“Ey Sabah, Doğma…”

Aşura gecesi, dua ve sadakat gecesiydi; İmam Hüseyin’in (a.s.) yoldaşlarını kalıp kalmamakta serbest bıraktığı, ancak hiç kimsenin onu yalnız bırakmadığı geceydi. O son gecede çadırlardan dua sesleri yükselmiş, şehadet âşıkları Kerbelâ destanının başlangıcı olacak sabahı beklemişlerdi.

Aşura gecesi, insanlık tarihindeki en farklı gecelerden biridir; ölümün vuslat anlamı kazandığı, şehadetin ise ertesi gün isimleri sonsuza dek tarihe yazılacak insanların en büyük arzusu hâline geldiği gece.

Ömer bin Sa’d’ın ordusu büyük bir saldırıya hazırlanırken, İmam Hüseyin’in (a.s.) çadırlarında korku ve endişeden eser yoktu. Orada ibadet, münacaat ve Allah’a kavuşmaya hazırlanma hâkimdi.

Kerbelâ karanlığa bürünmüştü, ancak Ehl-i Beyt’in (a.s.) çadırları iman nuruyla aydınlanıyordu. Çadırlardan Kur’an tilaveti, zikir ve istiğfar sesleri yükseliyor; İmam’ın yarenleri ömürlerinin son saatlerini Rableriyle baş başa geçiriyorlardı.

İbadet ve Münacaat Gecesi

İmam Hüseyin (a.s.), Tasua günü akşamı düşmandan savaşı bir gece ertelemesini istedi. Allah’ın namazı, Kur’an okumayı ve duayı sevdiğini, bu geceyi ibadetle geçirmek istediğini buyurdu.

Böylece Aşura gecesi bir münacaat gecesine dönüştü. Tarihçiler, İmam’ın yarenlerinin dua ve zikir seslerinin arı vızıltısını andırdığını yazmışlardır. Sanki hepsi bunun dünya hayatlarındaki son gece olduğunu ve Allah’a kavuşmalarına yalnızca birkaç saat kaldığını biliyorlardı.

Kaldırılan Biat, Süren Vefa

Aşura gecesinin en unutulmaz sahnelerinden biri, İmam Hüseyin’in (a.s.) yarenlerini topladığı ve geleceği açıkça anlattığı andı. İmam, düşmanın yalnızca kendisiyle işi olduğunu söyleyerek, isteyen herkesin gecenin karanlığından faydalanıp Kerbelâ’dan ayrılabileceğini bildirdi.

Hatta hiç kimse mahcubiyet veya zorunluluk hissetmesin diye onlardan olan biatini de kaldırdı. Ancak bu teklif, düşmanın beklediğinin tam tersine bir sonuç doğurdu.

Müslim bin Avsece, Züheyr bin Kays, Habib bin Mezahir ve diğer sahabeler birer birer ayağa kalkarak sadakatlerini ilan ettiler. Ertesi gün şehit olacaklarını bilmelerine rağmen, Hüseyin’i (a.s.) yalnız bırakmaktansa onun yanında ölmeyi tercih ettiklerini söylediler.

Hz. Abbas’ın (a.s.) Reddettiği Emanname

O gece düşman, hak cephesinde ayrılık oluşturmak için İmam’ın bazı yarenlerini ondan koparmaya çalıştı. Şimr bin Zilcevşen, Hz. Abbas’la (a.s.) uzak bir akrabalık bağı bulunduğunu öne sürerek, Emirü’l-Müminin’in oğullarına bir emanname getirdi.

Hz. Abbas’ı (a.s.) ve kardeşlerini çadırdan çıkmaya çağırdı; eğer Hüseyin’den ayrılırlarsa güvende olacaklarını vaat etti.

Fakat Kerbelâ’nın sancaktarı olan Hz. Abbas’ın (a.s.) cevabı, tarihin en parlak sadakat örneklerinden biri oldu. Düşmanın teklifini reddederek, İmam olmadan güvenlik ve hayatın hiçbir değeri olmadığını gösterdi. Fatıma Zehra’nın oğlunun düşman kuşatması altında olduğu bir durumda Abbas’ın kendi canını kurtarmayı düşünmesi mümkün değildi.

Şimr’in emanname girişimi daha o anda başarısızlığa uğradı; çünkü Hüseyin (a.s.) ile yarenleri arasındaki bağ dünyevî çıkarların değil, imanın bağıydı.

Ertesi Gün Şehit Olacak İnsanların Huzuru

Aşura gecesinin en dikkat çekici özelliği, İmam’ın yarenlerinin sahip olduğu sükûnetti. Ertesi gün kendilerini neyin beklediğini biliyorlardı. Düşman ordusunun kendilerinden kat kat fazla olduğunu ve önlerinde şehadetten başka bir yol bulunmadığını görüyorlardı. Buna rağmen çadırlarda endişe ve korku yoktu.

Kimi Kur’an okuyarak, kimi namaz kılarak, kimi de sessizce dua ederek ebedî yolculuğuna hazırlanıyordu. Ölüm onlar için hayatın sonu değil, Sevgili’ye ulaşmanın köprüsüydü.

Acı Bir Sabahı Bekleyiş

Gece ilerledikçe beklenen an yaklaşıyordu. Ehl-i Beyt’in kadınları ve çocukları da ertesi gün yaşanacak musibetleri biliyorlardı. O gün Ali Ekber, Kasım bin Hasan, Abbas bin Ali ve diğer yarenler birer birer meydana çıkacak, kanları Kerbelâ toprağına akacaktı.

Gece yavaş yavaş sona eriyor, yıldızlar Kerbelâ semasındaki son saatlerini yaşıyordu. O anlarda sanki bütün kalpler aynı duayı ediyordu; asırlardır mersiyelerde tekrarlanan o duayı:

“Ey sabah, doğma…”

Çünkü Aşura sabahının doğuşu, İslam tarihinin en büyük musibetinin başlangıcıydı. Bu musibet, özgür insanların kalbinde ebedî bir yara açarken, aynı zamanda Aşura mektebini ölümsüzleştirdi.

Görünüşte Hüseyin’in (a.s.) yarenlerinin sonu olan o sabah, gerçekte onların ebedî hayatının başlangıcı ve bugün hâlâ özgürlük arayan insanlara ilham veren bir direniş hareketinin doğuşuydu.

 

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın