Bin Selman’ın Kaybeden Kumarı: ABD’ye Yalvarmaktan Çin Diplomasisine Bel Bağlamaya

Füzeler Riyad Havalimanı’nın dibine kadar ulaştı ancak Washington Suudilerin telefonlarına çıkmadı; Trump yeni bir bataklığa saplanmak istemiyor. Şimdi Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı’nın eş zamanlı olarak kilitlenmesi ve petrol fiyatlarındaki sıçramayla birlikte piyasalar Çin’in arabuluculuğuna oynamaya başladı; hatta Hillary Clinton gibi isimler bile Çin ile müzakere edilmesi gerektiğini haykırıyor.

Asya’daki stratejik gerilimleri incelemek üzere siyasi elitlerin özel kürsüsü olarak bilinen “İki Yaka Yuvarlak Masası” (两岸圆桌派) analiz programı, Suudi Arabistan ile Yemen’deki Ensarullah arasındaki tırmanan gerilim dosyasını mercek altına aldı.

Programdaki Analistler:

  • Tang Xianglong (唐湘龙): Gazeteci ve Medya Uzmanı
  • Xin Qiang (信强): Çin Fudan Üniversitesi Tayvan Çalışmaları Merkezi Başkanı
  • Chen Fengxin (陈凤馨): Kıdemli Medya Uzmanı ve Tayvanlı Ekonomi Yorumcusu (Sunucu)

🔴 Chen Fengxin (Sunucu): Orta Doğu’daki durum bugünlerde yine yeni gelişmelere sahne oluyor. 19 Eylül’de Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’daki havalimanı yakınlarında bir patlama meydana geldi; bu saldırı açıkça Ensarullahın Suudi Arabistan’a karşı düzenlediği bir eylemdi. Şu ana kadar elde edilen kanıtlar, başkentte konuşlu tüm hava savunma sistemlerinin dahi ülkenin güvenliğini tam olarak sağlamaya yetmediğini gösteriyor.

Bu süre zarfında Riyad ile Ensarullah arasındaki çatışmanın ateşi giderek körüklendi ve Suudi Arabistan’ın şu anda çaresiz ve yalnız kaldığı bir gerçek. Suudiler dünyadaki en büyük silah alıcısı konumunda; 1970’lerden bu yana Washington ile yürüttükleri tüm dış politika stratejilerini ABD’den askeri koruma ve güvenlik şemsiyesi satın almak üzerine kurmuş bir ülke. Ancak şimdi, Suudi Arabistan’ın doğrudan bir güvenlik tehdidiyle karşı karşıya kaldığı tam da bu kritik anda, ABD Riyad’ın yardım talebini şu ana kadar iki kez reddetti ve onlara arkasını döndü. Bu aşağılayıcı davranış Suudi Arabistan-ABD ilişkilerinin geleceğini nasıl etkileyecek? Ve daha da önemlisi, Washington’un Orta Doğu’daki nüfuzu açısından ne anlam taşıyor?

🔴 Xin Qiang: Sunucunun sorduğu soru, bence ABD’nin “askeri kapasite” ile “operasyonel irade” arasında yaşadığı derin paradoks ve krize tam olarak parmak basmaktadır.

Şu bir gerçek ki: Bir süper gücün eyleme geçmesi —ister askeri, ister diplomatik, ister ekonomik olsun— her şeyden önce onda “harekete geçme iradesi” bulunup bulunmadığına bağlıdır.

Sahadaki gerçeklik, Trump’ın Orta Doğu maceralarına müdahale etmeye hiçbir hevesinin olmadığını gösteriyor; değil ki Suudi Arabistan ile Ensarullah arasındaki çatışma ateşinde askeri gücünü Riyad’ın savunma kalkanı olarak öne sürsün ya da doğrudan oyuna girsin.

Trump’ın böyle bir niyetinin kesinlikle olmadığına eminim; kendisi daha önce İran ile yaşanan kriz ve çatışmada ağır bir darbe aldı ve büyük bir yenilgiye uğradı. Diğer yandan, Washington içinde de bu konuda iki partili bir uzlaşı oluşmuş durumda; Trump’ın kendi seçmen tabanı ve destekçileri bile bu kavganın ortasına atlamanın ABD’yi yeniden yıpratıcı bir bataklığa çekeceği konusunda hemfikir.

ABD, Suudi-Husi savaşına tekrar dahil olursa yeni bir savaş cephesi açmış olacaktır. ABD iç politikası ve küresel stratejik konumlanma açısından bakıldığında, bu kumarın Trump’a getireceği siyasi maliyetler o kadar yıkıcı olacaktır ki hiçbir şekilde telafi edilemez. Bu nedenle, ne Trump’ın kendisi ne de etrafındaki devlet adamları —şahin savaş yanlıları bile— önlerinde açıkça duran bir bataklığa yeniden adım atmak istemiyor.

Ancak madalyonun diğer yüzü, operasyonel kapasitenin iradeden bile daha belirleyici olmasıdır. İran ile yaşanan gerilimde ABD askeri gücünün son sınırına kadar zorlandığını gördük. İran dosyasının henüz kapanmadığı bir ortamda, Suudiler ile Ensarullah arasında yeni bir topyekün savaşa girmek Pentagon için bir kabustur; ABD Savunma Bakanlığı, mevcut kaynak ve teçhizatla iki ağır cephede birden yıpranmayı karşılayamayacağını herkesten iyi biliyor.

Suudiler ile Ensarullah arasındaki husumet onlarca yıllık bir hikayedir ve köklerini kazırsanız yüzlerce, hatta binlerce yıllık tarihi ve dini düğümlere rastlarsınız. Bu öyle karmaşık bir yumaktır ki dışarıdan hiçbir yabancı bu kördüğümleri çözemez… Özellikle de Ensarullahın haritadaki yerini bile gösteremeyecek olan Amerikan kamuoyu için! Trump’ın kendisi de Suudi ile Yemen arasındaki tarihi husumetlerin arasına girmeye veya arabuluculuk yapmaya en ufak bir ilgi duymamaktadır.

Washington’un Riyad’a karşı sergilediği bu soğuk tavır, ABD’nin müttefiklerine olan güvenlik taahhütlerini kamuoyu nezdinde ciddi bir şüphe ve rezaletle baş başa bıraksa da, Amerikan yönetimi için bu itibar kaybı savaşa girmenin maliyetinden katbekat daha ucuzdur.

Washington’un bugünkü önceliği nettir:

  • Askeri gücünü korumak ve Orta Doğu’daki kaostan elini ayağını çekmek
  • İran bataklığından saygın bir şekilde çıkış yapmak
  • MAGA hareketinin seçmen tabanını ve Trump’ın destekçi kitlesini korumak
  • ABD’deki benzin fiyatlarındaki artış ve enflasyondan kaynaklanan halk öfkesini dizginlemek
  • Kongre ara seçimlerini kazanarak Cumhuriyetçilerin Senato ve Temsilciler Meclisi’ndeki kontrolünü sürdürmek
  • Ve son olarak Trump’ın “topal ördek” bir başkana dönüşmesini engellemek.

Mevcut aşamada Trump ve düşünce kuruluşunun gerçek kaygıları ve tartışmasız öncelikleri bunlardır.

🔴 Chen Fengxin: Bir yandan ABD Suudileri geri çevirdi; fakat diğer yandan, Suudi Arabistan’ın daha kısa süre önce Türkiye ve Pakistan ile “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” imzaladığını da unutmamalıyız. Bu ortak paktın maddelerine göre Suudi Arabistan saldırıya uğrarsa Türkiye ve Pakistan bunu kendi topraklarına yapılmış saymak ve Riyad’a gerekli yardımı göndermekle yükümlü. Peki Türkiye ve Pakistan gerçekten böyle bir güce sahip mi? Günün sonunda bu ortak savunma anlaşmasının da kağıttan bir kaplandan başka bir şey olmadığı ortaya çıkmayacak mı?

🔴 Tang Xianglong: Mesele “kağıttan kaplan” olması değil; mesele henüz bunu test etme zamanının gelmemiş olmasıdır. Tüm ortak savunma paktlarının zayıf noktası her zaman aynıdır: Bu anlaşmalar açık çek değildir! Herhangi bir saldırı gerçekleştiğinde ortak savunma mekanizması kendiliğinden devreye girmez.

Suudi Arabistan ve Ensarullah arasındaki anlaşmazlığa bakarsak, gerilimi ve macerayı başlatan tarafın Ensarullah değil, Suudi Arabistan’ın kendisi olduğu bir gerçektir. Ensarullahın Suudi topraklarına düzenlediği saldırılar, doğası gereği bir karşı misillemedir.

NATO da geçmişte benzer durumlarla karşı karşıya kaldı; her türlü çatışma senaryosu kolektif savunma maddelerinin kapsamına girmez. Dolayısıyla şu anda hem Türkiye hem de Pakistan, mevcut olayların bu anlaşmanın tanımları altına girip girmediği konusunda hukuki bir karmaşa yaşıyor. Bu durum, onların Riyad’a verdikleri güvenlik taahhüdünden kaçındıkları anlamına gelmez; aksine bu taahhüt, mevcut krizin koordinatları ve senaryosuyla örtüşmemektedir.

İkinci husus, birçok kişinin Ensarullahın gücünü ve konumunu hafife almasıdır. Gerçek şu ki Ensarullah, İslam dünyasının genel kamuoyunda önemli bir nüfusa sahiptir. Bugüne kadar Ensarullah, ABD’nin karşısında pervasızca göğsünü geren tek güç olmuştur; Suudi Arabistan ile savaş halinde olsalar da aynı zamanda İsrail ile açıkça savaşa girme cesaretini göstermiş ve Filistin halkına sahada destek vermekten bir an olsun vazgeçmemişlerdir. Suudi Arabistan’da ve diğer birçok Müslüman ülkede uzun süredir böyle kararlı ve cesur bir duruş bulamazsınız. Bu nedenle Türkiye veya Pakistan gibi ülkeler Ensarullaha yönelik saldırılarda Riyad’ın yanında yer almak isterse, İslam dünyası kamuoyu önünde hiçbir meşruiyet ve gerekçeye sahip olamazlar. Ensarullahın askeri ve silah kapasitesi kağıt üzerinde muazzam görünmeyebilir, ancak bugüne kadar bu şekilde dimdik ayakta kalabilmiş olmaları başlı başına hayret verici bir durumdur.

Üçüncü nokta… Ensarullahı yenmek bir iki günlük iş midir?! Sizce Suudi Arabistan’ın askeri gücü Pakistan veya Türkiye’den daha mı az? Kesinlikle hayır! Peki Suudi Arabistan ne zaman Ensarullahla karşılaşsa neden tamamen kilitleniyor ve satrançta pat kalıyor? Cevabı basit: Ensarullahla savaşmak baştan aşağı korkunç bir şeydir.

Batı medyasının anlatılarındaki değişmez safsata, hikayeyi ortasından kesip olayların tüm arka planını ve tarihini çöpe atmalarıdır. Ancak Suudi-Husi savaşını tarihsel bağlamından kopararak bu şekilde anlatmak asla mümkün değildir. Tarihsel süreci sansürlediğinizde kameraya yansıyan tek şey, bugün Suudi Arabistan’ın telaşla oradan oraya koştuğu, herkese arabulucu olması ve Ensarullahdan artık füze atmamalarını rica etmesi için yalvardığıdır —sanki Suudi Arabistan bu olayın masum bir kurbanıymış gibi!

Suudi Arabistan nasıl kurban olabilir?! Suudi Arabistan ile Ensarullah arasındaki çatışmanın köklerini ve geçmişini gerçekten kaç kişi biliyor? Bin Selman’ın babası mevcut Suudi Kralı olarak tahta çıktığında, oğluna verdiği ilk siyasi görev Savunma Bakanlığı’ydı; o zaman Bin Selman henüz 29 yaşındaydı. Bu koltuğa oturmasının üzerinden yarım ay geçmeden Ensarullaha karşı askeri harekat başlattı.

Bin Selman’ın kaç yıl Savunma Bakanı olduğunu biliyor musunuz? Yaklaşık 8 yıl; ve bu sekiz yıl boyunca gece gündüz Ensarullahla savaştı! Bu sekiz yıl içinde tek bir kişi bile Ensarullaha acıdı mı ya da seslerini dünyaya duyurdu mu?

Ama madalyonun diğer yüzüne bakın… Bugün İsrail Gazze’yi yerle bir ederken Suudiler ağzını açıp tek bir kelime etmeye cesaret edebiliyor mu? İşte tam da bu geçmiş yüzünden Ensarullah bu kadar darbe almalarına rağmen çelikleşmiş ve sahada son derece dayanıklı hale gelmişlerdir. Gerçek şu ki Riyad ile Ensarullah arasındaki husumet tamamen ikili bir meseledir ve başka hiçbir devlet bu hengamenin ortasına kafasını kolayca sokamaz.

Bugün Suudiler Yemen krizini bölgeselleştirmeye çalışıyor ve bu anafora daha fazla ülkeyi çekmek için çabalıyor. Suudi Arabistan’ın doğu cephesinde, ABD’nin İran’a karşı savaş çığırtkanlığı en nihayetinde Hürmüz Boğazı’nın kapanmasına yol açtı; bu durum kesinlikle İran’ın suçu değildi.

Şimdi batı cephesinde Ensarullah tam da bu dönemde Suudi Arabistan’a karşı ölümcül bir karşı misillemede bulundu; bu saldırının zamanlaması bir ustalık eseriydi ve Ensarullah’ın olağanüstü bir jeopolitik öngörüye sahip olduğunu gösteriyor.

Normal şartlarda Ensarullah ile Suudi Arabistan arasında savaş çıktığında, Riyad’ın petrol boru hatları engellenmediği ve petrol ihracat/ithalat darboğazı kapanmadığı sürece Suudiler en ufak bir acı hissetmezlerdi. Farz edin ki birkaç füze fırlatıldı ve iki rafine tesisi vuruldu, ne olmuş yani? Bu tür saldırılar daha önce de defalarca yaşandı. Ama şimdi durum farklı. Nefes borusu hem doğudan hem batıdan aynı anda tıkandığında, Suudilerin bıçak kemiğine dayanıyor ve çığlıkları yükseliyor.

Ensarullahın açısından bakarsak, bugün ABD öne çıkıp onları müzakere edilebilir bir taraf olarak tanırsa, tahminim Ensarullah’ın tavrının çok daha esnek olacağı yönündedir. Washington Ensarullaha açıkça “Size saldırma niyetimiz yok” derse, bunun örtülü mesajı şu olacaktır: “Bu kavga sizinle Suudiler arasındaki bir kavgadır.” ABD bile müdahil olmaya yanaşmazken, hangi akıllı ülke kendi kendine maceraya atılıp başına dert açmak ister? Bunun için hiçbir neden yok.

Ve son olarak, temel bir nokta… Bence herkes Ensarullah ile İran arasındaki mevcut ilişkiyi fazla yüzeysel analiz ediyor. Bugün Riyad ile Tahran arasındaki ilişkiler büyük ölçüde yumuşadı ve sakinleşti. Eğer Ensarullah ile Tahran arasındaki ilişki geçmişteki eski kalıplardaki gibi olsaydı —yani Ensarullahın İran yardımı olmadan bir gün bile dayanamayacağı model— bölgede bu kadar özgüvenle hareket edemezlerdi.

Ensarullah bugün kendi birikimlerini, operasyonel bağımsızlıklarını ve desteklerini oluşturmuş durumdalar. Bugün sahada kullandıkları teçhizatın büyük bir kısmının kaynağının neresi olduğu bile belli değil; öyle ki İran’ın kendi cephaneliğinde bile bu tür silahlar bulunmuyor. Dolayısıyla İran’a baskı yapmak da Suudi Arabistan’ın işini çözmeyecektir, ABD’ye sarılmak da dertlerine derman olmayacaktır.

Benim öngörüm Suudilerin son derece zor ve kaygan bir çıkmazda sıkışıp kaldığı yönündedir. Riyad’ın önündeki tek yol, ABD gibi gururunu bir kenara bırakıp masaya oturmak ve Ensarullahla yüz yüze pazarlığa girmektir.

Ancak düğüm noktası burasıdır; ABD Ensarullahla müzakere edebilecek durumdayken, Suudi Arabistan henüz böyle bir masaya oturacak siyasi iradeyi ve gücü kendinde bulamıyor. Bu nedenle ABD önce Basra Körfezi ve tüm Batı Asya bölgesindeki durumu yönetmek için Tahran ile diplomatik bir çerçeveye ulaşmadıkça hiçbir yol katedilemeyeceğine inanıyorum.

Şu anda tüm aktörler birbirini tartıyor ve sınıyor. Tahminim, ABD başkanlık seçimlerinden önce bu kilidin açılabileceğidir. Trump oy verme gününden önce ABD’nin Batı Asya’dan düşük maliyetli ve saygın bir şekilde çekilmesini sağlayacak bir barış çerçevesi oluşturabilirse, böyle bir pencere açılacaktır; ve ancak böyle bir çerçeve bağlamında Riyad ile Ensarullah arasındaki düşmanlık alevleri sönecektir.

Bu çatışmanın ateşi, en basit tabirle, bizzat Bin Selman’ın 2015 yılında kibritini çaktığı ve kendi paçasına sıçrayan ateştir; ancak Riyad için acı gerçek şu ki, bu ateşi tek başına söndürmesi mümkün değildir.

🔴 Chen Fengxin: ABD’nin 28 Şubat’ta İran’a saldırmasından bu yana Orta Doğu’daki dengeler kökünden sarsıldı. Gerçek şu ki, Washington ister İran dosyasında ister Suudi-Husi meselesinde Orta Doğu’nun kördüğümünü tek başına çözebileceğini sanıyorsa büyük bir illüzyon içindedir; bu yol imkansızdır ve kaçınılmaz olarak tüm yollar yine Çin-ABD ilişkileri çerçevesine çıkmaktadır.

Hatırlıyorum, daha birkaç gün önce ABD eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Amerikan medyasına röportaj veriyordu; kendisi Amerikan müesses nizamının tartışmasız sembolü ve neoliberalizmin simgesidir. O da Trump’ın İran’a saldırarak aslında kendi kurduğu tuzağa düştüğünü ve Washington’un Pekin ile olan rekabette zayıf konuma gerilediğini itiraf etti. Ancak ilginç ve komik olan kısım, gazeteci Hillary’ye “Peki İran krizinin çözümü nedir?” diye sorduğunda verdiği cevaptı. Hillary şöyle dedi: “En iyi yol, Çin ile masa başına oturup mantıklı bir tonda konuşmaktır; böylece Çin ABD’ye yardım edebilir ve İran dosyasını birlikte kapatabiliriz!”

Hillary’den bu itirafı duyduğumda gerçekten gülesim geldi ve şaşkına döndüm. Kendi kendime “İnsan bunu söylemeye nasıl yüz bulur?!” diye düşündüm. ABD bu kadar çamur devirip kaos çıkardıktan sonra, Çin hangi şartlar altında ve ne gibi bir motivasyonla gelip sizin yarattığınız pisliği temizleyecek?!

Tesadüfe bakın ki, dikkat ettiyseniz Ağustos ayının sonlarından bu yana küresel petrol piyasası sert bir yükseliş dalgasına tanıklık etti. Finans piyasası açısından ham petrol fiyatları 26 Ağustos’tan itibaren aralıksız fırladı ve üç hafta üst üste yükseliş trendinde seyretti.

Bunun ana nedenlerinden biri, Hürmüz Boğazı’ndaki dengelerin değişmesiydi; burada İran inisiyatifi ele aldı ve ABD’ye karşı misilleme adımları attı. Belirleyici diğer değişken ise şüphesiz Ensarullahtı. Suudi Arabistan’ın doğu-batı petrol boru hatlarını hedef aldılar ve eş zamanlı olarak Kızıldeniz’in çıkış noktası olan Babülmendep Boğazı’ndaki stratejik Perim Adası’nı denetim altına aldılar.

Böylece Suudi petrol transferinin ana damarları her iki taraftan da —hem doğudan hem batıdan— tamamen tıkandı ve Suudi topraklarının derinliklerine yapılan doğrudan saldırıların da eklenmesiyle ham petrol fiyatları göğe fırlayarak varil başına 80 dolar seviyelerinden 100 doların üzerine çıktı.

Peki nasıl oldu da tam da son birkaç günde petrol fiyatları aniden düşüş trendine girdi? Küresel finans piyasalarındaki kıdemli petrol analistlerinin raporlarını dikkatle incelerseniz, neredeyse hepsi tek bir nedene işaret ediyor: Çin’in müdahale etme olasılığına oynuyorlar.

Elbette bu müdahaleden kasıt Pekin’in askeri harekatı veya müdahalesi değildir; aksine Riyad’ın çaresizlik içinde Pekin’e başvurduğu ve Çin liderlerinden arabuluculuk yapmalarını istediğine dair sızıntılar var. Suudiler, Pekin’in Tahran üzerindeki nüfuzunu kullanmasını, Tahran’ın da Ensarullahi Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını durdurmaya teşvik etmesini umuyor.

Kuşkusuz gerçek dünyada diplomatik ilişkiler bu kadar çizgisel ve basit değildir; perde arkasındaki oyunlar çok daha karmaşıktır. Yine de uluslararası finans piyasalarının tepkisi, küresel yatırım devlerinin Çin’in bu dosyada olağanüstü bir ağırlığa, nüfuza ve itibara sahip olduğuna yürekten inandığını gösteriyor.

Dolayısıyla ABD’nin İran’a yönelik askeri kumarının, Washington’un Orta Doğu’daki nüfuzunu ve hegemonyasını tarihi bir çöküş ve yeni bir sarsıntıyla karşı karşıya bıraktığına tanık oluyoruz. Bu süreçte Çin Orta Doğu’daki ayak izini sağlamlaştırmak ve nüfuz katsayısını artırmak isterse, ana kaldıracı askeri gemiler ve barut değil, ekonomik ve ticari gücü olacaktır.

Tabii ki bu ticari kaldıracı kalıcı bir jeopolitik nüfuza dönüştürmek, perde arkasında hassas ve kapsamlı diplomatik manevralar gerektirir —bu da en azından Wall Street ve finans piyasaları açısından çok yüksek bir beklenti yaratmış durumdadır.

Bence bu paradoks son derece ilgi çekicidir; hani derler ya: “Para yalan söylemez.” Küresel finans piyasalarının bugün sergilediği dalgalanmalar aslında psikolojik bir beklentinin aynasıdır; piyasalar Çin’in Orta Doğu dengelerini yeniden tanımlamasını beklemektedir.

Not: bu analiz tahririeh.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın