Fransa, Almanya ve İngiltere’nin tutumları incelendiğinde; Avrupa’nın savaşa resmen girmekten kaçınmasına rağmen siyasi, diplomatik ve uluslararası baskı alanında İsrail rejiminin yanında durduğu görülmektedir. Şimdi Fransız diplomatların hareketliliğine ilişkin yeni dosya, bu denklemi yeni bir aşamaya taşımıştır.
Fransa, Almanya ve İngiltere’nin tutumlarının gözden geçirilmesi, Avrupa’nın savaşa resmen girmekten kaçınmasına rağmen siyasi, diplomatik ve uluslararası baskı alanında İsrail rejiminin yanında durduğunu göstermektedir; şimdi Fransız diplomatların hareketliliğine ilişkin yeni dosya, bu denklemi yeni bir aşamaya taşımıştır.
İran İslam Cumhuriyeti İstihbarat Bakanlığı’nın iki Fransız diplomatın “gizli bir buluşmada” yasa dışı bulunmasına ilişkin gündeme getirdiği dosya, sadece Tahran ile Paris arasında diplomatik bir anlaşmazlık olarak kalmayacak; aynı zamanda Avrupa’nın İran ile güvenlik ve siyasi ilişkilerine dair daha büyük bir tablonun parçası olabilecektir.
İstihbarat Bakanlığı’nın anlatımına göre bu iki diplomat, bir nüfuz ve dış müdahale dosyasının iki sanığının gözaltına alınmasına yönelik adli talimatın uygulanması sırasında tespit edildi ve kimliklerinin doğrulanmasının ardından Dışişleri Bakanlığı ile koordinasyon halinde ve diplomatik polisin katılımıyla Fransa Büyükelçisi’ne teslim edildi. İstihbarat Bakanlığı ayrıca, Fransa’nın hedeflediği bazı unsurlarla tespit, gizli temas ve ağ kurma projesinin tasarlandığını gösteren belgelerin ele geçirildiğini bildirdi.
Doğal olarak bu konunun ayrıntıları soruşturma ve adı geçen yargı süreciyle aydınlanmalıdır; ancak dosyanın önemi, Tahran-Paris ilişkilerinin geçmişi ve İran-İsrail savaşı sırasında Avrupa’nın sergilediği tutum bağlamında incelendiğinde daha da artmaktadır.
İran’da Unutulmayan Bir İlişkiler Tarihi
Fransa, İran kamuoyu için sadece bir Avrupa ülkesi ve nükleer müzakerelerin bir tarafı değildir. Paris’in dayatılan savaşta (İran-Irak Savaşı) Irak’a verdiği askeri destek geçmişi, 1980’lerde Halkın Mücahitleri Örgütü liderlerine ev sahipliği yapması ve bu akımın Fransa’daki siyasi faaliyetlerini sürdürmesi, kirli kan dosyası ve ardından Paris meclisinin nükleer müzakerelerdeki katı tutumu, İran’ın siyasi hafızasında bir dizi karanlık nokta oluşturmuştur.
Fransa, Saddam dönemindeki İran-Irak Savaşı sırasında Bağdat’ın önemli askeri teçhizat tedarikçilerinden biriydi. Öte yandan Halkın Mücahitleri Örgütü, 1981 yılında İran’dan ayrıldıktan sonra Fransa’ya gitti; Mesud Recevi ve örgüt liderliğinin bir kısmı Paris’e yerleşti. Bu durum Tahran ile Paris arasındaki siyasi anlaşmazlıkların ana eksenlerinden biri haline geldi.
Virüslü kan ürünleri dosyası da iki ülke ilişkilerindeki eski yaralardan bir diğeridir; 1980’lerde İran’a virüslü kan ürünleri ithal edilmiş ve çok sayıda hemofili hastası tehlikeli hastalıklara yakalanmıştı. Bu dosya yıllarca İran’da bir talep ve takip konusu olmuş; olayın gerçekleştiği dönemde Fransa Başbakanı olan Laurent Fabius’un yıllar sonra Dışişleri Bakanı sıfatıyla İran ile nükleer müzakerelerde yer almasıyla hassasiyet daha da artmıştı. Paris o dönemde daha geniş nükleer kısıtlamalar hususunda ısrar ediyor, nükleer dosyanın ötesindeki konuların -İran’ın füze programı dahil- müzakere hesaplarına dahil edilmesine çalışıyordu. Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan (JCPOA) sonra dahi bu süreç sona ermedi; Fransa, Almanya ve İngiltere ile birlikte Avrupa Üçlüsü (E3) üyesi olarak 2025 yılında İran’a karşı “Snapback” (tetikleme) mekanizmasını aktifleştirme sürecini başlattı ve BM yaptırımlarının geri dönmesinin önünü açtı.
Avrupa: Müzakere Masasından Tahran’a Baskıya
Ancak Avrupa’nın tutumunu incelemek için daha önemli nokta, son yıllar ve özellikle 12 Günlük Savaş ile Ramazan Savaşı dönemidir.
Fransa, Almanya ve İngiltere, E3 çatısı altında savaştan önce de İran üzerindeki diplomatik baskıyı artırmıştı. Haziran 2025’te bu üç ülke, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Yönetim Kurulu’nda İran’ın nükleer programına karşı ortak tutum sergiledi ve açıkça bir anlaşma olmaması halinde tetikleme mekanizmasını aktifleştirmeyi değerlendirecekleri uyarısında bulundu.
Bu tehdit nihayetinde gerçekleşti; E3, 28 Ağustos 2025’te tetikleme mekanizmasını aktifleştirdiğini duyurdu ve Güvenlik Konseyi’nin İran yaptırımlarına ilişkin önceki kararlarının geri döndüğünü açıkladı. Böylece Avrupa, JCPOA sonrasındaki yıllarda bir yandan kendisini diplomasinin savunucusu olarak tanıtırken, diğer yandan İran’ı sınırlandırmak için siyasi ve hukuki baskı araçlarını kullandı.
Almanya Şansölyesi İsrail’in “Kirli İşinden” Bahsettiğinde
Bu çelişkinin zirvesi, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in İsrail rejiminin ve ABD’nin İran topraklarına yönelik askeri tecavüzü sırasındaki açıklamalarında görülebilir.
Merz, G7 Zirvesi marjında ZDF kanalına verdiği mülakatta İsrail’in İran’a yönelik saldırıları hakkında şunları söyledi: “Bu, İsrail’in hepimiz için yaptığı kirli bir iştir.” Merz ayrıca İsrail rejiminin ordusunu ve kabinesini bu saldırıları gerçekleştirdikleri için övdü.
Bu cümle, temkinli diplomatik dilin aksine, Avrupa yönetiminin bir kısmının İsrail’in İran’a yönelik operasyonuna bakışını açıkça sunması bakımından önemlidir; İsrail’in askeri eyleminin sadece Tel Aviv ile Tahran arasında ikili bir operasyon olarak değil, Batı’nın çıkarları doğrultusunda bir adım olarak sunulduğu bir bakış açısı.
Aynı dönemde Avrupalı yetkililer, İsrail’i desteklemek ile savaşa doğrudan girmekten kaçınmak arasında bir denge kurmaya çalışıyorlardı. E3, 16 Haziran’da “İsrail’in kendi güvenliğini ve halkını koruma hakkını” vurguladı ve aynı zamanda diplomasiye dönülmesi çağrısında bulundu.
İngiltere de İsrail’in saldırılarına katılmadığını açıklamakla birlikte, İsrail’in kendini savunma hakkını vurguladı ve İran’ın nükleer programına ilişkin endişelerinden bahsetti.
Dolayısıyla Avrupa’nın rolüne ilişkin daha kesin tablo Paris, Berlin ve Londra’nın savaşa resmen girmesi değil; Avrupa’nın siyasi ve diplomatik düzeyde İsrail’in yanında yer alması, onun İran’ın nükleer programına yönelik hedeflerini desteklemesi ve aynı zamanda savaşa doğrudan askeri müdahaleden kaçınmaya çalışmasıdır.
Paris: Diplomasi ile Müdahale Arasında
Bu arada iki Fransız diplomatın son dosyası ayrı bir önem kazanmaktadır.
İstihbarat Bakanlığı tarafından ele geçirilen belgeler, konunun artık sadece Fransa’nın siyasi tutumlarıyla sınırlı kalmayacağını; diplomatik faaliyet ile bir ülkenin iç işlerine müdahale arasındaki sınırın tartışıldığını göstermektedir. İstihbarat Bakanlığı da müdahaleci davranışlar için diplomatik kılıfın kullanılmasına müsamaha göstermeyeceği konusunda açıkça uyarıda bulunmuştur.
Dolayısıyla olayın bir tarafında Avrupa müzakere ve diplomasiden bahsetmekte ve diğer tarafında yaptırım ile siyasi baskıyı tırmandırmaktadır; bir taraftan savaşa doğrudan girmemekten bahsetmekte, diğer taraftan en önemli Avrupa ülkelerinden birinin şansölyesi İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonunu “hepimiz için yapılmış kirli bir iş” olarak tanımlamaktadır.
Şimdi Fransız diplomatların dosyasının gündeme gelmesiyle masada yeni bir soru yer almaktadır: Avrupa’nın İran’a karşı rolü sadece diplomasi, yaptırım ve siyasi baskı ile mi sınırlıydı, yoksa bazı durumlarda diplomatik sınırları aştı mı?
Bu sorunun cevabı, her şeyden önce İstihbarat Bakanlığı’nın dosyanın devam eden soruşturmasından söz verdiği belge ve bilgilere bağlıdır.
Kesin olan şu ki Tahran için Avrupa’nın bugünkü tutumu tarihsel bir boşlukta gerçekleşmemektedir. Irak’ın silahlandırılmasından İslam Cumhuriyeti muhaliflerine ev sahipliği yapılmasına, nükleer ve yaptırım baskılarından Avrupalıların son savaştaki tutumlarına kadar bir deneyimler bütünü şekillenmiştir; bu durum diplomatik çerçevenin dışındaki her türlü faaliyetin çok daha büyük bir dikkatle takip edilmesine yol açmaktadır.
Son dosya, bu karşı karşıya gelişin yeni bir faslı olabilir; İran ile Avrupa arasındaki anlaşmazlığın artık sadece müzakere ve yaptırımlar üzerine olmadığı, güvenlik, nüfuz ve diplomatik faaliyetin gerçek sınırlarının da işin içine girdiği bir fasıl.
Not: analiz mehrnews.ir sitesinden alınmıştır
