ABD-Suudi Arabistan Nükleer Anlaşmasıyla Batı Asya Bir Nükleer Rekabet Çağına mı Giriyor?

ABD, İran’ın nükleer programını dizginlemek amacıyla bu kez Suudi Arabistan’ın nükleer kapasitesini güçlendirme yoluna gitti. Kısa vadede Washington ve Riyad’ın lehine olabilecek bu karar, uzun vadede Tahran’ı nükleer faaliyetlerini hızlandırmaya sevk edebilir ve bölgeyi bir silahlanma yarışına yaklaştırabilir.

23 Temmuz 2026 tarihinde Şanghay Uluslararası Araştırmalar Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Enstitüsü’nden Prof. Ding Long , Jiefang Daily gazetesine verdiği mülakatta ABD-Suudi Arabistan nükleer iş birliğini değerlendirdi.

“Seni çok seviyorum.”

Bundan bir yıl önce Donald Trump, Suudi Arabistan ziyareti sırasında Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’a bu sözleri sarf etmiş, Veliaht Prens ise elini göğsüne koyarak yanıt vermişti. Şimdi, bir yıl sonra Trump, sunduğu büyük bir hediye ile Riyad’ı memnun etme ve sevgisini gösterme çizgisini sürdürüyor.

ABD, 22 Temmuz’da Suudi Arabistan ile bir nükleer iş birliği anlaşması imzaladı. Medyada yer alan tanımlamalara göre 30 yıllık bir dönemi kapsayan ve onlarca milyar dolar değerinde olan bu anlaşma, Suudi Arabistan’ın nükleer kapasitesini geliştirmesine yönelik önceki kısıtlamaları ciddi ölçüde esnetiyor. Bu nedenle bazı çevreler bunu ironik bir dille “iki dost arasındaki özel anlaşma” olarak adlandırıyor.

Bu anlaşma, Suudi Arabistan’ın kendi toprakları içinde uranyum zenginleştirme sanayisini kurmasına izin verirken, aynı zamanda uluslararası denetim ve teftişlerin kapsamını da belirli bir ölçüde sınırlandırıyor.

Ancak ABD ve Suudi Arabistan bu anlaşmanın tadını çıkarırken, Amerikalı yasa koyucular ve silah kontrolü uzmanları sevinmek için pek bir neden görmüyor. Onların temel endişesi; bu anlaşmanın nükleer silahların yayılması riskini ve Orta Doğu’da yeni bir silahlanma yarışının başlama ihtimalini artırmasıdır.

Soru şudur: Eğer bu tatlı süreç nihayetinde acı bir meyve verirse, bunun bedelini tüm dünya mı ödeyecek?

Yeşil Işık Sanki Birkaç Dakika İçinde Yakıldı

ABD ve Suudi Arabistan arasındaki nükleer iş birliği müzakereleri yaklaşık 20 yıldır devam ediyordu. Bu müzakerelerin bugüne kadar nihai bir sonuca ulaşamamasının birkaç temel nedeni vardı:

  • Birincisi; Suudi Arabistan 2008 yılından bu yana iki şartı kabul etmekten sürekli kaçındı: Kendi toprakları içinde uranyum zenginleştirmekten ve kullanılmış nükleer yakıtı yeniden işlemekten vazgeçmek ile Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) daha geniş denetimler yapmasına imkan tanıyan Ek Protokol’ü imzalamak. Bu iki şart, genellikle ABD’nin Orta Doğu ülkeleriyle nükleer iş birliği yapabilmesi için aradığı asgari gereklilikler olarak kabul edilmektedir.

2009 yılında ABD ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) nükleer iş birliğine girdiğinde, Abu Dabi bu şartların tamamını kabul etmişti. İki tarafın o dönemde imzaladığı anlaşma, daha sonra nükleer iş birliğinde şeffaflık açısından bir model haline geldi ve “Altın Standart” unvanını aldı.

  • İkincisi; ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinin yaşadığı iniş çıkışlar da anlaşmaya varma sürecini yavaşlattı. Joe Biden’ın başkanlığı döneminde ABD, iki ülke arasındaki nükleer iş birliğini Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki ilişkilerin normalleşmesine bağlamaya çalıştı. Ancak 2023 yılında Filistin-İsrail çatışmalarının yeniden alevlenmesi ve Arap dünyasında İsrail karşıtı hislerin yükselmesiyle birlikte ABD-Suudi nükleer iş birliği süreci durdu ve müzakereler geçen yıla kadar yeniden başlatılamadı.

İşte tam da bu uzun, dolambaçlı ve zorlu süreç nedeniyle, anlaşmaya varılmasının ardından pek çok kişi Suudi Arabistan’ın yıllardır hayalini kurduğu büyük zaferi nihayet elde ettiğini söyledi.

Bazıları ise Suudi Arabistan’ı tebrik ederken şu hatırlatmayı yaptı: ABD, Güney Kore ile nükleer iş birliğine girdiğinde Seul, kullanılmış nükleer yakıtın yeniden işlenmesine yönelik kısıtlamaları esnetmesi için Washington’ı ikna etmek adına yıllarca uğraşmıştı; ancak şimdi Trump’ın yeşil ışığı Suudi Arabistan’a sanki birkaç dakika içinde yaktığı görülüyor.

Müzakerelerde Bu Yıl Neden Kırılma Yaşandı?

Peki, son 20 yıldır defalarca müzakere edilen ve her defasında tıkanan bir anlaşma neden tam da bu yıl kırılma noktasına ulaştı ve ilerleme kaydetti?

Şanghay Uluslararası Araştırmalar Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Enstitüsü’nden Prof. Ding Long, ABD ve Suudi Arabistan’ın bu anlaşmaya varmasının her şeyden önce ABD ile İran arasındaki gerilim ve tırmanmayla bağlantılı olduğunu düşünüyor. Ona göre Washington, İran’ın nükleer programını dizginlemek ve dengelemek amacıyla artık Orta Doğu’daki müttefiklerinin nükleer kapasite geliştirmesini daha fazla desteklemek istiyor.

Diğer taraftan, katı “Altın Standart” ilkelerinin ABD tarafından bir kenara bırakılmasının görünüşe göre bir bedeli oldu: Suudi Arabistan buna karşılık nükleer altyapısını geliştirirken Amerikan şirketlerinin merkezi konumunu garanti etmek ve diğer yabancı rakipleri bu alanın dışında tutmak zorunda.

Sonuç olarak yeni anlaşma, her iki tarafın da istediğini elde ettiği bir uzlaşma niteliği taşıyor:

ABD Açısından Kazanımlar:

  • Jeopolitik ve Stratejik Çıkar: Suudi Arabistan’ı güvenlik iş birliklerini çeşitlendirme arayışından döndürerek yeniden ABD eksenine çekmek; Riyad’ın nükleer ve savunma sanayii alanlarında Washington’a olan stratejik bağımlılığını derinleştirmek; teknoloji ihracatı yoluyla Suudi nükleer projesinin tüm zincirini sürekli denetleme ve kontrol etme imkanını elde tutmak; bölgedeki nükleer süreçlerin inisiyatifini ele almak ve Suudi Arabistanın uranyum zenginleştirme teknolojisine erişimine izin vererek İran’ın nükleer gücüne karşı bir denge unsuru oluşturup ABD’nin Orta Doğu’daki genel mimarisine hizmet etmek.

  • Ekonomik ve Ticari Çıkar: Bu anlaşma, aralarında Westinghouse Electric’in de bulunduğu Amerikan şirketleri için onlarca milyar dolar değerinde sözleşmeler getirebilir. Ayrıca Washington, bu iş birliği sayesinde Orta Doğu nükleer enerji pazarındaki konumunu önceden sağlamlaştırabilir ve Suudi Arabistan’ın nükleer sanayide tam yetkinliğe sahip diğer ülkelere kaymasını engelleyebilir.

Suudi Arabistan Açısından Kazanımlar:

  1. Enerji Dönüşümü: Elektrik üretim yapısını çeşitlendirmeye yardımcı olur ve “2030 Vizyonu”nun gerçekleşmesini hızlandırabilir.

  2. Nükleer Sanayide Bağımsızlık: Ülke içinde görece eksiksiz ve yerli bir nükleer tedarik zinciri oluşturulmasına ve bağımsız nükleer teknolojiye ulaşılmasına imkan tanır.

  3. Güvenlik ve Savunma İhtiyaçları: Riyad, nükleer kapasitesine dayanarak İran’ın nükleer programına karşı bir denge kurmak; aynı zamanda ABD güvenlik garantilerinin güvenilmezliğinden doğan zayıflığı telafi ederek dış güvenliğe olan bağımlılık düzeyini azaltmak istemektedir.

“Tamamen Farklı Bir Orta Doğu” Oluşumu

Bu tarihi anlaşma, Orta Doğu’daki nükleer silahların yayılmasını önleme rejimi hakkında geniş çaplı tartışmalara yol açtı.

Bloomberg Ekonomi Enstitüsü Orta Doğu Jeoekonomi Direktörü Dina Esfandiary, anlaşmanın henüz ABD Kongresi tarafından onaylanması gerektiğini; ancak onaylanma ihtimalinin yüksek olduğunu, çünkü Kongre’deki muhaliflerin anlaşmanın uygulanmasını engelleyecek mutlak çoğunluğu sağlamakta zorlanacağını ifade ediyor.

Esfandiary’ye göre bu anlaşmanın onaylanması, “ABD’nin nükleer silahların yayılmasını önleme konusundaki onlarca yıllık politikasını altüst edebilir” ve Orta Doğu genelindeki ülkeleri nükleer teknoloji elde etme yarışına sürükleyebilir; bu süreç uzun vadede “tamamen farklı bir bölgenin” doğmasına yol açabilir.

Washington merkezli Nonproliferation Policy Education Center (NPEC) Direktörü Henry Sokolski ise konuya ilişkin şunları söylüyor: “Suudi Arabistan hangi yöne giderse BAE, Türkiye ve Mısır da aynı yolu izleyecektir. Bu sürecin mutlu bir sonla biteceğini hayal etmek bir illüzyondan ibarettir.”

Prof. Ding Long da ABD’nin bu adımının son derece tartışmalı olduğunu, jeopolitik risklerin ve bunun nükleer silahların yayılması üzerindeki sonuçlarının hafife alınmaması gerektiğini vurguluyor. Long’a göre bu konuda öne çıkan üç temel sorun var:

  • Çifte Standart: Washington, rakip ve düşman bir ülke olarak gördüğü İran’a katı nükleer kısıtlamalar uygulayıp nükleer kapasitesinin tamamen tasfiye edilmesini isterken; müttefiki olan Suudi Arabistan karşısında uranyum zenginleştirme ve nükleer denetimlerle ilgili kısıtlamaları esnetmektedir. Başka bir deyişle ABD, bu iki ülke için iki tamamen farklı ölçüt kullanmaktadır.

  • Geleneksel Kısıtlamaların Aşılması: Suudi Arabistan’a uranyum zenginleştirme izni verilmesi, Washington’ın nükleer politikasında büyük ve emsalsiz bir değişimi temsil etmektedir. Bu değişimin kökleri yine ABD’nin iki eş zamanlı ihtiyacında yatmaktadır: Büyük ticari sözleşmeler elde etmek ve İran’a karşı bir denge oluşturmak. Bu politika nihayetinde ABD’nin doğrudan varlığını azaltma ve Orta Doğu’daki rolünü yeniden yapılandırma stratejisine hizmet etmektedir.

  • Küresel Nükleer Yayılmayı Önleme Rejiminin Zayıflaması: Uluslararası düzeyde, uluslararası toplum Suudi Arabistan’ın nükleer faaliyetlerini etkili bir şekilde denetleyemeyebilir; bu durum nükleer silahların yayılması riskine zemin hazırlayacaktır. Bölgesel düzeyde ise bu gelişme, birçok Orta Doğu ülkesinin jeopolitik çıkarlarını etkileyecek ve mevcut dengeleri bozabilecektir.

Örneğin İsrail, “nükleer belirsizlik” olarak adlandırılan politikayı izlemektedir; yani nükleer silaha sahip olduğunu ne doğrulamakta ne de reddetmektedir. Eğer birden fazla Arap ülkesi eş zamanlı olarak “eşik nükleer ülke” haline gelirse, İsrail’in nükleer stratejisinin tekil avantajı azalacak; bu gelişme muhtemelen bölgesel rekabetleri ve karşı karşıya gelişleri tırmandıracaktır.

Türkiye ve Mısır da büyük olasılıkla “devletlerin hak eşitliği” ilkesine dayanarak yerli nükleer programlarını hızlandıracaktır. Bu durumda Orta Doğu, yalnızca İran’ın nükleer eşikteki ülke sayıldığı bir tablodan, birden fazla ülkenin nükleer kapasiteye ulaşmak için birbiriyle yarıştığı bir tabloya geçecektir.

Böyle bir gidişat bölgeyi yarı-nükleer bir yayılma çağına sokabilir ve Orta Doğu’da nükleer silahlanma yarışının başlama riskini ciddi şekilde artırabilir.

Diğer taraftan, bu anlaşmanın İran açısından doğuracağı sonuçlar da dikkate alınmalıdır. Bu gelişme, İran içindeki muhafazakar çevrelerin elinde bir propaganda aracına dönüşebilir ve ülkenin nükleer programını hızlandırmasına zemin hazırlayabilir. ABD’nin adımı ayrıca, Tahran ile Washington arasındaki sonraki nükleer müzakere turları ve ateşkes görüşmeleri üzerinde son derece olumsuz bir etki bırakabilir.

ABD-Suudi İlişkilerinde Yeni Bir Kaldıraç

Bu anlaşmanın imzalanması, gözlemcilere ABD-Suudi ilişkilerinin seyrini ve Orta Doğu jeopolitiğinin geleceğini incelemek için yeni bir pencere sunmuştur.

ABD-Suudi ilişkileri son on yılda pek çok dalgalanma yaşadı. Biden yönetimi döneminde iki ülke ilişkileri bir süre soğuk seyretti; ancak Trump, her iki başkanlık döneminde de ilk resmi yurt dışı ziyareti için Suudi Arabistan’ı seçti ve ilişkileri yakınlaştırmak için büyük çaba sarf etti.

Geçen yılın sonunda ABD, Suudi Arabistan’ı “NATO Üyesi Olmayan Ana Müttefik” (MNNA) listesine dahil etti ve iki ülke bir savunma anlaşması da imzaladı.

Prof. Ding Long, ABD’nin artık geçmişte olduğu gibi Suudi Arabistan’ın enerji kaynaklarına aşırı bağımlı olmadığını düşünüyor. Diğer taraftan, Washington’ın Riyad’a yönelik güvenlik taahhütlerinin güvenilmezliği de yaşanan çeşitli krizlerde kanıtlanmıştır. Dolayısıyla geleneksel petrol ve güvenlik bağları zayıflamışken, nükleer ve savunma sanayiindeki iş birliği ABD-Suudi ilişkilerini birbirine bağlayan yeni bir kaldıraç haline gelmiştir.

ABD-İran çatışmalarının sürmesine ve Ensarullah güçlerinin Suudi Arabistan’a deniz ablukası uyguladıklarını duyurup Suudi tankerlerini hedef almasına rağmen Riyad, Washington ile stratejik ve güvenlik iş birliğine halen büyük önem vermektedir. ABD’nin güvenlik taahhütlerinin giderek daha kovan gibi boş görünmesine ve Suudi Arabistan’ın da yeni güvenlik ortakları arayışında olmasına rağmen, başka hiçbir dış gücün bu ülke için henüz ABD’nin yerini alamayacağı açıktır.

Bu esnada, İran krizinin yayılma etkilerinden etkilenen diğer Fars Körfezi ülkelerinin de kendilerini ABD güvenlik şemsiyesinden tamamen koparmaları oldukça zordur. Bu ülkeler, Washington’ın politikalarının çıkar odaklı olduğunu ve her zaman güvenilemeyeceğini çok iyi bilmelerine rağmen ellerinde henüz uygun bir alternatif bulunmamaktadır.

Bu nedenle, bölgenin güvenlik mimarisinde yaşanacak müstakbel gelişmeler ile ABD, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri arasındaki ilişkilerin nasıl şekilleneceği yakından takip edilmesi gereken bir konu olmaya devam etmektedir.

not: bu analiz tahririeh.com sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın