40 günlük Ramazan Savaşı, İran’ın ABD askeri üssüni bir güç platformundan nasıl savunmasız hedeflere dönüştürerek Fars Körfezi’nin güvenlik denklemini değiştirdiğini ve Washington’ı maliyet krizi, itibar kaybı ve bölgeden askeri olarak çekilme zorunluluğuyla karşı karşıya bıraktığını gözler önüne serdi.
Fars Körfezi’ndeki ABD askeri üsleri, yıllar boyunca Washington’ın bölgedeki en önemli askeri güç araçlarından biri olarak kabul ediliyordu; bu tesisler ağı, ABD’li müttefiklerin güvenliğini sağlarken, aynı zamanda hızlı askeri müdahalede bulunma, bölgedeki gelişmeleri kontrol etme ve Washington’ın rakipleri üzerinde güç uygulama imkanı tanımaktaydı.
Ancak dayatılan 40 günlük Ramazan Savaşı, bu güç gösterisi denklemini altüst etti ve ABD’nin yıllardır bölgedeki stratejik güçlü yönü olarak tanıttığı şeyin, en savunmasız askeri noktalarından birine dönüşebileceğini gösterdi.
İran, bölgesel savaş stratejisini benimseyerek ve askeri yanıtın kapsamını bölgedeki ABD altyapılarına ve üslerine doğru genişleterek, Washington’ın coğrafi ve askeri avantajının bir kısmını bizzat kendisine karşı kullandı.
ABD’nin güç fırlatma rampası olması gereken üsler, erişilebilir hedeflere dönüştü; bu hedefler yalnızca Washington’a ve bölgesel müttefiklerine ağır askeri ve ekonomik maliyetler yüklemekle kalmadı, aynı zamanda ABD’nin bölgesel müttefikleri nezdindeki güvenlik itibarını da sorgulatır hale getirdi.
ABD Üsleri: Güç Platformundan Savunmasız Hedeflere
Ramazan Savaşı’nın en önemli sonuçlarından biri, ABD’nin bölgedeki üslerinin stratejik konumunun değişmesidir. Geçmiş on yıllarda Fars Körfezi’ndeki baskın askeri varlığın sembolü olan bu tesisler, artık temel bir soruşturmayla karşı karşıyadır: Eğer bu üsler gelecekteki bir savaşın ilk saatlerinde bile saldırı ve yıkım tehlikesiyle karşı kaşıya kalacaksa, bunları korumanın ve yeniden inşa etmenin temelde ne gibi bir gerekçesi olabilir?
Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün (IISS) raporu, bu değişimin boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır. Bu araştırmaya göre, bölge ülkeleri silah alımı için yaklaşık bin milyar dolar harcama yapmalarına ve yıllarca ABD ile askeri işbirliğinde bulunmalarına rağmen, İran’ın saldırıları karşısında yeterli korumadan mahrum kalmışlardır.
8 Nisan ateşkesinden önceki haftalarda, bölgedeki 12 ülke, İran’ın 4 bin 670 intihar İHA’sı ve 1 bin 400’den fazla balistik füzesinin hedefi oldu.
Önemli olan nokta, saldırıların büyük bir kısmının engellenmesinin bile bölgedeki enerji altyapısına ve ekonomik faaliyetlere ağır hasarlar verilmesini engelleyememiş olmasıdır.
Bu araştırmada atıfta bulunulan tahminlerden biri, enerji altyapısındaki hasar miktarını 58 milyar dolara kadar tahmin etmektedir. Bu rakamlar, gelişmiş hava savunma sistemlerine sahip olmanın dahi mutlaka güvenlik dokunulmazlığı anlamına gelmediğini göstermektedir.
Artık mesele sadece ABD üslerinin bir kısmının yıkılması değildir; mesele, bu tesislerin yeniden inşasının bile ciddi bir şüpheyle karşı karşıya olmasıdır.
Bir askeri üs savaşta erişilebilir bir hedefe dönüştüğünde ve ona yeniden saldırı ihtimali bulunduğunda, onun yeniden inşa maliyeti artık sadece bayındırlık ve askeri bir masraf değil, yıkılmaya mahkum bir şeye yeniden yatırım yapmak demektir.
Washington’da İtiraf: Yeniden Hedef Alınacak Üsler Neden İnşa Edilsin?
Bu dönüşümün boyutları, ABD’li yetkililerin açıklamalarında bile açıkça görülmektedir. Senato Dış İlişkiler Komitesi üyesi ve Demokrat Senatör Chris Murphy, ABD’nin Fars Körfezi’ndeki üslerinin savunmasızlığına işaret ederek, bunların yeniden inşa edilmesinin gerekçelendirilmesi konusunda şüphelerini dile getirmiş ve şu soruyu sormuştur: “Bölgede ABD’nin çıkarlarını korumak için inşa edilen bir üs, savaşın ilk 24 saatinde yıkılıp gidecekse, bunun temelde ne faydası var?”
Murphy, bu üslerin bir kısmının yeniden inşasını bile Amerikan vergi mükelleflerinin parasını boşa harcamak olarak nitelendirmiş ve Washington’ın yeniden inşadan önce, temelde hangi üslerini ve askerlerini koruma kapasitesine sahip olduğunu incelemesi gerektiğini vurgulamıştır.
Bu açıklamalar, bazı Amerikalı siyasetçilerin gözünde meselenin artık sadece savaş zararlarını telafi etmek olmadığını; aksine ABD’nin askeri varlığının verimliliği ve gerekliliğinin geçmişteki şekli ve boyutlarıyla tamamen sorgulanır hale geldiğini göstermektedir.
Amerikan güç ağının bölgedeki bir kısmı, stratejik bir varlıktan masraflı bir taahhüde ve hatta operasyonel bir zayıflığa dönüşmüştür; bu durum, gelecekteki savaş denklemlerinde güvenilir işlevinden yoksun, bir tür yanmış askeri şehir olarak nitelendirilebilir.
Arap Ülkelerinin Askeri Bağımlılığı: ABD’yi Daha Güçlü Kılan Döngü
Bu stratejik yenilginin bir diğer boyutu da Fars Körfezi’ndeki Arap ülkelerinin durumuyla ilgilidir.
Bu ülkeler on yıllardır Amerikan silahları satın almak ve Washington’ın teknolojisine dayalı savunma altyapıları oluşturmak için milyarlarca dolar harcamıştır.
Aslına bakılırsa, bu ülkelerin hava ve füze savunma yapısının büyük bir kısmı Amerikan ekipmanları, sistemleri ve mühimmatı temelinde şekillenmiştir.
Ancak son savaş büyük bir çelişkiyi gün yüzüne çıkardı: Güvenliklerini sağlamak için ABD’ye bağımlı hale gelen ülkeler, artık savunmaya devam etmek için de mecburen aynı ülkeye bağımlı kalmak zorunda kalmaktadırlar; üstelik bu durum, ABD üslerinin varlığının bizzat kendi güvenlik açıklarını artıran faktörlerden birine dönüştüğü bir ortamda yaşanmaktadır.
Bu durumu bir tür askeri ve savunma bağımlılığına benzetebiliriz; savunma yapısını Amerikan ürünlerine ve silah tedarik zincirine kilitlemiş olan ve savunma kapasitelerini korumak için aynı tedarikçiden sürekli ekipman ve mühimmat satın almak zorunda kalan ülkeler…
Sorun, saldırılarla başa çıkma maliyeti dikkate alındığında daha da derinleşmektedir. Ucuz İHA’larla başa çıkmak için gelişmiş ve pahalı önleyici füzelerin kullanılması, yıpratma savaşında ağır bir mali ve operasyonel baskı yaratmaktadır.
Başka bir deyişle, saldıran taraf nispeten ucuz araçlarla, savunan tarafı kendisinden kat kat daha pahalı mühimmat harcamaya mecbur bırakabilir.
Böyle bir durumda, bölge ülkeleri hem silah alım maliyetini ödemekte, hem bakım ve mühimmat temin masrafını çekmekte, hem de altyapılarına gelen saldırıların zararlarını telafi etmek zorundadır. Silah bağımlılığının mutlaka askeri bağımsızlık ve kalıcı güvenlik anlamına gelmediğini gösteren döngü tam olarak budur.
ABD’nin Güvenlik Şemsiyesi Güvensizlik Noktasına Dönüştüğünde
Ramazan Savaşı’nın en önemli siyasi sonuçlarından biri, ABD’nin bölgesel müttefikleri için güvenlik yaratma iddiasının itibarının zedelenmesidir.
Arap ülkeleri yıllarca, ABD üssüne ev sahipliği yapmanın ve Washington’dan silah satın almanın kendilerini bölgesel tehditlere karşı koruyacağı düşüncesiyle milyarlarca dolar harcamıştır.
Ancak şimdi Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün araştırması, ABD üslerinin varlığının beklenen güvenliği sağlamadığını, aksine Tahran’ın bakış açısıyla bu ülkelerin hedef alınması için yeni bir bahane oluşturduğunu açıkça belirtmektedir.
Bu gelişmenin önemli bir stratejik mesajı vardır; ABD’nin güvenlik şemsiyesi savaş koşullarında güvensizliği artıran bir faktöre dönüşebilir. Özellikle de ev sahibi ülkeler, devasa harcamalara rağmen füze ve İHA tehditleri karşısında hâlâ ciddi kısıtlamalarla karşı karşıyayken…
Aslına bakılırsa İran, sahadaki denklemi değiştirerek ABD’yi zor bir seçimle baş başa bırakmıştır; ya savunmasız üs ağını koruma ve yeniden inşa etmenin ağır maliyetlerini kabul etmek zorundadır ya da maliyetleri düşürmek için askeri varlığını sınırlayıp yeniden düzenlemek zorundadır. Her iki yol da ABD’nin bölgedeki önceki askeri güç gösterisi modelinden geri çekilmesi anlamına gelmektedir.
not: bu analiz farsnews.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
