İsrail kıskacında Kıbrıs

Don Joseph (Yosef, Yusuf) Nasi, 1492’de İspanya’da sona eren Arap hâkimiyetinde nüfuzlu bir tüccar ailenin çocuğuydu. Arabi idaresine son veren Katolik Hristiyan İspanya’dan ayrılmak zorunda kalan bir Sefarad Yahudi’siydi. Sefer-ad Asurca-Aramice-Arapçada uzak diyar, uzak sefer, uzak bölge manası taşır. Yani bir topluluk adı değil bir coğrafi tanımlamadır. Sığındıkları yer İspanya olduğu için Sefarad kelimesi İspanya ile özdeşleşmiştir.

Çiftçi demek olan Fellah ile bu mesleği, kalabalık kitleler halinde icra eden Alevilerle özdeşleşmesi misalidir. 1492’de İspanya’dan sürüldüklerinde Osmanlı’ya (özellikle Türkiye ve Selanik’e) sığındılar. Yusuf Nasi, Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan (Roxlana-Rohlan, Roksolana) sayesinde, koruması altında ve tensipleriyle Süleyman ve özellikle II. Selim döneminde saray içinde çok etkili oldu. Diplomasi, finans, casusluk ve Avrupa bağlantıları nedeniyle büyük güç kazandı.

Avrupa ve Osmanlı kaynaklarında “Kıbrıs Kralı yapılacaktı.” iddiası vardır. Yosef Nasi ve Hürrem, Kıbrıs’ı çok istiyordu. Çünkü Kıbrıs o dönemde, bugün olduğu gibi Doğu Akdeniz ticaretinin merkeziydi ve stratejik bir konuma sahipti. Şeker, pamuk, şarap ve liman gelirleri çok büyüktü. Katolik Venedik’in hâkimiyetindeydi. Suriye-Anadolu-Avrupa hattını kontrol ediyordu. Nasi için Kıbrıs, ekonomik güç, Akdeniz ticaret kontrolü, Yahudi diasporası için güvenli üs ve Avrupa’daki Yahudi ağları için merkez olabilirdi. Ada’yı “Osmanlı himayesinde yarı özerk Yahudi merkezi” yapma hayaliyle yaşadı. Bu doğrudan modern anlamda “İsrail Devleti” değildi ama Sefarad Yahudileri için güvenli elit bölge, ticaret kolonisi, mali güç merkezi olabilirdi. II. Selim, annesi Hürrem’in telkinleriyle onu destekledi.

ANTAKYA PATRİKHANESİ

Nasi için, “Kıbrıs seferinin fikir babalarından biri” olduğunu söylersek abartmış olmayız. Ancak ada halkı Rum ve Doğu Mesihileri tüm Doğu kiliselerin kıblesi olarak kabul edilen Antakya Patrikhanesi’ne bağlıydı. Dönemin Ortodoks dünyasında klasik teolojik Yahudi karşıtlığı vardı. Kıbrıs halkı ve kiliseleri “Yahudileri Hz. İsa’nın katilleri” olarak telakki ediyordu. Ayrıca Osmanlı-Venedik Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’na yardımcı olmuşlardı. Zira “Osmanlı Millet Sistemi’nin Doğu Mesihilerine karşı daha adil” olduğunu biliyorlardı. Ayrıca, bir tık daha düşük benzer bir nefreti Batı Katolikleri ve Katolik olan Venedikliler için de taşıyorlardı. II. Selim özel imtiyazlarla yetinmek zorunda kaldı.

Bu kez çağımızın Yusuf Nasi’si Benyamin Netanyahu devrede. Nasi’nin hayalini ileriye taşıdığı aşikâr. Nasi, Doğu Akdeniz’de Osmanlı-Venedik rekabeti ve çatışmalarından istifade ederek “Yahudi Krallığı” hayali peşindeydi. Bugün Netanyahu, genelde Yunanistan-Türkiye, özelde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi-GKRY (BM, Avrupa, ABD ve Dünya genelinde Kıbrıs’ın resmi ve meşru temsilcisi olarak kabul görülüyor) Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Türkiye ile yaşadığı rekabeti, çatışmayı ve iddialarını kullanarak Kıbrıs Adası’nda bir “Yahudi Krallığı” veya Ada’yı şimdilik İsrail’in stratejik müttefiki yapmak niyetindedir. Bu hedefte de epeyce başarılı olduğu görülmektedir.

KKTC’DE İSRAİL YAYILMACILIĞI

İsrail, KKTC’deki yayılmacı siyasetini ve nüfuzunu, şimdilik finans, ticaret, kumarhaneler, geniş arsalar satın alma ve yerleşim bölgeleri ile sınırlı tutmaktadır. Buna mukabil Ada’nın öbür tarafında İsrail ve müttefikleri ile mahalli Rum yöneticileri ve kapitalistler arasında Yusuf Nasi’nin hayal bile etmediği bir ilişkinin inşa edildiğini görüyoruz. Ancak, GKRY yapılan son seçimlerin sonuçlarına baktığımızda, sandalye sayısını 4’ten 8’e çıkaran ELAM üzerinden yapılan analizlerin (Enosis yani adayı Yunanistan’a bağlama, Helenizm hülyası, iki devletli çözüme karşı) çok sağlam durmadığını söyleyebiliriz.

Burada garip olan ve tezat oluşturan husus ise aşırı sağcı-ırkçı, radikal muhafazakâr olarak pazarlanan ELAM’ın İsrail dostluğunu önemsemesidir. Bu durum, kör Türk ve Müslüman düşmanlığının şaşı baktırdığına ve freni patlak kamyon misali bir savrulma getirdiğine en bariz örnektir. Bu kesimler Kıbrıs’ta 1974’ten önce de sonra da oldu ve olacak. Ama ve lakin son seçimin İsrail’in Ada’daki etkisinin artması ile de ilgili olduğu gerçeği bakidir. İsrail’in “GKRY’yi arka bahçesi haline getirdiği” yönündeki eleştirileriyle ön plana çıkan Emekçi Halkın İlerici Partisi (AKEL), 56 sandalyeli Meclis’te sahip olduğu 15 sandalyeyi korudu. Yüzde 22,3’lük oy oranını bu seçimde yüzde 23,9’a çıkardı.

GKRY’nin İsrail karşıtı açıklamaları ile tanınan sosyal medya içerik üreticisi Fidias Panayiotou’nun Doğrudan Demokrasi Kıbrıs Partisi yüzde 5,4 oy oranıyla 4 sandalye kazandı. GKRY Lideri Nikos Hristodulidis’i sıkıntıya düşüren en önemli gelişme kendisini destekleyen iki partinin, Demokratik Uyum (DİPA) ve Sosyal Demokrasi Hareketi (EDEK)’nin barajı geçememesiydi. 24 Nisan 2004’te yapılan Annan Planı Referandumu’nu destekleyen Demokratik Seferberlik Partisi (DİSİ)’nin yüzde 27,1’lik oy oranıyla birinci parti olması da GKRY Lideri’ni kaygılandıran önemli bir gelişmeydi. Bu kaygıları İsrail tarafı da taşıyor.

TOPLUM ÜÇE BÖLÜNDÜ

Bu minvalde, Güney Kıbrıs Rum toplumunda İsrail meselesi aslında üçe bölünmüş durumda: İsrail’i destekleyenler, “Türkiye Doğu Akdeniz’de büyüyor, bize karşı güçlü bir denge lazım. İsrail’e askeri ve teknolojik ortak olarak ihtiyacımız var. İsrail’in ABD ve Avrupa nezdindeki etkisi bize lazım.” kanaatine sahipler. Özellikle enerji/doğal gaz projelerinde İsrail–GKRY–Yunanistan üçgenini stratejik ittifak sayıyorlar. İsrail’in güçlü lobileri ve ABD bağlantıları sayesinde GKRY’nin elinin güçleneceğini düşünüyorlar. İsrail’e karşı çıkanlar ise geleneksel olarak Filistin ve davasının dostudur. Rum halkının ezici çoğunluğu Netanyahu’nun Gazze işgal ve katliamlarına karşı. “Kıbrıs İsrail’in ileri karakolu oluyor!” korkusu revaçta. İsrail üsleri, ortak askeri tatbikatlar, istihbarat ilişkileri nedeniyle GKRY’nin hedef haline geldiğini düşünüyor. “Kıbrıs tampon bölge oluyor.” görüşü hâkim.

MAKARİOS

Başpiskopos ve Kıbrıs’ın ilk cumhurbaşkanı Makarios ve AKEL, İngiltere ve Filistin’de bir Siyonist-Yahudi devletinin kurulmasına, Kıbrıs’a İngiliz üslerinin kurulmasına şiddetle karşı çıkıyordu. Nisan 1955’te İngiltere işgaline karşı silahlı direnişi başlattı. Bu sebeple 1956’da Hint Okyanusu’na sürgün edildi. Bundan mütevellit İsrail liderleri ve ABD Dışişleri Bakanı Kissinger her daim Makarios’a ‘Kızıl Papaz’ ve onu kendisi gibi sakallı Fidel Castro’ya benzetmişlerdi. ABD Başkanı Johnson’un yıllar sonra açılan arşivde Makarios’u öldürme talimatı verdiği ortaya çıkmıştı. Makarios’un çoğu zaman müttefiki olan AKEL’e karşı ise Moskova uydusu “komünist” bir hareket olarak saldırdılar. O tarihlerde, halen devam eden itikatta da, hükümetlerimiz ve basın ABD-İngiltere-İsrail gibi Makarios’u düşman bellediler. “Bedeli ne olursa olsun Ada’yı Yunanistan ile birleştirmeye yeminli”, “Türk ve Müslüman düşmanı” olarak yaftaladılar. Katiyen objektif bir değerlendirme değildi.

TÜRKİYE’YE FAYDA SAĞLAYACAK SİYASET

Geleneksel Ortodoks dünyasında dini düzeyde Yahudiliğe mesafe, siyasi Siyonizm’e şüphe, Kudüs’teki Hristiyanların korunması hassasiyeti vardır. Özellikle Gazze’de ve Kudüs’te Hristiyanların zarar görmesi Rum-Ortodoks çevrelerde rahatsızlık oluşturuyor. Daha gelenekçi/metropolit çevreleri İsrail’e karşı daha sert, Batı’ya daha kuşkucu, Rusya’ya daha yakın eğilim gösterirken, merkez yönetim ise devlet çizgisine yakın, Yunanistan ve AB hattıyla uyumlu hareket etmeye çalışıyor. Türkiye, Kıbrıs politikalarını bu tespitler temelinde icra ederse hem ülkemize hem de Kıbrıs Türklerine fayda sağlar. GKRY’de birlikte çalışılabilecek kesimlerle, partilerle, kiliselerle ve sivil toplum kuruluşlarıyla güçlü bir iletişim kurulmalıdır.

Önümüzdeki yazıda Ahmet Şara’nın neden G7 zirvesine davet edildiğini, neden Doğu Akdeniz’de GKRY, Yunanistan, Fransa ve ABD ile yol almaya hevesli olduğunu irdeleyeceğiz.

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın