Biden’ın yardımcısı Kamala Harris’in eski ulusal güvenlik danışmanı Philip Gordon, “Foreign Affairs” dergisinde şunları yazdı: Michael Corleone’nin “Baba: Bölüm III” filmindeki o meşhur yakınması, son otuz yılda Orta Doğu ile karşı karşıya kalan her ABD başkanının sloganı olabilir: “Tam bu işten sıyrıldığımı düşündüğüm anda, beni tekrar içeri çekiyorlar.”
Bill Clinton, “bir lazer ışını gibi” ekonomi odaklı olacağına söz vermişti, ancak başkanlığının sonunda dikkat ve mesaisinin büyük kısmı İsrail-Filistin anlaşmazlığına ve Saddam Hüseyin’in Irak’ını çevreleme çabalarına harcandı. George W. Bush, “alçakgönüllü” bir dış politika vaadiyle Beyaz Saray’a girdi, ancak sonunda Afganistan ve Irak’ı işgal etti. Barack Obama “Asya’ya dönüşten” söz etti, ancak sonunda Arap Baharı’nın sonuçlarıyla, IŞİD’e karşı askeri harekatla ve İran’la kapsamlı ve yıpratıcı müzakerelerle boğuşmak zorunda kaldı.
Joe Biden, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e saldırısı başkanlığının büyük bir bölümünü etkisi altına alana kadar Orta Doğu’nun önceliğini azaltmaya çalıştı. Ve hepsinden çarpıcı olanı; “sonsuz savaşlara” karşı çıkarak seçim kampanyasına giren Donald Trump, sonunda İran’a karşı pervasız bir savaş kumarına girişti; bu savaş, onun ikinci başkanlık dönemini tanımlayabilir.
İran savaşı, ABD’nin Orta Doğu’daki politikasızlığına dair kadim tartışmaya yeniden taze bir soluk getirdi. Michael Fox ağustos ayında Foreign Affairs dergisinde, “devasa bir felaket” olarak nitelendirdiği bu çatışmanın, uzun süredir gecikmiş bir çıkış için tetikleyici olması gerektiğini savundu. Ona göre Amerika Birleşik Devletleri, Washington’ın Asya ve Avrupa’daki daha önemli hedeflere odaklanabilmesi için bölgedeki tüm üslerini ve birliklerini geri çekmeli ve “bölgesel düzenin garantörü rolüne son vermelidir.”
Bu, ülkesinin Orta Doğu’da trilyonlarca dolar harcadığına ve az bir kazanımla binlerce askerini kaybettiğine şahit olan birçok Amerikalıya hitap edecek ciddi bir argümandır.
Eleştirmenlerin, ABD’nin bölgeye aşırı taahhütte bulunduğu yönündeki teşhisi doğrudur. Ancak önerdikleri çözüm, yani “bölgeyi terk etmek” ve uygulamada onu kendi kaderine baş başa bırakmak doğru değildir. İran savaşı, ABD’nin artık Orta Doğu’da çıkarlarının kalmadığını göstermemiş; aksine, Washington’ın bir nesil boyunca bu çıkarları takip etmek için benimsediği yöntemin sürdürülemez olduğunu çok acı bir şekilde ortaya koymuştur.
Bu savaşın dersi bölgeyi terk etmek değil, hem aşırı masraflı hale gelen hem de ters tepen bir yaklaşımı yeniden gözden geçirmektir. Bunun yerine ABD; daha küçük bir askeri varlık, daha fazla diplomasi, daha fazla alternatif seçenek ve daha fazla ortak ile birlikte daha sınırlı bir temel çıkarlar kümesini savunmalıdır.
Geçmiş politikaların tırmandırılması da bölgeden tamamen çekilmek de son dönemdeki tüm ABD başkanlarını tuzağa düşüren bu döngüden çıkış yolu değildir. Belki daha pragmatik ve disiplinli bir orta yol böyle bir imkan sağlayabilir.
Dış Politika Hataları
Gelin ABD’nin bölgedeki dış politika eleştirmenlerinin nerelerde haklı olduğuna bakalım.
Afganistan ve Irak savaşlarının her biri en az 2 trilyon dolara mal oldu; binlerce Amerikan askerinin ve bu savaşlarda hayatını kaybeden yüz binlerce yerel sivilin canına mal oldu. Bu savaşlar ABD’nin küresel itibarına ciddi şekilde zarar verdi ve bir nesil Amerikalıyı, ülkelerinin dünyada olumlu bir rol oynama kapasitesine karşı karamsarlaştırdı.
Yirmi beş yıllık terörle mücadele operasyonları küresel terörizm tehdidini önemli ölçüde azalttı, ancak aynı zamanda bölgeyi daha özgür kılmadı ve birçok noktada istikrarını da azalttı.
Şimdi İran savaşı, Amerikan kibrinin ve askeri aşırılığının yeni sonuçlarını beraberinde getirdi: Onlarca milyar dolarlık doğrudan askeri harcama, binlerce ölü ve yaralı, askeri teçhizatın diğer hayati bölgelerden Orta Doğu’ya kaydırılması, kıt mühimmat stoklarının azalması, ittifakların zayıflaması, artan petrol fiyatları sonucunda Rusya için beklenmedik kazançlar, İran yönetiminin her zamankinden daha sertleşmesi ve küresel emtia piyasası tarihinde en büyük petrol arz kesintisi.
Eleştirmenler ayrıca, savaşın caydırılması ve enerji akışının sürdürülmesi için uzun süredir gerekli görülen ABD’nin bölgedeki askeri varlığının birçok açıdan bir zayıf noktaya dönüştüğünü de haklı olarak söylüyorlar.
Washington’ın 1991 Körfez Savaşı’ndan sonra kurduğu büyük askeri üsler ağı artık İran’ın İHA’larına ve balistik füzelerine karşı savunmasızdır. Bu üsler, Tahran’ı askeri eylemden caydırmak yerine, İran’a hedefler sunmakta ve onun için daha fazla baskı unsuru sağlamaktadır.
Bu sırada Amerikan birliklerinin ön hatlara konuşlandırılması, ülkenin liderlerini askeri çözümleri seçmeye yöneltmektedir. Tam da bu birlikleri koruma zorunluluğu, Amerikan birliklerine yönelik tehdidin bölgedeki varlıklarını sürdürmelerinin temel nedenlerinden biri haline geldiği kendi kendini yok eden bir döngü yaratmaktadır.
Eleştirmenler ayrıca, ABD’nin bölgesel ortaklarına verdiği desteğin fazlasıyla kanıksandığını ve garantilenmiş kabul edildiğini, bu desteğin de aşırı kolay bir şekilde kötüye kullanıldığını doğru bir şekilde dile getirmektedirler.
Örneğin, Washington’ın İsrail’e verdiği neredeyse kayıtsız şartsız destek bir tür “ahlaki tehlike” yaratmıştır; İsrail’i daha büyük riskler almaya teşvik eden ve Amerika’yı ne kendi seçtiği ne de kontrol edebileceği çatışmaların içine çeken örtülü bir sigorta türü.
Amerika’nın güvenlik varlığını sürdürmek için Körfez ortaklarına bağımlı olması da Washington’ın bu ülkelerdeki baskıyı eleştirmekten kaçınmasına ve Libya, Sudan ve Yemen gibi ülkelerdeki istikrarsızlaştırıcı müdahalelerine göz yummasına yol açmıştır.
Sonuç olarak Amerikan iç politikası, bölgeden tamamen çıkılmasa bile daha büyük bir ihtiyatlılığa doğru hareket etmektedir. Amerikalıların büyük bir çoğunluğu anketlerde İran savaşının uğruna savaşmaya değmediğini söylemektedir. Her iki partinin seçmenleri, özellikle gençler, ABD’nin İsrail ile olan güvenlik ortaklığına ve ülkeyi daha güvenli kılmayan veya halkın önem verdiği meselelere değinmeyen “sonsuz savaşlara” karşı her zamankinden daha şüphecidir.
Bu karamsarlığı göz ardı eden her strateji, sonraki seçimlerden sağ çıkamayabilecek veya muhtemelen sonrasında oluşacak Kongre’den bütçe alamayacaktır.
ABD’nin Çıkarları Hâlâ Bakidir
Bununla birlikte, ABD politikasının başarısızlığını kabul etmek, bu ülkenin çıkarlarının ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Amerika’nın geçmişteki bölge varlığının en önemli nedenlerinden bazıları gerçekten de zayıflamıştır; Sovyetler Birliği ile Soğuk Savaş rekabeti, ABD’nin petrol ithalatına aşırı bağımlılığı, zirve dönemlerindeki El-Kaide ve IŞİD tehditleri ve savunmasız İsrail’in düşman Arap ordularına karşı desteğe olan ihtiyacı bunlardan bazılarıdır.
Ancak tıpkı İran savaşının açıkça gösterdiği gibi, varlığını sürdüren çıkarlar gerçektir.
Enerji Arzının Sürdürülmesinin Önemi
Sürekli enerji arzının önemini göz önünde bulundurun.
Şimdi ABD net bir petrol ve gaz ihracatçısıdır ve Körfez’den çok az ham petrol ithal etmektedir. Bu durum, birçok kişinin bölge enerjisinin artık Amerikalılar için pek bir önem taşımadığı sonucuna varmasına yol açmıştır.
Ancak ABD’nin “enerji bağımsızlığı” yanılsaması büyük ölçüde abartılmıştır. Petrol, küresel bir piyasada alınıp satılan, tek bir küresel fiyata sahip taşınabilir bir emtiadır. İran savaşının gösterdiği gibi, dünyanın herhangi bir yerinde petrol arzı kesintiye uğradığında, Amerikalılar benzin istasyonlarında daha fazla ödemek zorunda kalmaktadır ve Asya ile Avrupa’daki ekonomik büyümenin yavaşlaması da ABD ekonomisine zarar vermektedir.
Dünya da birçok kişinin beklediği hızda fosil yakıtlardan uzaklaşmamaktadır. Güneş, rüzgar ve hidroelektrik gibi yenilenebilir enerjilerin gerçek patlamasına rağmen, küresel petrol ve kömür tüketimi son zamanlarda tarihin en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Fosil yakıtlar, 1990’ların başındaki yaklaşık %85’lik orandan yalnızca biraz daha düşük bir rakamla, dünya enerjisinin yaklaşık %80’ini sağlamaya devam etmektedir.
Bol enerjiye ihtiyaç duyan veri merkezlerinin kesintisiz genişlemesi talebi daha da artırmaktadır.
İran savaşı bu gerçeklerin sert ve acı bir hatırlatıcısı olmuştur. İran, ABD ve İsrail saldırılarına karşı öngörülebilir tepkisinde, bölgenin enerji altyapısını hedef almış ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz taşımacılığı rotasını kapatmıştır; bu boğaz savaştan önce dünya deniz ticaretindeki petrolün çeyreğini ve sıvılaştırılmış doğal gazın neredeyse beşte birini, kimyasal gübreler, arıtılmış ürünler ve diğer hayati mallarla birlikte barındırıyordu.
Petrol fiyatı fırlamış, bunun ardından ABD’de benzin fiyatı %40’tan fazla ve mazot fiyatı %70’ten fazla artmıştır. Bu artışlar enflasyonu körüklemiş ve faiz oranlarını yükseltmiştir.
Yalnızca Çin’in petrol ithalatındaki -petrol depolama ve yenilenebilir enerjilere yönelme ile mümkün kılınan- beklenmedik ve çarpıcı düşüşün kombinasyonu, stratejik petrol stoklarının acil olarak serbest bırakılması ve Hürmüz Boğazı’nı baypas eden Suudi Arabistan ile BAE boru hatlarının kullanılması, zararların şimdiye kadar çok daha şiddetli olmasını engellemiştir.
Amerika’nın Orta Doğu’dan çıkan petrole hala önem verip vermemesi gerektiği sorusu incelenirken, bir petrol arz şoku sonucunda ABD gayri safi yurtiçi hasılasındaki yıllık yüzde birlik bir düşüşün, ülkenin ekonomik üretiminden 300 milyar dolardan fazlasını yok edeceği unutulmamalıdır. Küresel üretimdeki yüzde birlik bir düşüş de dünya ekonomisine 1 trilyon dolardan fazla zarar verecektir.
Bunlar tüm Amerikalıların önem vermesi gereken sonuçlardır.
Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi
ABD’nin bölgedeki çıkarları yalnızca tehditleri savuşturmakla sınırlı değildir; bu ülke olumlu ve yapıcı çıkarlara da sahiptir.
Nükleer silahların yayılmasının önlenmesi, kalıcı Amerikan çıkarlarından biridir.
Bazı araştırmacılar, nükleer silaha sahip bir İran’ın kontrol altına alınabileceğini savunmaktadır. Hatta bazıları, tıpkı Soğuk Savaş döneminde inandıkları gibi benzer bir durumun istikrara yardımcı olabileceği inancıyla nükleer silahların yayılmasının bölgeyi sabitleştirebileceğine inanmaktadır.
Bir başka grup ise ABD’nin askeri müdahale tehdidi ortadan kaldırılır veya azaltılırsa, İran’ın esasen nükleer silah edinmekten vazgeçeceğini ve bu nedenle çok fazla endişelenmeye gerek olmadığını düşünmektedir.
Her iki senaryo da mümkündür, ancak hiçbir ABD başkanının bunlardan birine bahis oynamaya razı olması muhtemel değildir; üstelik haklı nedenlerle.
Nükleer silaha sahip bir İran, cephaneliğinin caydırıcılığına güvenerek vekillerine verdiği desteği koruyabileceğini veya güçlendirebileceğini, komşularının işlerine daha fazla müdahale edebileceğini veya İsrail ile çatışmasını tırmandırabileceğini bilir; çünkü nükleer cephaneliğinin bu eylemlere yanıt olarak rejimi devirmeye yönelik her türlü girişimi engelleyeceğini bilir.
Eğer İran nükleer bombaya ulaşırsa, muhtemelen bölgesel komşuları da aynı yolu izlemeye çalışacaktır.
2025’te nükleer silaha sahip Pakistan ile karşılıklı savunma paktı imzalayan ve 2026’da Türkiye ve Pakistan ile bu alanda anlaşmalar imzalayan Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, İran’ın nükleer silaha sahip olması durumunda Suudi Arabistan’ın da “bir tane edinmek zorunda kalacağını” söylemiştir.
Türkiye Dışişleri Bakanı da bu yılın başlarında ülkesinin aynı şeyi yapma olasılığını değerlendireceğini söylemiştir.
Birçoğu birbiriyle rakip olan birden fazla nükleer güce sahip bir Orta Doğu, mevcut durumdan çok daha tehlikeli olacak ve nükleer bir kaza veya nükleer silah kullanım olasılığı artacaktır.
ABD’nin bölgeden çekilmesinin mantığı, Washington’ın tıpkı Pakistan ve Kuzey Kore’nin nükleer silahlarıyla başa çıktığı gibi İran’ın nükleer bombasıyla da başa çıkabileceği varsayısına dayanmaktadır. Belki de gerçekten böyle bir şey yapabilir, ancak muhtemelen çoğu Amerikalı bu hipotezi asla sınamak zorunda kalmamayı tercih edecektir.
Terör Tehdidi
Terör tehdidi de azalmış, ancak ortadan kalkmamıştır.
Onlarca yıllık istihbarat faaliyeti ve askeri baskı, El-Kaide liderliğini ciddi şekilde zayıflatmış ve IŞİD’i toprak hilafetinden mahrum bırakmıştır. 11 Eylül saldırılarından bu yana hiçbir yabancı terör örgütü ABD topraklarında toplu ölümlü bir saldırı gerçekleştirmemiştir.
Bu, Washington’ın terörle mücadeleye “Teröre Karşı Küresel Savaş” dönemine kıyasla çok daha az kaynak ayırabileceği ve ayırması gerektiği anlamına gelmektedir.
Bununla birlikte IŞİD ve ona bağlı kollar, Moskova yakınlarında ve İran’ın Kirman şehrinde 2024 yılında gerçekleştirdikleri saldırılarda olduğu gibi, yüksek kayıplı saldırılar düzenleme kapasitesini korumaktadır.
Bu gruplar, Ocak 2025’te New Orleans Bourbon Caddesi’nde kalabalığın arasına kamyon süren şahıs ve aynı yıl Avustralya’nın Bondi Sahili’nde 15 kişiyi öldüren failler de dahil olmak üzere saldırı düzenleyen teröristlere ilham vermeye devam etmektedir.
Aralık 2024’te Beşar Esad rejiminin düşmesinin ardından Suriye’deki iktidar geçiş döneminin yarattığı kargaşanın ardından, yüzlerce IŞİD üyesi ülkenin cezaevlerinden kaçmış veya serbest bırakılmıştır.
Bu nedenle sınırlı bir terörle mücadele misyonunun sürdürülmesi ve bölgesel ortaklarla bu alanda iş birliği yapılması gerekli olmaya devam edecektir.
ABD’nin Bölgedeki Ekonomik Çıkarları
Son olarak, ABD’nin bölgede olumlu çıkarları vardır ve sadece tehditleri defetme peşinde değildir.
Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülkelerin 5 trilyon dolardan fazla değere sahip ulusal varlık fonları bulunmaktadır ve ABD Hazine tahvilleri de dahil olmak üzere, ABD hükümetinin borçlanma maliyetini düşük tutmaya yardımcı olan 2 trilyon dolara kadar Amerikan varlığını elinde bulundurmaktadırlar.
Toplam gayri safi yurtiçi hasılası 2 trilyon doları aşan bu konsey üyesi ülkeler, Amerikan şirketleriyle iş birliği içinde veri merkezleri inşa etmek için yüz milyarlarca dolar harcamaktadır. Bu yatırımlar onları Çin ekosistemine değil, Amerikan teknoloji ekosistemine bağlamaktadır.
Bu ülkelerin sivil nükleer enerji programları ve diğer altyapı projeleri genişledikçe, muhtemelen bu projeleri Amerikan şirketleriyle ilerleteceklerdir; ya da en azından Amerikalılar öyle ummalıdır.
Bu ekonomik bağlar tek başına geniş bir Amerikan askeri varlığını ya da kapsamlı güvenlik ve istihbarat ortaklıklarını haklı çıkarmaz. Ancak bölgesel istikrarsızlığın maliyetini ve Pekin’e doğru jeopolitik yönelim değişimini artırırlar; Amerika’nın çekilmesinin zemin hazırlayabileceği bir değişimdir bu.
Bölgeyi Terk Etmenin Sınırları
Amerika’nın Orta Doğu’dan çekilmesini savunanların argümanı bir dizi iyimser varsayıma dayanmaktadır.
Bu görüşe göre, Amerika’nın yokluğunda bölge içsel bir dengeye ulaşacaktır. Körfez ülkeleri, şiddetli bir rekabet veya çatışmaya girmek yerine İran ile başa çıkmanın yollarını bulacaklardır. Artık tehdit altında hissetmeyen İran nükleer silah edinmekten vazgeçecektir. Artık Amerikan desteğine sahip olmayan İsrail daha temkinli olacak, ancak saldırıya uğrayacak kadar zayıflamayacaktır.
Bölge ülkelerinin kişisel çıkarları petrol akışının devam etmesini, teröristler için yeni güvenli sığınaklar oluşturulmamasını ve başka hiçbir yabancı gücün ABD’nin çekilmesinden doğan boşluğu doldurmamasını garanti edecektir.
Bu varsayımlardan bazıları doğru çıkabilir. Ancak bir arada ele alındığında bu varsayımlar büyük bir kumar anlamına gelir; tarihten ziyade daha çok umuda dayanan bir kumar. Bu kumar, Orta Doğu’nun geleceğinin geçmişinden daha barışçıl olacağı ve buradaki istikrarsızlık veya çatışmanın ABD’yi etkilemeyeceği varsayımına dayanmaktadır.
ABD’nin çekilmesinden en çok etkilenen ülkelerin olası tepkisini göz önünde bulundurun.
Artık Amerikan desteğine güvenemeyecek olan Körfez Arap ülkeleri sadece Tahran ile anlaşmakla kalmayacaklardır. Muhtemelen dengeleme politikasını benimseyecekler; Pakistan, Türkiye ve Çin ile savunma ilişkilerini genişletecekler ve Suudi Arabistan da nükleer silaha sahip olmaya daha da yaklaşabilecektir.
Kendini daha fazla tehlikede hisseden İsrail, önleyici saldırılara karşı daha büyük bir eğilim gösterebilir. Amerika’nın yokluğunda İran ve bölgesel vekilleri de misilleme yapmak için daha büyük bir motivasyona sahip olabilirler.
İran ayrıca, onlarca yıllık mali sermayesini ve ulusal gururunu uğruna harcadığı zenginleştirme programı yoluyla nükleer bomba elde etme yolunun nihayet düzleştiği sonucuna varabilir.
ABD’nin artık bölgede askeri üssü ve birliği kalmasa bile, Amerikalılar muhtemelen silahlanma yarışından, güvenlik rekabetlerinden ve bunun sonucunda ortaya çıkabilecek olası çatışmalardan zarar görmeye devam edecektir.
Amerika’nın bölgeden çekilmesinin Washington’a insan hakları gibi konularda daha fazla nüfuz etme imkanı tanıyacağı düşüncesinin de sınırları vardır.
Güvenlik ilişkilerini, silah satışlarını ve Orta Doğu ülkeleriyle istihbarat iş birliğini kesmek, Amerika’nın bu konuda onlara açıkça baskı yapması için elini daha açık hale getirebilir. Ancak aynı zamanda Amerika’nın nüfuzunu azaltabilir; çünkü Washington’ın eski ortakları artık kaybedecek bir şeyleri olmadığını hissedeceklerdir.
Washington bölgeden uzaklaşmaktan daha büyük bir memnuniyet duyabilir, ancak bu uzaklaşmanın sonuçlarından mutlaka hoşnut olmayacaktır.
Tarih ayrıca bölgeden çekilmenin istenmeyen sonuçlara yol açabileceğini göstermektedir.
ABD 2011 yılında birliklerini Irak’tan çektiğinde, sonuç istikrar değil, IŞİD’in ortaya çıkışı oldu. Bu grup Irak ve Suriye’de neredeyse Britanya büyüklüğündeki bölgeleri ele geçirdi; Amerikalıları ve birçok kişiyi öldürdü ve bölge dışında saldırılar düzenlemek için planlar yaptı. Sonuç olarak Washington, bölgeye geri dönmek ve birkaç yıllığına kara ve hava kampanyası yürütmek zorunda kaldı.
Gelecekteki ABD yönetimi ülkenin bölgedeki askeri yapısını ortadan kaldırmak, köklü güvenlik ve istihbarat ortaklıklarına son vermek ve Orta Doğu ile ilgili senaryoları Pentagon’un olası planlamalarından çıkarmak isterse, bir sonraki krizde Amerikan müdahalesine olan ihtiyaç mutlaka ortadan kalkmış olmayacaktır; ancak o zaman geldiğinde Washington’ın seçenekleri daha kısıtlı olacaktır.
Akıllıca Etkileşim
Orta Doğu’dan çekilmenin alternatifi, geçmişin başarısız yaklaşımlarına daha sıkı sarılmak değildir.
İran savaşının bazı savunucuları, şu anda gerekenin Arkansas Senatörü Tom Cotton’ın temmuz ayında kullandığı ifadeyle “işi bitirme” iradesi olduğunu savunmaktadır.
Bu düşünce tarzı; Hürmüz Boğazı’nın zorla yeniden açılmasını, rejim teslim olana veya düşene kadar İran’a yönelik saldırıların sürdürülmesini ve bölgedeki Amerikan üslerinin korunmasını talep etmektedir; Trump yönetiminin 1.5 trilyon dolarlık talep ölçeğindeki savunma bütçeleri aracılığıyla finanse edilmesi gereken üsler.
Böyle bir yaklaşım geçmişteki birçok başarısızlığın temel hatasını tekrarlayacaktır: Eğer ABD yeterince bağlı olursa, askeri gücün bölgedeki sorunları sonsuza dek çözebileceği inancı.
Bu yaklaşım ayrıca kamuoyu veya Kongre nezdinde pek fazla destek görmemektedir.
Bunun yerine gereken şey, halkın ödemeye razı olduğu bir maliyetle, ABD çıkarlarının daha dar kapsamlı ama daha gerçekçi bir kümesini korumanın bir yoludur.
Bu yolun başlangıç noktası, güç yoluyla bölgeyi yeniden şekillendirme hayalinden vazgeçmektir.
Saldırıyı caydırmak için askeri gücü kullanmak – ki ABD bunu on yıllar boyunca büyük ölçüde başarıyla yapmıştır – ile rejim değişikliği gibi gerçekçi olmayan hedeflerin peşinden koşmak için bunu kullanmak arasında bir fark vardır; Washington’ın 2003’te Irak’ta ve bu yıl tekrar İran’da yapmaya çalıştığı şey gibi.
Bu ders daha önceden açık değilse, artık açık olmalıdır.
İkincisi, ABD bölgedeki askeri yapısını yeniden tasarlamaladır. Bu yapı halihazırda bir düzineden fazla büyük askeri üste 50 binden fazla asker içermektedir; bu varlık, ABD’nin 1991 Körfez Savaşı öncesindeki varlığından hâlâ çok daha geniştir.
İran savaşı, bu üslerin İHA ve füzelere karşı o kadar savunmasız olduğunu göstermiştir ki, bazı yönlerden İran’a Amerika’dan daha fazla baskı unsuru sağlamaktadır.
Bu üslerin birçoğu savaşın ilk haftalarında ağır hasar gördü ve bunları eskisi gibi yeniden inşa etmek için milyarlarca dolar harcamanın pek bir mantığı yoktur.
Ancak ABD askeri eylem yeteneğini kaybetmeden askeri yapısını düzeltebilir.
Örneğin Washington, büyük ve savunmasız tesisleri, saldırı kaynaklarından daha uzak mesafede bulunan daha küçük, daha dağınık ve daha iyi savunulan bir üsler ağıyla değiştirebilir.
Askerler ile yakıt ve mühimmat depoları için yeraltı sığınakları oluşturarak bu tesisleri sağlamlaştırabilir; onları çok katlı hava ve füze savunma sistemleriyle koruyabilir ve gerekirse takviye birliklerin hızla sevk edilebilmesi için gerekli ekipmanı önceden yerinde konuşlandırabilir.
Bu tür önlemler, İran’ın veya diğer düşmanların saldırabileceği odak noktalarını ortadan kaldırır ve aynı zamanda ABD’nin gerektiğinde operasyon yürütme yeteneğini korur.
Washington ayrıca, üslere erişim anlaşmalarına Ürdün ve Körfez Arap ülkeleri gibi ülkelerde güvenerek, bu anlaşmaların kriz anlarında ülkenin bölgede kalan tesislerini tamamlamasını sağlayabilir.
Teknoloji, büyük askeri tesisleri saldırıya karşı daha savunmasız hale getirmiştir, ancak aynı zamanda ABD’ye komuta görevlerini Bahreyn veya Katar’dan Güney Carolina’ya taşımaya, Missouri eyaletinde konuşlandırılmış stratejik bombardıman uçaklarıyla İran’a karşı hava saldırıları düzenlemeye ve deniz ablukasını ağırlıklı olarak uçak gemileri ve denizde konuşlandırılmış diğer gemiler aracılığıyla organize etmeye imkan tanımaktadır.
İran’ın Bombaya Ulaşmasını Önlemek İçin Diplomasi
Bölgedeki çıkarlarını savaşa sürüklenmeden korumak için ABD, İran’ın nükleer silah edinmesini önlemenin ana aracısı olarak diplomasiyi bir kez daha ön plana koymalıdır.
İran’ın Washington’ın herhangi bir yeni anlaşmaya bağlı kalacağına olan güvensizliği bunu zorlaştıracaktır: Trump 2015 nükleer anlaşmasından çekilmiş ve ardından müzakereler devam ederken İran’a iki kez saldırmıştır.
Ancak savaşın sona ermesinden sonra, ekonomisini yeniden inşa etmek, sık sık yaşanan savaşlardan kaçınmak isteyen bir rejim nihayetinde komşuları ve Batı güçleriyle bir tür pratik mutabakata ihtiyaç duyacaktır. Bunun gerçekleşmesi, İran’ın nükleer programı üzerinde doğrulanabilir sınırlamaların uygulanmasını gerektirir.
Baskıya dayalı diplomasinin – geniş bir koalisyonun desteğiyle ve kullanılacak inandırıcı bir güç tehdidiyle desteklenen yaptırımlar ve teşvikler dahil – artık çok geç olduğunu söyleyenler alternatifleri göz önünde bulundurmalıdır: İran’ı birkaç yılda bir bombalamak veya İran’ın nükleer bomba edinmesini kabul etmek.
2015 anlaşması, tüm sınırlamalarına rağmen, İran’ın nükleer silah edinme motivasyonunu artıran, ülkenin hala bir düzine nükleer silah yapmaya yetecek kadar yüksek zenginleştirilmiş uranyuma, bol nükleer teknik bilgiye ve tesiste görevli hiç denetçiye sahip olmadığı bir savaştan ziyade, İran’ın nükleer programını sınırlamak ve denetlemek için daha etkili bir yoluydu.
Yakın gelecekte benzer bir anlaşmaya varılması pek olası değildir; bu nedenle caydırıcılığın sürdürülmesi şarttır. Bununla birlikte diplomasi, her uzun vadeli çözümün bir parçası olmalıdır.
