ABD’nin Geçersiz İmzalarla Dolu Kabarık Dosyası

İran İslam Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkilerin karnesi, en azından son kırk yılda tekrarlanan bir anlatıyı kaydetmiştir; neredeyse her seferinde güven, müzakere ve anlaşma ile başlayan ancak en nihayetinde ABD tarafından ahdin bozulması, sözden dönülmesi ve taahhütlerin ihlal edilmesiyle son bulan bir anlatı.

İki ülke arasındaki ilişkilerde ilk temaslar her zaman taraflar arasında güven veya güvensizliğin temellerini oluşturur; ancak güveni pekiştiren veya yok eden şey tek bir karşılaşma değil, zaman içindeki eylemlerin bütünü ve tecrübelerin sonucudur.

İran İslam Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkilerin karnesi, en azından son kırk yılda tekrarlanan bir anlatıyı kaydetmiştir; neredeyse her seferinde güven, müzakere ve anlaşma ile başlayan ancak en nihayetinde ABD tarafından ahdin bozulması, sözden dönülmesi ve taahhütlerin ihlal edilmesiyle son bulan bir anlatı.

Devrim Lideri Hazreti Ayetullah Seyyid Mücteba Hamaney son mesajında, İran ile ABD arasındaki mutabakatın bir kez daha ihlal edilmesine değinirken, “Mutabakatın ihlal edilmesi, Amerikalıların imzasının geçersizliğini bir kez daha kanıtladı” vurgusunda bulundu. Bu ifade günümüz gelişmelerine tepki olarak dile getirilmiş olsa da, bunu anlamak için İran-ABD ilişkilerinin arşivini karıştırmak yeterlidir.

Uluslararası ilişkilerde, bir ülkeyle kurulan ilk pratik temas tecrübesi, büyük ölçüde karşı tarafın sonraki temaslardaki davranış kalıbı hakkında karar vermenin temelini oluşturabilir. Karşı tarafın ilk davranışı defalarca tekrarlandığında, giderek referans alınabilecek bir modele dönüşür. Bu açıdan, İslam Devrimi’nden sonra İran İslam Cumhuriyeti’nin Birleşik Devletler ile temasındaki ilk resmi tecrübesi, bu modeli yeniden okumak için uygun bir fırsat sunmaktadır.

Bu zincirin ilk halkası, 1980 yılında imzalanan ve ABD’nin sözünden dönmesinin ilk işaretlerini çok geçmeden açığa çıkaran “Cezayir Bildirisi” idi.

Cezayir Bildirisi: İran-ABD İlişkilerinin İlk Acı Tecrübesi

İslam Devrimi sonrasında İran İslam Cumhuriyeti ile Birleşik Devletler arasındaki ilk resmi karşılaşma, Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nin ele geçirilmesi olayına dayanmaktadır. Tam olarak 4 Kasım 1979’da (13 Aban 1358), bir grup öğrenci ABD Büyükelçiliği’ni işgal ederek, İran’a karşı casusluk faaliyetlerinde bulunan 52 Amerikalı diplomat ve çalışanı rehin aldı.

444 gün süren bu süreç, nihayetinde Cezayir hükümetinin arabuluculuğuyla iki taraflı bir anlaşmayla sonuçlandı ve daha sonra “Cezayir Bildirisi” olarak adlandırıldı. Bu anlaşmaya göre İran, 52 Amerikalı rehinenin serbest bırakılmasına zemin hazırladı; buna karşılık Birleşik Devletler İran’ın iç işlerine müdahale etmemeyi, krizden kaynaklanan ekonomik kısıtlamaları kaldırmayı, İran’ın dondurulan varlıklarını iade etmeyi ve iki ülke arasındaki anlaşmazlıkları İran-ABD Hakemlik Divanı aracılığıyla çözmeyi taahhüt etti.

Ancak Amerikalılar en önemli talepleri olan rehinelerin serbest bırakılmasını elde ettikten sonra Cezayir Bildirisi’nde kabul edilen taahhütlere sadık kalmadılar. İran varlıklarının iadesi, mali ve hukuki yükümlülüklerin yerine getirilmesi ve diğer anlaşmazlıklar yıllarca İran-ABD Hakemlik Divanı’nda kaldı. Tam da bu tecrübe, Cezayir Bildirisi’ni ABD’nin İslam Cumhuriyeti ile ilişkilerindeki taahhütlerinin geçersizliğine dair ilk tarihi belge haline getirdi.

Cezayir dosyasında da Washington, kendi çıkarları söz konusu olduğunda hedefine ulaşmak için müzakere masasına oturmaya ve taahhütler üstlenmeye hazır olduğunu; ancak çıkarlarını güvence altına aldıktan sonra aynı taahhütleri yerine getirmekten kaçındığını gösterdi.

McFarlane Olayı Neydi?!

Birkaç yıl sonra McFarlane olayında bu model ikinci kez tekrarlandı. 1986 yılında (1365), dayatılan savaşın en kızgın anlarında ve Lübnan’daki Amerikalı rehineler kriziyle eş zamanlı olarak, Ronald Reagan hükümeti kendi vatandaşlarını serbest bırakmak için İran İslam Cumhuriyeti ile gizli görüşmeler organize etti.

Aslında ABD, İran’ın Amerikalı rehinelerin serbest bırakılmasındaki rolüne karşılık, İran’ın devrimden önce satın aldığı ve parasını ödediği askeri teçhizat ve mühimmatın bir kısmını İran’a teslim edecekti. Bu görüşmeler, ABD Başkanı’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı “Robert McFarlane”in Tahran’a yaptığı gizli ziyaretle gerçekleşti; bu ziyaret, “İran-Kontra” skandalının ifşasıyla ABD tarihinin en büyük siyasi skandallarından birine dönüştü.

McFarlane olayı da ABD’nin kendi çıkarları uğruna düşmanlarıyla bile müzakere etmeye hazır olduğunu gösterdi; ancak bu durum stratejilerinin değiştiği anlamına gelmiyordu, aksine daha fazla çıkar elde etmek için taktiksel bir adımdı. Cezayir ve McFarlane’in uygulanması, İran-ABD ilişkilerinin kabarık dosyasının sadece iki yaprağıydı; Amerikan tarafının sözünden dönmesinin ilk işaretlerini açığa çıkaran ve İslam Cumhuriyeti’nin ABD taahhütlerine karşı güvensizliğinin temellerini atan iki tecrübe. ABD’nin ahdi bozmasının dönemsel bir davranış veya belirli bir hükümetin ürünü olmadığını, aksine ABD dış politikasındaki davranış kalıbının bir parçası olduğunu gösteren tecrübeler.

Nükleer Müzakerelerin Başlaması ve 5+1

2003 yılında (1382), İran’ın nükleer programı hakkındaki bazı iddiaların ortaya atılmasının ardından, Tahran’daki Sadabad Sarayı’nda İran İslam Cumhuriyeti ile Almanya, Fransa ve İngiltere’den oluşan üç Avrupa ülkesi arasında müzakereler gerçekleştirildi. Bu müzakerelerin sonucu “Sadabad Anlaşması” oldu; İran, Avrupalıların talebi üzerine müzakerelere ortam sağlamak amacıyla zenginleştirme faaliyetlerini gönüllü olarak durdurdu.

Ancak bu gönüllü adım bir ödül getirmediği gibi, müzakereler başarısızlıkla sonuçlandı ve İran aleyhine kararlar çıkarılmasına bahane oluşturdu. Tüm bu tecrübelere rağmen diplomasi yolu durmadı.

Nükleer dosya, sonraki yıllarda İran ile Batı arasındaki temasların en önemli sahası haline geldi. Sadabad Anlaşması ile başlayan müzakereler, yıllar süren gelgitlerin ardından BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ve Almanya’dan oluşan 5+1 grubu ile yürütülen görüşmeler şeklinde devam etti ve nihayet Temmuz 2015’te (Tir 1394) “Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP/Nükleer Anlaşma)” ile sonuçlandı; birçok kişinin Devrim’den bu yana İran ile ABD arasındaki en geçerli ve en sağlam anlaşma olarak gördüğü bir anlaşma.

KOEP: ABD’nin Geçersizliğinin Kesin Belgesi

Eğer Cezayir Bildirisi İran ile ABD arasındaki ilk güven testi idiyse, KOEP bu ilişkinin en önemli ve en çok belgelenmiş testi olarak kabul edilebilir.

Kapsamlı Ortak Eylem Planı ya da bilinen adıyla KOEP, ABD’nin İran İslam Cumhuriyeti karşısındaki taahhütlerinin geçersizliğinin en önemli ve en açık belgelerinden biri sayılabilir. İran, yaptırımların kaldırılması karşılığında nükleer programında emsalsiz kısıtlamaları kabul ederek anlaşmaya vardı ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı da müteaddit raporlarında İran’ın taahhütlerine tam bağlılığını doğruladı. Buna rağmen ABD, uygulamada taahhütlerini tamamen yerine getirmekten kaçındı.

KOEP ve ABD Hükümet Değişimi

ABD’de hükümetin değişmesiyle Donald Trump, BM Güvenlik Konseyi’nin 2231 sayılı kararının aksine KOEP’ten tek taraflı olarak çekildi ve İran’a karşı azami baskı politikasını benimsedi.

KOEP, ABD taahhütlerinin geçerliliğinin, Beyaz Saray’daki bir kiracının değişmesiyle altı küresel gücün desteğine ve Güvenlik Konseyi kararına sahip bir anlaşmanın bile kolayca çiğnenebileceği düzeyde olduğunu gösterdi; bu olay, her belgeden daha fazla “ABD imzasının geçersizliği” önermesini tarihi bir tecrübeye dönüştürdü.

Anlaşma Sonrası Dönem Nasıl Geçti?!

KOEP sonrası dönemde de baskı modeli devam etti. ABD’de hükümet değişmesine rağmen temel yaklaşım değişmedi. Biden hükümeti, KOEP’e derhal geri dönme vaadini pratikte yerine getirmedi ve böylece ABD vaatlerinin geçersizliğini bir kez daha kanıtlamış oldu.

İki ülkenin son tecrübelerine bakıldığında, Washington’ın ahdi bozmasının ve karşılıksız imzalarının ne yeni bir konu ne de şaşırtıcı bir olay olduğu görülmektedir. İki ülke ilişkilerinde onlarca yıllık geçmişe sahip olan bu model, On İki Gün Savaşı ve sonrasındaki gelişmeler sırasında sadece daha büyük bir açıklıkla tekrarlandı.

ABD’ye Güvenmenin Sonucu Ne Oldu?!

Bu tecrübelerin birikmesine rağmen, ülke içinde hâlâ ABD ile müzakere ve diyalog yoluyla anlaşmazlıkların çözüm yolunun açılabileceğine inanan görüşler mevcuttu; oysa şehit Devrim Lideri bu süreç başlamadan önce geçmiş tecrübelere işaret ederek ABD ile müzakerenin meseleleri çözemeyeceğini vurgulamıştı.

Buna rağmen, ABD ile diplomasi yolu bir kez daha tercih edildi. Bu görüşmeler, ABD’nin KOEP’ten tek taraflı çekilmesinin ve taahhütlerini yerine getirmemesinin hatırası henüz unutulmamışken başladı. ABD’nin bu görüşmelerdeki davranışlarının incelenmesi de Washington’ın hâlâ aynı tanıdık modeli izlediğini gösteriyordu: Müzakereyi baskı uygulamakla eş zamanlı yürütmek, sınırlı tavizler karşılığında daha fazla taviz koparmaya çalışmak, siyasi ve ekonomik baskı kozlarını korumak… Ancak bu kez ABD, önceki tecrübelerin bir adım ötesine geçti ve diplomasi yolu henüz açıkken, eş zamanlı olarak askeri seçeneği de denkleme dahil etti; bu yaklaşım nihayetinde görüşme sürecini On İki Gün Savaşı’na ve sonrasındaki gelişmelere sürükledi.

Müzakerelerin Ortasında Doğan On İki Gün Savaşı

On İki Gün Savaşı başlamadan önce İran ile ABD arasında altı tur müzakere gerçekleştirilmişti ve müzakereciler altıncı tur görüşmelere hazırlanıyordu. Müzakerelerin ana ekseni hâlâ İran İslam Cumhuriyeti’nin nükleer konudaki doğal ve kesin hakkıydı; geçmişteki acı tecrübelerin ardından İran için üzerinde müzakere yapılması katbekat zorlaşmış bir konu.

Buna rağmen İran İslam Cumhuriyeti, kendi şartları ve kırmızı çizgileri çerçevesinde ve Amerikan tarafının taahhütlerine sadık kalacağı umuduyla diyalog yolunu sürdürdü.

Ancak bu müzakere turunun düzenlenmesine sadece iki gün kala, Siyonist rejim ABD’nin yeşil ışığıyla İran İslam Cumhuriyeti’ne, özellikle de ülkenin nükleer tesislerine ve merkezlerine yönelik saldırılarını başlattı. ABD hükümeti de diplomasinin kapılarını kapatarak ve müzakere sürecine en küçük bir aldırış etmeksizin bu saldırılara topyekun destek verdi; bu davranış, Amerikan tarafının herhangi bir müzakeredeki güvenirliğini ve taahhütlere bağlılığını bir kez daha sorgulatır hale getirdi.

On İki Gün Savaşı’ndan Ramazan Savaşı’na ABD Yaklaşımı

On İki Gün Savaşı’nın sona ermesinin ardından da Amerikalılar sonraki aylar boyunca sürekli tehdit dili ve baskı uygulamalarıyla İran’ı taleplerini kabule ve zayıf bir konumdan müzakere masasına dönmeye zorlamaya çalıştılar.

Ancak bu politika bir sonuç vermeyince, askeri seçeneği bir kez daha gündeme aldılar ve 40 Gün Savaşı’nı başlattılar; müzakere masasında ulaşamadıkları hedeflere savaş meydanında ulaşabilecekleri illüzyonuyla.

Buna rağmen, ABD’nin İran ile girdiği savaş bataklığına saplanması uzun sürmedi; Washington’ın ilan ettiği, İran’ı teslim olmaya zorlamak, rejimi değiştirmek veya en azından İslam Cumhuriyeti’nin davranışını değiştirmek gibi hedeflere rağmen savaş, bu hedeflerin hiçbirine ulaşılamadan sona erdi.

İslamabad Mutabakat Zaptı: Beyaz Saray’ın Yenilgilerinden Kaçış Hilesi

ABD bu çıkmazdan kurtulmak ve başarısız olduğu savaşı bitirmek için yeniden görüşme masasına döndü; bunun sonucunda İslamabad Mutabakat Zaptı ortaya çıktı. Ancak Amerikalılar, Trump’ın imzasından 20 günden daha kısa bir süre sonra bu mutabakata sadık kalamadılar.

ABD’nin açgözlülüğü, Washington’ın sahadaki yenilgisinin bedelini kabul etmesine ve eş zamanlı olarak taahhütlerini yerine getirmesine engel oldu. Sonuç olarak, mutabakat hükümlerini bir kez daha ihlal etti, saldırılarını yeniden başlattı ve İran İslam Cumhuriyeti’nin sert ve acı verici yanıtlarıyla karşılaştı.

İran İslam Cumhuriyeti ile Birleşik Devletler arasındaki ilk temas tecrübelerinin üzerinden kırk yıldan fazla bir süre geçtikten sonra, ülkenin dış politikası için belki de en önemli ders şudur: Karşı tarafın güvenirliği ölçülmeden ve gerçek garantiler elde edilmeden kurulan güven, ulusal çıkarlar için kalıcı bir kazanım sağlamayacağı gibi; ülkeye ve her şeyden önce halka ağır bedeller yükleyebilir.

Bu karnenin incelenmesi, ABD’nin taahhütleri ile çıkarları arasında her kaldığında, kendi çıkarlarını seçtiğini ve anlaşmaları kurban ettiğini göstermektedir. Bu nedenle, hâlâ bu yolu tekrarlamakta ısrar edenler, her şeyden önce Washington’ın davranışında farklı bir sonuç beklemeyi sağlayacak ne gibi bir değişim gerçekleştiği sorusuna yanıt vermelidirler.

 

not: bu analiz snn.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın