Rasthaber – İlim ehlinin dilinde yaygın olan cümlelerden biri de şudur: “Tu’rafu’l-eşyau bi-azdadiha” (eşyalar zıtlarıyla tanınır).
Yani her şey karşıt noktasıyla tanınır ve varlığı anlaşılır. Şimdi bu cümleyi biraz açıklayacağım: Burada geçen “tanınma” ile kastedilen şey, mantıkî tanım değildir. Çünkü her şeyin karşıt noktasıyla tanımlanamayacağı mantık ilminde kanıtlanmıştır.
Bu cümlede ifade edilen “zıt” kelimesi de felsefe ilmindeki tanımından farklı bir anlamda kullanılmış ve mutlak anlamıyla karşıtlık kastedilmiştir. “Tanıma” ile kastedilen de mutlak anlamıyla anlamaktır. Her ne kadar bu cümlede “illa, innema” gibi sınırlama edatı kullanılmamış ise de bir tür sınırlama kastedilmiştir. Eğer bir şeyin karşıtı yoksa o şey çok açık ve zahir olsa bile insan onun varlığını anlayamaz.
Gerçekte anlatılmak istenen şey, insanın algı ve idrak mekanizmasında bir tür zaaf ve eksikliğin var olduğudur. Şöyle ki: İnsanın algı mekanizması öyle dizilmiş-koşulmuştur ki, ancak karşıt noktası olan şeyleri anlayabilir. Mesela insan, aydınlık ve karanlık olgularını birbiriyle kıyaslayarak tanır.
Eğer âlem ve âlemdeki her nokta her zaman aydınlık olsaydı, asla karanlık olmasaydı, her nokta aynı derecede aydın olsaydı, hiçbir şekilde karanlık olmasaydı bu durumda insan, aydınlığı da tanıyamazdı. Yani âlemde bir aydınlığın olduğunu tasavvur edemezdi, her şeyi ancak aydınlık aracılığıyla gördüğünü bilemezdi. Her ne kadar aydınlık her şeyden daha açık ve daha zahir ise de ve zuhurun özü ise de, böylesi bir zuhur dahi aydınlığı tanımaya yetmeyecekti. Bu kusur aydınlıktan değil, bizden kaynaklanır.
Şimdi aydınlığı tanıyor olmamız, aydınlığın kaybolması ve karanlığın ortaya çıkması dolayısıyladır. Aydınlığın kaybolması sonucunda karanlığın gelmesinin yardımıyla anlıyoruz ki önce bir şey vardı ve biz onun ile her şeyi ve her yeri görebiliyorduk. Eğer aydınlık kaybolmasaydı ve batmasaydı, asla bizim dikkatimizi çekmeyecekti. O hâlde aydınlık, zıddı olan karanlık yardımıyla tanınmıştır. Bunun aksi de aynı durumdadır. Yani eğer her yer karanlık olsaydı ve asla aydınlık olmasaydı, bu kez de karanlık tanınmayacaktı.
Bunun bir başka örneği şöyledir: Eğer insan, bir ömür boyu sadece ve aynı ayarda bir ses duyacak olsa –mesela hep aynı ayarda bir lokomotifin korna sesinin duyulduğu yerde bir çocuk büyüyecek olsa-, sürekli olarak kulağına gelen bu sesi artık duymayacak ve ona olan hassasiyetini kaybedecektir. Eski filozoflardan biri, bir ayar ve düzende çalınan müziğin sesinin gök cisimlerinin sesinden çok yüksek olduğunu, ancak insan sürekli olarak duyduğundan dolayı buna hassasiyet göstermediğini iddia etmiştir.
Çok kötü veya çok güzel kokan bir yerde bulunan insan, o kokuyu asla hissetmeyecektir.
Zengin ve varlıklı insanların zevk ve güzelliklere, yoksulların da zorluk ve sıkıntılara hassasiyetini kaybetmeleri de buradan gelir. Yani zevk veren şeylere daha çok sahip olanlar zevki daha az, daha az sahip olanlar ise daha çok hissederler.
Çok sıkıntı çeken insanlar sıkıntıyı daha az, az sıkıntı çekenler ise onu daha çok hissederler.
Güç ve güçsüzlük de böyledir. Eğer insan her şeye kadir olsaydı ve hiçbir şey karşısında aciz kalmasaydı ne kendisinde ve ne de başka bir şeyde acizliği görmez ve gücün varlığından haberdar olmazdı, her işi gücüyle yaptığı hâlde gücün kendisini görmezdi, güce boğulduğu hâlde gücün kendisini algılamazdı. Bunun aksi de aynı durumdadır. İnsan hep güçsüzlük ve acizlik görseydi, asla güç olmasaydı, bu durumda da güçsüzlük ve acizlik tanınmayacaktı.
Bilmek ve bilmemek de aynıdır. Eğer insan her şeyi bilseydi, hiçbir şekilde bilmemek olmasaydı, hiçbir gerçek karşısında bilgisizlik hissetmeseydi, bilgi aydınlığıyla her şeyi aydınlatsaydı, bilgi aydınlığıyla her şeyi gördüğü hâlde bilginin özünden gaflet edecekti; bilginin kendisi dışında her şeyi görecek, anlayacak ve dikkat edecekti. Bilme karşısında bilmemenin ortaya çıkması, insanın fikrî alıcı sisteminin yardımına koşması sonucu insan, bilmeyi de anlayacak ve onun âlemin varlıklarından biri olduğunu kavrayacaktır. Bu nedenle hayvan, bilgisizliğinin farkında olmadığı için bilgisinin de farkında değildir.
Gölge ve öz de aynıdır. Eğer insan, bir takım şeylerin özünü değil de sadece gölgesini görseydi, o gölgeler gözünün önünden hiç gitmeseydi, o gölgeleri gerçek öz sanacaktı.
Ancak insan hem özü ve hem de gölgeyi gördüğünden dolayı özü de, gölgeyi de tanımakta ve algılamaktadır.
Eflatun’un meşhur bir felsefî inancı vardır. O şöyle demiştir: Bu âlemde görülen her şey, diğer âlemdeki aslın ve gerçeğin bir dal ve gölgesidir; diğer âlemdeki gerçektir ve buradakiler yansıma, diğer âlemdekiler özdür ve buradakiler gölge. İnsanlar, buradaki gölgeleri gerçek olarak zanneder.
Bu inancını bir örnekle şöyle açıklar: Bir grup insanın daha ilk günden bir mağarada hapsedildiğini, önlerinin mağaranın içine taraf ve arkalarının da mağaranın girişine taraf tutulduğunu düşünün. Dışarıda doğan güneş mağaranın içine yansımakta ve mağaranın önünden de insanlar geçmektedir. Mağaranın önünden geçen insanların gölgesi, tutsakların önündeki mağara duvarına düşmektedir. Bu tutsaklar, dünyaya göz açtıkları günden itibaren bu şekilde tutuldukları için haliyle mağaranın dışından habersizdirler ve duvara düşen hareketli gölgeleri gerçek olarak zannedecek ve bunların, dışarıdaki özlerin ve gerçeklerinin hareketinin yansıması olduğunu anlamayacaklardır.
Tabiat mağarasında tutsak olan insan da, bu âlemin bireylerini hakikat olarak görmekte ve bunların, hakikat değil de hakikatten yansımalar olduğunu bilmemektedir; ancak hakikatin özünü gördüğü takdirde bunu anlayacaktır.
Amacım, Eflatun’un düşüncesini açıklamak değildir. Anlatmak istediğim şudur: İnsan, eşyaları birbiriyle ve karşıt noktasıyla karşılaştırarak ve kıyaslayarak tanır. Eğer karşıt nokta olmasa, onlar ne kadar da açık ve ortada olursa olsun, onları tanıyamayacaktır. Aydınlık ve karanlık, bilgi ve bilgisizlik, güç ve güçsüzlük, öz ve gölge örneklerine de bu amaçla değindim. Hayır ve şer, hareket ve dinginlik, hâdis ve kadim, fani ve ebedi de aynı durumdadır.
Belirttiğim gibi bu konu, tanıma ve bilgilenme konusuyla değil, bizim idrak ve algı yapımızla bağlantılıdır (genellikle bizler, bir şeyin karşıt noktasını tanımadıkça o şeyin varlığından haberdar olmayız).
Eğer hissettiğimiz aydınlık hiç kaybolmasaydı, hiçbir şey ona engel olmasaydı, her tarafı kapalı evin içi de dışarısı gibi aydınlık olsaydı ve bütün âlemi aynı ayarda mutlak bir aydınlık kaplasaydı, artık “Bütün âlemi aydınlık sarmıştır, gördüğünüz her şeyi onun yardımıyla görürsünüz, o olmasaydı hiçbir şeyi göremezdiniz.” diyen birine, hep aydınlık içinde olan bizlerin inanması çok zor olacaktı.
