İran ile ABD Arasında Büyük Bir Savaşın Başlamasını Şimdiye Kadar Ne Engelledi?

Trump İran’ı haritadan silmekten bahsederken Tahran da ABD’yi cehenneme gönderme sözü veriyor. Ancak bu ateşli sözlü savaşın arkasında nasıl bir hesaplama dönüyor?

Fudan Üniversitesi Çin Yakın Çağ Tarihi Profesörü ve uluslararası ilişkiler uzmanı Xue Xiaorong, Washington’ın son tehditlerini ve Tahran’ın kararlı yanıtını analiz ederek Orta Doğu’da topyekün bir savaşın çıkma olasılığını değerlendirdi.

1 Ağustos 2026 (11 Mordad) tarihinde Reuters haber ajansı, ABD ile İran arasındaki jeopolitik çekişmenin bir kez daha kılıçların çekildiği, son derece kritik ve gergin bir aşamaya girdiğini bildirdi. Batı Asya’da gerilim tırmanmaya devam ederken ABD Başkanı Donald Trump, Washington ile Tahran arasındaki karşı karşıya geliş hakkında konuşurken İran’a hitaben açık ve son derece sert bir uyarıda bulundu.

Trump; İran’ın direncini ve ABD’nin yıllardır uyguladığı azami baskı politikasına rağmen varlığını sürdürebilmesini takdir ettiğini söylese de, bu saygının hiçbir şekilde Washington’ın stratejik bir geri adımı anlamına gelmediğini belirtti. Aksine Trump; Amerikan ordusunun İran’a yönelik kapsamlı bir askeri saldırı planı hazırladığını ve bu planın uygulanmasına yönelik hazırlıkların aralıksız sürdüğünü iddia ederek “Her şey bu hafta netleşecek” dedi.

Trump askeri tehdit dozunu daha da artırarak, İran’ın gelecekte bir ülke olarak varlığını sürdürüp sürdüremeyeceğinin yalnızca kendisinin alacağı tek bir karara bağlı olduğunu iddia edecek kadar ileri gitti.

Bir süper gücün liderinden gelen bu açık savaş tehdidi karşısında Tahran geri adım atmadı ve derhal son derece sert ve kararlı bir yanıt verdi.

İranlı üst düzey hükümet ve askeri yetkililer doğrudan Washington’ı uyardı: Eğer ABD İran’a karşı yeni bir savaş başlatma cüretini gösterirse Tahran hiçbir mülahaza gözetmeksizin yıkıcı bir misillemeye girişecektir. Yetkililer, “ABD’yi Tanrı’nın huzurunda yargılanması için cehenneme göndereceklerine” ant içtiler.

İran, bu sözlerin kof bir blöften ibaret olmadığını kanıtlamak için kozlarını da açıkça masaya koydu: Gerek yeni nesil İHA’ların geniş çaplı geliştirilmesi ve hassas vuruş kapasitesi, gerekse İran’ın devasa savaş potansiyeli ve asimetrik harp gücü göz önüne alındığında, ABD’nin bu ülkeyi fiziksel olarak tamamen yok etme planının gerçekleşmesi esasen mümkün değildir.

Tahran açıklamasının devamında ciddi bir tonda uyarıda bulunarak; eğer ABD savaş başlatma konusunda ısrar eder ve bu yanlış yoldan dönmezse, İran’ın tüm ulusal kapasitesini sahaya süreceğini ve ABD’nin Orta Doğu’daki hegemonyasına bir kez ve tümden son vereceğini belirtti.

Bu sert ve gerilimli karşı karşıya geliş raundunda ABD ve İran henüz doğrudan harp meydanında topyekün bir savaşa girmemiş olsalar da, diplomasi ve kamuoyu alanında son derece ağır bir sözlü savaş başlatmış durumdalar.

Bu ateşli tutumlar ve radikal söylemler karşısında uluslararası toplumun önünde iki acil ve temel soru durmaktadır:

  1. İran ile ABD arasındaki bu sürtüşme kontrolden çıkıp Orta Doğu’da geniş çaplı yeni bir jeopolitik savaşa dönüşebilir mi?

  2. İran; mutlak askeri ve ekonomik üstünlüğe sahip bir ülke olan ABD karşısında tam olarak hangi unsurlara dayanarak bu derece sert bir direnç gösterebilmekte ve hatta kendisini kanlı ve maliyetli bir savaşa hazır ilan edebilmektedir?

Öncelikle ilk temel soruyu derinlemesine inceleyelim:

İran ile ABD Arasındaki Yeni Gerilim Dalgası Kontrolden Çıkıp Tüm Orta Doğu’yu Yutacak Topyekün Bir Savaşa Dönüşebilir mi?

Küresel stratejik dengelerin mevcut durumu ve her iki tarafın davranışlarına yön veren temel mantık göz önüne alındığında, böyle geniş kapsamlı bir savaşın çıkma olasılığı son derece düşüktür.

Bu değerlendirmenin ilk nedeni, İran’a karşı topyekün bir savaş başlatmanın ABD’nin yerleşik stratejileri ve ulusal çıkarlarıyla temelden bağdaşmamasıdır. Trump yönetiminin tutumu dikkatle incelendiğinde, Trump’ın bugüne kadar İran’a yönelik olası bir askeri harekatı stratejik tanım olarak bir “cezalandırma saldırısı” veya “özel askeri operasyon” olarak görmeyi tercih ettiği anlaşılmaktadır.

Beyaz Saray’ın stratejik oyununda İran’a karşı güce başvurmak, yaramaz bir çocuğun kulağını çekmeye benzer; amacı güç gösterisi yapmak, korku salmak ve Amerikan otoritesini pekiştirmek olan taktiksel bir adımdır. Trump’ın bakış açısıyla İran meselesi zorlu ve baş ağrıtıcı olsa da, ABD’nin tüm ulusal gücünü bu uğurda harcamasına ve Orta Doğu’nun engebeli, dağlık coğrafyasında zafer olasılığı bulunmayan yıpratıcı bir kara savaşına girmesine değecek bir konu değildir.

ABD’nin temel hedefi ekonomik kazanç sağlamak ve dünyadaki hayati petrol damarlarını kontrol etmektir. 80 milyondan fazla nüfusa sahip bölgesel bir gücü topyekün işgal etmek son derece ağır bir maliyet getirecektir. Washington için başlangıçtaki ideal senaryo, Maduro modelini İran’da tekrarlamaktı; yani en katı ekonomik yaptırımları ve diplomatik izolasyonu uygulayarak dış baskıyı azami seviyeye çıkarmak ve bu yolla yönetimin içeriden çöküşüne zemin hazırlamaktı.

Ancak bu strateji şu anda büyük engeller ve dirençle karşılaşmış durumdadır. Dolayısıyla ABD’nin mevcut gürültülü ve blöf niteliğindeki askeri tehditleri, krizi Gerçekten tırmandırmak ve durumu kontrol edilemez büyük bir savaşa sürüklemekten ziyade, yeterli siyasi imtiyaz ve kozları elde ettikten sonra Orta Doğu’daki eski stratejisini sürdürebilmek adına onurlu bir geri çekilme yolu bulma çabasıdır.

İkinci olarak, İran’ın stratejik perspektifinden bakıldığında da topyekün bir savaşı başlatan taraf olma konusunda hiçbir isteği yoktur. İran’ın mevcut koşullarda kararlı kararlar alması ve ses getiren misillemelere başvurması, temel olarak “aynı anda savaşmak, müzakere etmek ve inşa etmek” varoluş felsefesine dayanmaktadır.

İranlı üst düzey yetkililerin mantığı son derece açıktır: Tahran ancak sınırlı çatışmalarda ABD’ye acı verici bir darbe indirebilir ve Washington’ı askeri müdahalenin ağır maliyetini iliklerine kadar hissetmeye zorlayabilirse, ABD’yi rasyonel bir müzakere masasına dönmeye ikna edebilir.

Strateji her zaman bir ülkenin hayati çıkarlarına hizmet eder. İran’ın şu anki en önemli görevi, pasif durumu kırmak ve tek taraflı olarak düşmanın darbelerine maruz kaldığı sürece son vermek için bu karşı operasyonları kullanmaktır. İran bu yolla, iç ekonomisini canlandırmak ve savunma sanayisini geliştirmek için değerli bir stratejik fırsat elde etmeye çalışmaktadır.

İran’ın tüm sert tutumları ve sınırlı karşı saldırıları bu eksen etrafında şekillenmiştir. Dolayısıyla savaş ateşini tüm ülkeye yaymak ve topyekün bir çatışmaya girmek, İran’ın çıkarlarıyla da tamamen uyumsuzdur.

Son olarak, meseleyi küresel jeopolitik ve makroekonomik rekabetler açısından değerlendirdiğimizde, uluslararası toplum da Orta Doğu’da topyekün bir savaşın alevlenmesine asla izin vermeyecektir.

Rusya-Ukrayna savaşının küresel ekonomiye yansıyan olumsuz etkileri, İran ile ABD arasında çıkabilecek kapsayıcı bir savaşın olası sonuçlarıyla kıyaslandığında nispeten sınırlı kalmaktadır. Rusya ve Ukrayna yıllardır savaşmaktadır ancak bu çatışma küresel ekonomiyi temelinden yıkmayı başaramamıştır. Oysa İran ile ABD arasında topyekün bir savaş başlarsa, küresel deniz taşımacılığının iki ana damarı olan Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı anında kilitlenecektir.

Bu durum pratikte küresel enerji tedarik zincirinin doğrudan boğazlanması anlamına gelir ve kaçınılmaz olarak küresel ekonomide yıkıcı bir enflasyon ile geniş çaplı bir durgunluğu (resesyon) tetikleyecektir. Tüm insanlığın hayati çıkarlarını etkileyecek boyuttaki böyle bir sonucun hiçbir büyük güç tarafından üstlenilmesi mümkün değildir.

Bu nedenle İran ve ABD kamuoyuna ne kadar sert ve tavizsiz mesajlar verirse versin, hiçbiri düşüncesizce dünya ülkelerinin ezici çoğunluğunu karşısına alma cüretini gösteremeyecektir. Dolayısıyla bu karşı karşıya geliş, kaçınılmaz olarak kontrollü sürtüşmeler ve sınırlı çatışmalar sınırları dahilinde kalacaktır.

Şimdi her iki tarafın da topyekün bir savaş istemediği netleştiğine göre ikinci soruya geçelim:

İran, ABD’nin “Azami Baskı” Politikası Karşısında Neden En Ufak Bir Taviz Belirtisi Göstermemiş ve Sonuna Kadar Direnme Kararı Almıştır?

Bu yaklaşımın arkasındaki derin etkenler başlıca üç ana başlık altında incelenebilir:

  • Derin Tarihsel Düşmanlık: İki ülke arasındaki husumet son derece derin köklere sahiptir. Nitekim “Üç metrelik buz, bir günlük soğuğun sonucu değildir.” 1979 İslam Devrimi’nden bu yana iki ülke; gerilim, düşmanlık, çatışma ve hesaplaşmalarla dolu 47 yılı geride bırakmıştır. Rehineler krizinden onlarca yıllık ekonomik ablukaya, son yıllarda defalarca tekrarlanan askeri çatışmalara ve terör operasyonlarına kadar iki ülke arasındaki karşıtlık, çoktan ideolojik sınırların ve ulusal kırmızı çizgilerin derinliklerine nüfuz etmiştir. Yaklaşık yarım asırdır devam eden böyle bir düşmanlık, bir iki tur yüzeysel müzakere ile kolayca ortadan kalkmayacaktır. İran için ABD karşısında sert bir tutum takınmak yalnızca diplomatik bir taktik değil; aynı zamanda ülke içinde toplumsal kenetlenme ve uzlaşı sağlamanın da temel bir siyasi taşıdır.

  • Aşılması İmkansız Stratejik Güven Eksikliği: Uzun yıllar boyunca mutlak güvensizlik, İran-ABD ilişkilerinin normal hali haline gelmiştir. İranlı yetkililerin defalarca vurguladığı gibi; iki taraf bazı mutabakat zaptlarında ortak noktalara ulaştığında veya uluslararası anlaşmalar imzaladığında bile ABD, politikalarındaki dalgalanmalar ve istikrarsızlık nedeniyle taahhütlerini kolayca çiğnemiştir. Asgari düzeyde dahi karşılıklı güvenin bulunmadığı koşullarda İran, tek taraflı taviz vermenin kendisine asla güvenlik getirmeyeceğine inanmaktadır. Bu nedenle Tahran; ancak tekrarlanan misilleme eylemleri ve hesaplanmış sert sürtüşmelerle karşı tarafın itidale zorlanabileceği, bu yolla dehşet dengesi çerçevesinde kırmızı çizgilerin ve temel etkileşim kurallarının yeniden inşa edilebileceği sonucuna varmıştır. Stratejik güven vaatlerle değil, sahada güçle elde edilir. Bu gerçek, İran ve ABD’nin tüm anlaşmazlıklarını kumar niteliğinde, yıkıcı ve geri dönüşsüz bir savaşla çözemeyeceğini göstermektedir.

  • Beka Mücadelesi ve Yenilgi Alternatifinin Olmaması (En Kritik Etken): İran önünde hiçbir geri çekilme yolu kalmadığının farkındadır. Eğer Tahran hayati çıkarlarını savunurken en ufak bir zayıflık gösterir ya da askeri çatışmada yenilirse, kendisini bekleyen şey sadece bölgesel nüfuz kaybı olmayacak; aksine tüm siyasi rejim devrilebilecek ve ulusal geleceği tam bir yıkıma sürüklenebilecektir. ABD’nin stratejik kuşatması karşısında bu, İran için bir ölüm kalım savaşıdır. Geri çekilmek kesin ölüm anlamına geldiğinden İran tüm savaş potansiyelini açığa çıkarmak ve ABD ile tavizsiz bir tutumla mücadele etmek zorundadır.

Özetle, bugün İran ile ABD arasında büyük bir çatışmanın eşiği gibi görünen durum, gerçekte her iki tarafın her adımın kar ve zararını kılı kırk yararak hesapladığı bir “uçurumun kenarı siyaseti” (brinkmanship) oyunudur.

ABD; siyasi baskı, psikolojik harp ve askeri tehdit bileşimiyle savaşa girmeden İran’ı geri adıma zorlamaya çalışmaktadır. Buna karşılık İran da kararlı yanıtları ve kırmızı çizgilerini vurgulayarak bu baskı stratejisini boşa çıkarmayı hedeflemektedir.

Bu nedenle, en azından yakın gelecekte, sözlü savaşın ve sert tehditlerin sınırlı ve bölgesel çatışmalarla eş zamanlı olarak devam etmesi beklenmelidir.

not: bu analiz tahririeh.com sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın