelişen mücadelenin ve milletlerin iradesinin anlamını kavrayamamaktadırlar ve sonuç olarak yine alışkanlık ve uyuşukluktan, o her zamanki edimsizliğe sığınmışlardır.
Aylardır İran ile ABD’nin donanımlı ordusu karşı karşıya gelmiş durumdadır; bu süreçte ABD Hürmüz Boğazı’na hakim olmayı veya bir kazanım elde etmeyi zerre kadar başaramamıştır. Bütün bu açık sahra gerçeklerine rağmen, Arap dünyasında toplumsal bir uyanışla sonuçlanamamıştır. Aksine, Arap analistler altta kalmamak için, İran milletinin direnişini ve destanını kamuoyunun gözünde değersiz ve etkisiz göstermek amacıyla süper güçler savaşı teorisine sarılmışlardır.
Bu uzmanlar uydu kanallarında saatlerce boş boğazlık etmekte ve halka iddialı terimler sunmaktadır; ancak gerçek şu ki bu havalı kelimeler kamuoyunu hipnotize etmekten başka bir şey değildir. Bu masal uydurmalarıyla insanların gözünün önündeki gerçeği silmek ve izleyicinin beynine şu gülünç formülü yerleştirmek istemektedirler:
“Eğer İran’ın savunma yaptığını ve ABD’ye tokat attığını görüyorsan ve bu savaşın bir tarafının İran olduğunu sandıysan çok safsın! Anlamalısın ki savaşın gerçek tarafı o uzaktaki doğulu süper güçtür (Çin)! Eğer Orta Doğu’nun savaş ateşinde yandığını ve en büyük bedeli ödediğini düşünüyorsan yine yüzeysel bakıyorsun! Bil ki asıl kaybeden Washington veya Pekin süper güçlerinden biridir; ve ikisinin de böylesine ağır bir hasarı ödeme gücü olmadığından, işin sonunda mutlaka birbiriyle anlaşacaklardır!”
Bu lafların kirli işlevi nedir? İran milletinin savaştaki kahramanca rolünü inkar etmek.
Arap izleyici televizyonun karşısına oturuyor ve bu analizleri duyduğunda, jeopolitikte ne kadar derin bir kavrayışa ve geniş bir ufka sahip olduğunu sanıyor! Oysa bilmeden bu sözde elitlerin zihinsel ağına yakalandığının ve sahayı ileriye taşıyanın uluslararası iki devin farazi pazarlıkları değil, İran milletinin iradesi, kanı, inisiyatifi ve direnişi olduğunu unuttuğunun farkında değildir.
Bu süper güçler savaşı teorisinin maskesinin arkasında, aslında avamlaşmış ve yozlaşmış bir tarih felsefesi olan gizli bir inanç yatmaktadır; şöyle diyen bir inanç:
“Tarihin büyük sahnesinde yalnızca süper güçlerin aktör olma hakkı vardır! Yalnızca devler fırtınalar koparabilir ve ne isterlerse alabilirler. Tarih sanki sadece süper güçlerin krallığı için yaratılmıştır. Orta ölçekli ülkeler ve daha küçük milletler ne kendi kaderlerini inşa edebilen ne de tarihin bir yaprağını bile kıpırdatabilen değersiz piyonlardan ibarettir.”
Arap uzmanlar savaşı tam olarak bu zehirli bakış açısıyla yorumlamakta ve bilinçaltına şu acı mesajın yerleşmesi için halklarının beynini çaktırmadan yıkamaktadırlar:
“Diyelim ki İranlı askerler ve halk mevzilerde ter döküyor ve güzel füze yanıtları veriyor; ama hiç yorulmayın, onlar ne bu meydanın ana aktörüdür ne tarihin yapıcısıdır ne de bu meydanın yöneticisidir! İran halkı en ağır yaptırımları, en acı yaraları ve evlatlarının dağını sineye çekse bile, yine de bu trajik gösteride bir hiçtirler! Tarihin anlamını onlar inşa etmiyor; onların fedakarlıklarının bağrından hiçbir anlam çıkmaz. Onlar anlam yaratmada bir role sahip olmadıkları gibi, bir anlama sahip olmaya bile layık değillerdir! Tarihin kaderi, bu kanların nihai faydası ve anlamının başka bir yerde şekillenmesini hükmetmiştir: Washington ve Pekin’deki masaların arkasında! Dolayısıyla bu millet ne kadar sert savaşırsa savaşsın, küresel düzen üzerinde zerre kadar etkili olmayacaktır; aksine İran halkının hayatta kalmasını veya yok olmasını belirleyecek olan yukarıdaki büyüklerin pazarlığıdır!”
Birine “Sen hiçbir şey değilsin ve kendi kaderinde bile bir rolün yok” demek, insan onuruna yapılmış en büyük hakarettir. Süper güçler savaşı teorisi şüphesiz tamamen zihinsel ve saptırılmış bir teoridir; halkları silip yerine devletleri oturtan ve insanlığın inişli çıkışlı tarihini sadece birkaç büyük gücün doğuşu ve batışının tekrarlanan hikayesine indirgeyen batıl bir teoridir.
⭕ Peki Bütün Bu Kusurlara Rağmen Bu Teori Neden Alıcı Buluyor?
Çünkü Arapların çoğunun ruhsal olarak rahatlamasına ve pasifliklerini meşrulaştırmasına tam olarak yaramaktadır!
Gerçekte süper güçler savaşı teorisi, Arap elitleri için İran’ın ve halkının bağımsız rolünü, iradesini ve özne oluşunu bir kalemde silip yok sayacakları bir araç gibi işlev görmektedir. Örneğin uluslararası meselelerin analizinde uzun bir geçmişe sahip tanınmış enerji piyasası analistlerinden Anas bin Faisal Al-Haji, popüler bir video podkastinde garip bir iddiada bulunarak şöyle dedi: “ABD-İran savaşı Çin’de başladı ve Çin’de bitecek!”
Demek istediği, Çin’in ekonomik gücünün ihyasının bu savaşın ana etkeni olduğu ve sadece Pekin ile Washington arasındaki müzakere ve perde arkası anlaşmanın buna son verebileceğiydi. Hatta daha da ileri giderek açıkça şöyle dedi: “Elbette elimde belge yok, ancak eminim ki bu savaş, Çin ve ABD masada dünyanın ganimetlerini ve çıkarlarını paylaşma konusunda anlaştıklarında yatıştı; bundan sonradır ki Çin İran’a ateşkes mesajı gönderdi ve İran ile ABD arasındaki mutabakat anlaşması imzalandı.”
Arap medyasında İran halkının iradesini marjinalleştirmeye yönelik bu tür hilelerin sonu gelmemekte ve binbir renkle izleyiciye yutturulmaktadır. Örneğin El Arabiya ağının İngilizce bölümü şu alımlı manşetle bir rapor yayımladı: “Pakistan, Çin’i İran Savaşına Son Vermeye İkna Edebilir mi?”
İran milletinin iradesini ve bağımsızlığını inkar etmek için gerçekten ellerinden geleni yaptıklarını söylemek gerekir!
Başka bir örnekte, tanınmış Lübnanlı yazar Raghida Dergham, El Arabiya sitesinde “Çin’in Uzun Vadeli Planlaması ve Trump’ın İran Üzerine Kumarı” başlıklı makalesinde şöyle yazdı:
“Washington ile Pekin arasındaki güç dengesinin yeniden tanımlandığı koşullarda, küresel düzenin liderliği üzerine çetin bir savaş sürmektedir; bölgesel savaşların, petrolün, enerji kaynaklarının ve gümrük tarifelerinin hepsinin daha üst düzeydeki o çatışmanın birer aracı olduğu ve İran’ın kesinlikle nihai belirleyici faktör olmadığı bir savaş. Böyle bir tabloda İran, bu daha büyük küresel oyunda yalnızca stratejik bir kozdur; ya da belki iki süper güç arasındaki uzlaşı kapılarını açabilecek veya daha yıkıcı bir savaşın ateşini körükleyebilecek bir tuzaktır. Bu nedenle, Çin ve ABD’nin önümüzdeki yıllardaki perde arkası pazarlıkları ve anlaşması, bir bumerang gibi doğrudan Orta Doğu’ya, İran’a ve küresel güç dengesine çarpacaktır.”
Bu cümleler, Arap elitlerinin büyük bir yüzdesinin zihninde bugünün İran gerçekliğine dair nelerin geçtiğini çok iyi göstermektedir.
Not: bu analiz tahririeh.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
