Trump, NATO zirvesinde her zamankinden daha öfkeli bir şekilde boy gösterdi; İran’a yüklendi, onu ahde vefasızlıkla suçladı ve mümkün olan en sert ifadeleri kullandı. Ancak bu gürültülü gösterinin arkasında bir galibin özgüveni değil, aksine zafer anlatısı çöken ve İran’ı dizginleme seçenekleri her geçen gün daha da daralan bir siyasetçinin hayal kırıklığı görülüyor.
Fudan Üniversitesi’nden çağdaş Çin tarihi uzmanı ve önde gelen uluslararası ilişkiler uzmanı Profesör Xue Xiaorong (薛小荣), kaleme aldığı bir analizde Trump’ın İran’a yönelik son öfkesinin köklerini masaya yatırdı.
Reuters’ın 8 Temmuz tarihli haberine göre, Türkiye’nin Ankara kentindeki NATO zirvesine katılmak üzere orada bulunan ABD Başkanı Donald Trump, diplomasi arenasında oldukça tartışmalı açıklamalarda bulundu. Müttefik ülkelerin liderleri ve basının önünde büyük bir öfkeyle İran’ı eleştiri yağmuruna tutan Trump, bu ülkenin “hiçbir güvenilirliği olmadığını” söyledi.
Trump, hatta diplomatik teamüllerde nadir görülen bir adım atarak Orta Doğu’nun bu önemli gücünü açıkça “uluslararası tortu/pislik” olarak nitelendirdi. Bir ülke başkanının böylesine resmi ve çok taraflı bir diplomatik ortamda bu denli gergin ve öfkeli görünmesi sebepsiz değildi; bu sert tepkinin arkasında hem doğrudan bir kıvılcım hem de daha derin bir stratejik yenilgi hissi yatıyordu.
🟢 Bu diplomatik fırtınanın doğrudan nedeni, 7 Temmuz’da Basra Körfezi bölgesinde yaşanan şiddetli askeri çatışmaydı. ABD ordusunun İran’ın güney vilayetlerine yönelik daha önceki saldırılarına yanıt olarak İran Silahlı Kuvvetleri, insansız hava araçları ve füzeler kullanarak ABD’nin Bahreyn’deki Merkez Komutanlık üssünü hassas ve misilleme amaçlı bir hava saldırısıyla hedef aldı. Pentagon olaydan sonra herhangi bir can kaybı yaşandığını reddetse de bu saldırı Trump’ın öfkesini tamamen alevlendirmeye yetti.
Trump’ın bakış açısına göre, İran ve ABD şu anda ateşkes müzakereleri için 60 günlük bir takvim içerisindeydi; bu dönemde anlaşmazlıkların diplomasi yoluyla azaltılması ve her iki tarafın da gerilimi tırmandırmaktan kaçınması gerekiyordu. Ancak Trump’a göre İran, böyle bir aşamada hiçbir şeyi umursamadan mevcut kırılgan sessizliği bozdu ve saldırıya geçti. Trump’ı, müzakere sürecinin ortasında gerçekleştirildiğini söylediği bu eylem karşısında, İran’ın esasen hala bir müzakere ortağı olma niteliğine sahip olup olmadığını açıkça sorgulamaya itti. Bahreyn üssüne yapılan saldırı, Trump’ın gözünde İran’ın güvenilmez olduğunu kanıtlayan en net işaretti.
🟢 Trump’ın İran’ı uluslararası bir tortu olarak nitelendirmesinin nedeni yalnızca bu askeri sürpriz saldırıyla sınırlı değildi; aksine, diplomatik müzakerelerde İran’ın kendisini oyuna getirdiği yönündeki derin hissiyattan kaynaklanıyordu. Trump zirve sırasında öfkesini haklı çıkarmak için somut bir örneğe değindi. Onun iddiasına göre, daha önceki gizli görüşmelerde İran tarafı, Trump’ın ana talepleri olan uranyum zenginleştirmenin durdurulması ve nükleer silah geliştirme programından vazgeçilmesi şartlarını kabul etmişti.
Trump’ın penceresinden bakıldığında, İran’ı nükleer dosyada geri adım atmaya zorlamak, Amerikan kamuoyu ve seçmenleri önünde gururla sergileyebileceği devasa bir siyasi başarıya dönüşebilirdi. Ancak medya bu iddianın doğruluğunu teyit etmek için İranlı yetkililere başvurduğunda, Tahran bunu kesin bir dille yalanladı. İranlı yetkililer, nükleer konunun iki taraf arasındaki mevcut müzakerelerin çerçevesinde kesinlikle yer almadığını ve İran’ın ABD Başkanı’na asla hiçbir taahhüt veya söz vermediğini açıkça ilan etti.
Bu “Ben sizin sözünüzü netçe duydum, siz ise geri dönüp böyle bir şey yok diyorsunuz” durumu, inisiyatifi elinde tutmaya ve koşulları tamamen kontrol etmeye alışkın olan ABD Başkanı’nı çılgına çevirdi. Onun gözünde İran, yalnızca beklenen kuralların aksine davranmakla kalmamış, aynı zamanda iddia edilen mutabakatları tamamen reddederek müzakerelerin devamı için gerekli olan güven zeminini de yerle bir etmişti. İşte bu durum Trump’ın duygusal kontrolünü kaybetmesine ve İran’ı yalancı ve vicdansız bir ülke olarak nitelendirmesine neden oldu.
🟢 Trump’ın ani öfkesinin bir diğer derin nedeni ise, kendisi için titizlikle inşa ettiği “savaşın galibi” anlatısının acımasızca çökmesiydi. Trump, kamuoyu önünde birkaç bölgesel çatışmayı sona erdirmekle övünmeyi sever. Bu yılın 28 Şubat tarihinde İran’a yönelik askeri operasyonun başlatılması emrini bizzat kendisi vermiş; bu karar 67 gün süren şiddetli bir askeri çatışmaya yol açmıştı. Bu süre zarfında ABD ordusu Ayetullah Hamaney’i suikastla hedef almış ve ülkenin askeri ile siyasi tesislerine de ağır darbeler indirmişti.
Trump’ın zihnindeki senaryoda, İran’ın dini liderini kaybettikten sonra felç olması ve nihayetinde teslim olması gerekiyordu. Bu yüzden savaşın 67. gününde, kesin bir zafer elde ettiği zehabına kapılarak aniden acil durum frenini çekti, operasyonları durdurdu ve İran’ı müzakere masasına çağırdı. Geleneksel taktiksel açıdan bakıldığında, ABD ordusu aslında bu avantaja sahipti.
Ancak gerçekler Trump’ın beklentilerinden çok uzaktı. İran sadece tamamen teslim olmamakla kalmadı, aynı zamanda nadir görülen bir kurumsal istikrar ve stratejik itidal sergiledi. İranlı yetkililer bir yandan ABD ile müzakere ve pazarlık yapmak üzere temsilciler gönderirken, diğer yandan Washington’ın istek ve emirlerine göre hareket etmeye yanaşmayarak ülke içinde ve tüm Orta Doğu genelindeki eski program ve politikalarını sürdürdüler.
Son derece rekabetçi bir ruha sahip olan ve her zaman zaferini kanıtlama peşinde koşan Trump için, savaşla yıkılmayan ve müzakereyle de teslim olmayan bir rakiple karşı karşıya gelmekten daha sinir bozucu bir şey olamazdı. Muazzam kaynaklar ve maliyetler harcanarak başlatılan savaş, İran’ı tam bir itaat ve teslimiyete zorlayamadı. Bu derin başarısızlık hissi, Trump’ı, hesap hatasını ve stratejik yenilgisini gizlemek için karşı tarafa sözlü saldırıda bulunmaktan ve hakaret etmekten başka çare göremez bir noktaya getirdi.
Trump’ın NATO zirvesindeki sert sözlerine karşılık, uluslararası çevrelerin analizleri çoğunlukla temkinli ve gerçekçi oldu. Hakim görüş, bu açıklamaların mutlaka ABD’nin İran’la savaşı yeniden başlatma kararı aldığı anlamına gelmediği yönündedir. Trump’ın hakaretleri ve sözlü saldırıları, büyük ölçüde son başarısızlıklarına verilen duygusal bir tepki ve öfke ile hayal kırıklığını dışa vurma yolu olarak görülebilir.
🟢 Mevcut koşullar dikkate alındığında, Trump’ın şimdilik yalnızca sözlü güç gösterisiyle yetinmesine neden olan üç temel engel bulunmaktadır:
1️⃣ Birincisi; Amerika Birleşik Devletleri bugün artık zirvede olduğu dönemdeki mutlak güce ve üstünlüğe sahip değildir ve esasen İran’ı yok etme amacıyla topyekun bir savaş başlatmak için gerekli şartları taşımamaktadır. Trump 28 Şubat’ta askeri saldırı emrini verdiğinde, ABD ordusunun yeteneklerine aşırı güvenerek İran’ı kısa sürede dize getirebileceğini sanıyordu. Ancak 67 günlük savaş, bu çatışmanın ABD için muazzam maliyetler ve yıpranma getirdiğini göstermekle kalmadı, aynı zamanda İran içinde de muhafazakar akımların güçlenmesine ve karar alma mekanizmalarını tamamen ele geçirmelerine yol açtı. İki ayı aşkın süren çatışmaların Amerika’nın İran’ı tamamen yok etme gücünün olmadığını kanıtladığı şu dönemde, her şeyden önce kar-zarar hesaplarıyla tanınan Trump, savaşı yeniden başlatmanın ve askeri bir bataklığa tekrar saplanma riskini almanın son derece maliyetli ve mantıksız bir karar olacağını çok iyi biliyor.
2️⃣ İkincisi; Trump askeri operasyonları yeniden başlatmak istese bile, hükümet danışmanları, Kongre üyeleri ve ABD içindeki savaş karşıtı akımlar şüphesiz bunu engellemek için tüm güçleriyle çalışacaktır. 67 günlük çatışma, Amerikan siyasi elitinin önüne tamamen farklı bir İran resmi koydu. Ayetullah Hamaney’e yönelik suikast ülkenin çöküşüne yol açmadığı gibi, aksine eşi benzeri görülmemiş bir ulusal gurur ve toplumsal dayanışma dalgası uyandırdı. İran, büyük kayıplar ve kurbanlar vermesine rağmen baskılara karşı direndi ve nihayetinde stratejik inisiyatifi yeniden eline almayı başardı. İranlı bir diplomatın da belirttiği gibi, Amerika köklü bir tarihi geçmişe sahip olmadığı için, kadim bir medeniyete sahip köklü bir ülkenin büyük bir krizle karşılaştığında nasıl bir yaşam enerjisi ve direnç kapasitesi göstereceğini anlamakta zorlanıyor. Bir milletin kültürünün ve tarihi hafızasının derinliklerinde kök salmış olan bu direniş iradesi, ABD ordusunun füzelerinin yok edebileceği bir şey değildir.
3️⃣ Üçüncüsü; Orta Doğu denklemleri ve küresel düzeydeki güç dengesi açısından, Trump’ın bir kez daha pervasızca yeni bir savaş başlatması için gereken dış koşullar ortadan kalkmıştır. Trump ilk başta askeri saldırı kararı aldığında, ABD dışındaki pek çok kişi bunun yalnızca sınırlı bir saldırı olacağını düşünüyordu ve olayın geniş çaplı bir savaşa dönüşmesini çok az kişi bekliyordu. Ancak savaşın ilerlemesi ve İran’ın sert karşı saldırılarıyla birlikte uluslararası toplum, ABD’nin hegemonya kurma ve gelişmeleri kontrol etme gücünün azalmakta olduğunu açıkça idrak etti. Son Ankara zirvesinde, ABD’nin Avrupalı müttefikleri ve Orta Doğu’daki ortakları da Washington’ın tek taraflı maceralarına karşı eskisinden daha fazla uyarıda bulundu ve hassasiyet gösterdi. Amerika’nın ne müttefiklerinin fiili ve ciddi desteğine sahip olduğu ne de geniş uluslararası izolasyondan kaçabildiği bir atmosferde Trump, savaş yanlısı politikayı tekrarlamak ve askeri güce yeniden dayanmak için gereken jeopolitik zemini fiilen kaybetmiştir.
Bu nedenle, Trump’ın NATO zirvesindeki sözlü saldırıları, yeni bir fırtınanın ve başka bir savaşın başlangıcının işareti olmaktan ziyade, çaresizlikten kaynaklanan siyasi bir gösteriye benzemektedir. Bu bariz öfke, Amerika’nın bölgesel güçler karşısındaki stratejik çıkmazının bir yansıması ve karmaşık, çok kutuplu bir dünya karşısında Amerikan hegemonyasının derin acziyetinin bir göstergesidir.
Öngörülebilir gelecekte, İran ve ABD arasındaki tehlikeli durum —yani ne savaşın bu çıkmazı kırabildiği ne de müzakerelerin kalıcı bir anlaşmaya varabildiği bu mevcut durum— olduğu gibi devam edecektir.
not: bu analiz tahririeh.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
