Çin’in Hürmüz’deki “Özel Kartı”

Hürmüz Boğazı her zaman dünya enerjisinin can damarı olmuştur, ancak şimdilerde yeni bir anlatı şekilleniyor: İran rotayı kapatıyor, dünya kuyrukta bekliyor ama Çin gemileri öncelikle geçiyor. Eğer bu kural kurumsallaşırsa, Hürmüz artık sadece uluslararası bir su yolu olmaktan çıkacak; Tahran’ın elinde jeopolitik bir kaldıraca ve Pekin için stratejik bir avantaja dönüşecektir.

Çinli askeri yorumcu ve Çin Halk Kurtuluş Ordusu’ndan emekli Kıdemli Albay Bao Ming (包明), kaleme aldığı bir makalede Hürmüz Boğazı’nın Çin’in nüfuzunu ve İran’ın konumunu ölçen yeni bir arenaya dönüştüğünü vurguladı.

İran Yüce Lideri Ayetullah Hamaney’in cenaze töreni sırasında İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf, Çin Ulusal Halk Kongresi Daimi Komitesi Başkan Yardımcısı ve Çin Kızılhaç Derneği Başkanı He Wei (何维) ile bir araya geldi.

Görünüşte bu, sadece taziyeleri iletmek için yapılmış rutin bir diplomatik ziyaretti. Ancak Galibaf’ın bu yüz yüze görüşmede sarf ettiği bir cümle o kadar ağırdı ki Basra Körfezi’nin sularını kaynatmaya yetebilirdi: “İran, Çin gemilerinin Hürmüz Boğazı’ndan geçişi için kolaylıklar sağlamıştır ve Amerika’nın da bu duruma müdahale etme hakkı yoktur.”

Hürmüz Boğazı’nın Çin için ne anlama geldiğini bilmeyenler, bu cümlenin ardındaki gizli ağırlığı da kavrayamazlar. Bu dar su yolu, Basra Körfezi’nin dış dünyaya açılan tek çıkış kapısıdır; dünyadaki petrol ve sıvılaştırılmış doğal gazın (LNG) beşte biri bu sıkışık ve hassas güzergahtan geçmek zorundadır. Çin’in ham petrol ithalatının yaklaşık üçte biri de tankerlerle bu boğazdan taşınır; yani Çin’in ithal ettiği her üç varil petrolden biri bu darboğazdan geçmektedir. Bu noktanın kapanması, Çin’in enerji şah damarlarından birinin doğrudan baskı altına girmesi demektir.

Bu yılın Şubat ayının sonlarında, ABD ve İsrail’in İran’a karşı eyleme geçmesinin ardından İran Devrim Muhafızları, Hürmüz Boğazı’nın savaş durumuna geçtiğini ve gemi geçişlerinin durdurulduğunu ilan etti.

48 saatten kısa bir sürede deniz trafiği hacmi %70 oranında çakıldı. 2 Mart’ta tanker geçişleri fiilen sıfıra indi. Basra Körfezi sularında 150’den fazla petrol ve LNG tankeri çaresizce beklerken, yaklaşık 170 konteyner gemisi de körfezin içinde sıkışıp kaldı ve çıkış yolu bulamadı. Çin tankerleri de herkesle birlikte aynı tuzağa yakalanmıştı.

Ardından İranlılar devreye girdi. 23 Mayıs akşamından itibaren İran, kendi belirlediği kurallar çerçevesinde bir grup Çin gemisine geçiş izni verdi. Irak’a ait 2 milyon varil ham petrol taşıyan ve iki aydan fazla süredir Basra Körfezi’nde mahsur kalan Yuan Hua Hu (远花湖) adlı petrol tankeri nihayet boğazdan geçmeyi başardı. İran medyası da ertesi gün bu haberi servis etti.

21 Mayıs’ta Çinli sahiplere ait dört kargo gemisine daha geçiş izni verildi. Ardından 18 ve 20 Haziran günlerinde, Çinli gemicilik şirketi COSCO’ya ait körfezde mahsur kalan son dört petrol tankeri de dışarı çıktı. Böylece savaştan önce Basra Körfezi’nde sıkışıp kalan ondan fazla COSCO tankeri boğazdan geçerek kuşatmayı yarmış oldu.

Bu eylemler serisinin mesajı gayet netti: İran boğazı kapatmıştı ama Çin için özel bir hat açmıştı.

Ancak hikayenin en ilginç kısmı sadece İran’ın Çin’e “yeşil ışık” yakmış olması değil; asıl mesele bu yeşil ışığın tam olarak ne kadar “yeşil” olduğudur.

29 Mayıs’ta İran Meclisi Ulusal Güvenlik Komisyonu Başkanı İbrahim Azizi, açık ve net bir şekilde; Çin ve Rusya dahil olmak üzere İran için stratejik öneme sahip ülkelerin Hürmüz Boğazı konusunda özel muamele ve elverişli koşullardan yararlanacağını duyurdu. Hatta şu cümleyi de ekledi: “Bu iki ülke, İran’ın en zor günlerinde Tahran’ın yanında durdu.”

Sözler bu denli açık söylendiğinde artık yoruma pek gerek kalmıyor: İran, boğazdan geçişler için fiilen bariz bir derecelendirme sistemi tasarlamış durumda. Çin ve Rusya birinci sırada yer alıyor ve geçiş önceliğine sahipler. Hindistan, Pakistan ve İran ile iyi ilişkilere sahip ülkeler ikinci sırada geliyor. Diğer ülkeler mi? Onlar ikili müzakereler yoluyla yavaş yavaş kuyrukta beklemek zorunda.

Eğer bu derecelendirme sistemi yerleşirse, bunun anlamı İran’ın küresel enerjinin can damarı olan Hürmüz Boğazı’nın kontrol anahtarının bir parçasını Çin’e teslim etmiş olmasıdır. Çin, sırada beklemek zorunda olan sıradan bir oyuncudan, bir anda “özel geçiş kartı sahibi” konumuna yükselmiştir.

Galibaf’ın 3 Temmuz’daki açıklamaları, aslında bu derecelendirme sisteminin en üst düzeyden onaylanmasıydı. İlk cümle olan “Çin gemilerine kolaylık sağlanması”, Pekin için bir güvenceydi. İkinci cümle olan “Amerika’nın müdahale hakkı yoktur” ise Washington’a doğrudan bir uyarıydı. Bu iki cümle yan yana geldiğinde anlam nettir: Hürmüz Boğazı’nın yönetimi, kimin geçip kimin geçmeyeceği kararı İran’a aittir; Amerika kenarda durmalıdır.

İran neden Çin’e böyle büyük bir ayrıcalık tanıyor? Ne peşindeler?

İki kelimeyle: Safını seçmek.

İran şu anda sınırlarına yakın en zorlu dönemeçlerden birinden geçiyor. Yüce Lider Ayetullah Seyyid Ali Hamaney yeni vefat etti ve ülkenin iç siyaseti bir geçiş dönemine girdi. ABD ve İsrail ile aylarca süren çatışmalar geride kaldı; Nisan ayında ateşkes ilan edilmiş olsa da krizin tamamen sona ermesini öngören mutabakat zaptı üzerindeki pazarlıklar hâlâ sürüyor. Diğer taraftan ABD, İran limanlarını abluka altına almaya başladı.

İran yıllardır yaptırımların baskısı altında yaşıyor ve gerçekten “dost” olarak adlandırılabilecek ülkelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az.

Galibaf durumun adını açıkça koydu: Çin, zor zamanlarda İran’ın yanında durdu. Ayrıca son gelişmelerin, iki ülke arasındaki yakın koordinasyonu her zamankinden daha önemli hale getirdiğini vurguladı. Hatta İran-Çin ilişkilerinin güçlenmesinin uluslararası gerilimlerin azaltılmasına yardımcı olabileceğini de açıkça ifade etti.

Basitçe söylemek gerekirse, bugünün İran’ı kendisini destekleyecek büyük bir güce şiddetle ihtiyaç duyuyor. Bu büyük güç ne ABD ne Avrupa ne de Washington ile aynı safta hareket eden başka bir ülke olabilir. Dolayısıyla seçenekler fiilen iki ülkeye daralıyor: Çin ve Rusya.

Çin, dünyanın ikinci büyük ekonomisi, BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi ve İran petrolünün en büyük alıcılarından biridir. İran’ın boğazdan geçişte Çin’e “özel muamele” uygulaması, hem Çin’in “zor günlerdeki” desteğine bir yanıt hem de somut ve gerçek çıkarlarla Pekin’i kendi yanında daha sıkı tutma çabasıdır.

İran bu hesabı çok ince yaptı. Çin gemilerine geçiş kolaylığı sağlamanın Tahran’a neredeyse hiçbir maliyeti yok; zira boğaz zaten İran’ın avucunun içinde. Buna karşılık bu hamle; BM’de, Güvenlik Konseyi’nde ve ikili ticarette Çin’in sürekli desteğini İran’a getirebilir. Bu, geri dönüşü oldukça yüksek diplomatik bir yatırımdır.

Peki Çin neden bu özel ayrıcalığı kabul etsin?

Görünüşte cevap çok basit: Gemiler geçebilir, petrol dışarı çıkabilir ve Çin’in enerji güvenliği garanti altına alınır. Ancak Çin’in kabul ettiği şey, birkaç geçiş izninin çok ötesindedir.

Çin aslında İran’ın Hürmüz Boğazı meselesindeki güven oyunu kabul etmiştir; yani Tahran’ın, Orta Doğu’nun büyük satranç tahtasında Pekin’i özel bir konuma yerleştirdiğine dair o önemli siyasi mesajı üstlenmiştir.

Bu yılın Mart ayında Pekin, çatışmanın tüm taraflarından Hürmüz Boğazı’ndaki gemilerin geçiş güvenliğini garanti altına almalarını açıkça talep etmişti. 17 Haziran’da Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi (王毅), İran tarafının talebi üzerine İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi ve boğazdaki nakliye meselesinin doğru yönetilmesi gerektiğini net bir şekilde belirtti; Pekin’in de Tahran ile iletişim ve koordinasyonu güçlendirmeye hazır olduğunu ifade etti. Çin’in BM temsilcisi de 2 Temmuz’da boğazdaki normal trafiğin bir an önce canlandırılması çağrısında bulundu. Çin’in pozisyonu başından beri netti: Boğaz açık, güvenli ve istikrarlı kalmalıdır.

Ancak Çin, İran’dan hiçbir zaman alenen kendisine özel muamele yapmasını talep etmedi. İran bu ayrıcalığı kendisi verdi ve Çin de kabul etti. İşte bu yazılı olmayan mutabakat―sen gönüllü olarak teklif edersin, ben de kabul ederim―stratejik bir ortaklıktaki tam da o ince ve zekice noktadır.

Bu “özel ayrıcalık” gerçekten bu kadar kalıcı ve güvenilir mi?

İran içindeki siyasi gelişmeler, Tahran-Washington ilişkilerinin seyri ve İsrail’in yeniden kriz çıkarıp çıkarmayacağı gibi faktörlerin hepsi, Hürmüz Boğazı’nın üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaktadır.

Galibaf da İsrail’in İran ile ABD arasındaki mutabakat zaptını sabote etmek için her yolu denediğini söylemişti. Abbas Irakçi de Wang Yi ile yaptığı görüşmede bu mutabakatın uygulanması gerektiğini, buna İsrail’in Lübnan’a yönelik askeri operasyonlarının durdurulmasının da dahil olduğunu vurgulamıştı. Başka bir deyişle, İran ile ABD arasındaki ateşkes anlaşması hâlâ çok kırılgan ve her an rüzgar tersine dönebilir.

Çatışmalar yeniden başlarsa İran boğazı tekrar kapatır mı? Ve eğer kapatırsa, Çin gemilerinin özel ayrıcalığı geçerliliğini korur mu? Şu an için kimse bu sorulara kesin bir yanıt veremiyor.

Ancak kesin olan bir şey var; Çin artık Hürmüz Boğazı meselesinde pasif bir kurban değil, aksine kendisi için özel düzenlemeler öngörülen bir aktör haline gelmiştir. Sırf bu statü değişimi bile jeopolitikte tek başına büyük bir adımdır.

Daha da düşündürücü olanı, İran’ın bu hareket tarzının uzun vadeli etkileridir. İran; Çin ve Rusya’ya özel kart vererek, dünyanın en önemli enerji rotası olan Hürmüz Boğazı’nda fiilen seçici bir geçiş kuralı inşa etmiştir. Bu kural, “tüm ülkelerin eşitliği” esasına dayanan uluslararası seyrüsefer serbestisi ilkesini tanımıyor; aksine geçiş hakkını başka bir siyasi kritere göre dağıtıyor: İran’la ilişkisi daha iyi olan, daha önce geçer.

Eğer bu kural kalıcılaşırsa, Hürmüz Boğazı artık sadece uluslararası bir boğaz olmayacak; İran’ın kendi siyasi ilişkileriyle yeniden tanımladığı stratejik bir varlığa dönüşecektir. Ve Çin, bu yeni düzenin tam merkezinde, en büyük kazananlardan biri olacaktır.

Galibaf’ın 2 Temmuz’daki sözleri görünüşte gemilerin geçişi hakkındaydı; ancak gerçekte İran-Çin ilişkilerinin stratejik seviyesini yeniden tanımlıyordu. İran ve Çin’in stratejik, siyasi ve parlamenter alanlarda daha derin ilişkiler kurmasını umduğunu söyledi. He Wei’nin yanıtı da net ve hesaplıydı: “Çin’in İran ile ilişkileri geliştirme iradesi sarsılmazdır ve Çin-İran ilişkilerinin ilerleme rotası değişmeyecektir.”

Bir taraf daha derin stratejik ilişkilerden bahsediyor, diğer taraf ise sarsılmaz iradeden. Bu iki cümleyi Hürmüz Boğazı’ndan geçiş kolaylıklarının yanına koyduğumuzda, İran-Çin ilişkilerinin bir sonraki rotası neredeyse tamamen açığa çıkıyor.

 

not: bu analiz taririeh.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın