Rasthaber – İsrail kara harekâtına başlar ve Biden’ın ikinci ve üçüncü
cephelerin açılmasını önlemeye dönük tehditkârlığı işe yaramazsa Orta Doğu
nasıl bir yere dönüşür? Askeri gücün her şey olmadığını Afganistan, Irak ve
Suriye savaşları gösterdi.
Mısır’da Cumhurbaşkanı Abdulfettah el Sisi’nin 34 ülkenin
katılımıyla yaptığı Gazze zirvesi, İsrail’e “ateşi kes” diyemeyecek kadar
başarısızdı. Zirve pek çok şeyin altını çizdi: Arap ülkelerinin içinde
bulunduğu derin acziyeti;
Ukrayna savaşından beri Washington karşısında stratejik
özerkliğini hepten yitiren AB’nin çapsızlığını; ABD’nin İsrail’e dokunan
herhangi bir inisiyatife yol vermeyeceğini…
Zirvede Suudi Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan
uluslararası toplumu harekete geçirmeye çağırdığında muhtemelen Kral Faysal yerin
altından üstündekilere küfrediyordur.
Hiçbiri İsrail’i protesto edemedi. Hiçbiri elindeki
diplomatik, mali ya da ekonomik kartları gösterip ‘Siyonist Amerika’yı
dürtemedi. Belli ki bazıları Hamas’ın beli kırılacaksa Filistinli kurbanları da
görmezden gelebiliyor. Aslında Arap-Amerikan-İsrail ekseninde örtük olarak
paylaşılan tercihlerdir Hamas’ı büyütüp bugüne getiren!
Gelişmeler Biden yönetiminin İsrail’i kara harekâtından
caydırmak için uğraşmayacağını ama askeri ve diplomatik ağırlıklarıyla bunun
olası yansımalarını minimize etmeye çalıştığını gösteriyor.
The Times of İsrael’e konuşan İsrailli üst düzey bir
diplomatik yetkiliye göre, ABD ve bazı Avrupalı hükümetler, Hamas’ın ABD’li iki
rehineyi serbest bırakmasının ardından, İsrail’in Gazze’ye kara harekâtını
ertelemesi konusunda sessizce baskı yapıyor. Öngörülebilir bir gelecekte ilave
rehinelerin bırakılması çabalarını sekteye uğratacağından korkuyor. Yani kara
harekâtı yapma demiyor ama diplomatik çabalara zaman ver diyorlar. Bu kadar.
Beyaz Saray da “Daha fazla rehinenin bırakılması için kara
harekatının ertelenmesini istiyor musunuz” sorusuna “Evet’ diyen Başkan Joe
Biden’ın soruyu tam olarak duymadığı ve bağlam dışı yanıt verdiğini belirten
bir düzeltme geçti. Herkes kısa ömürlü o “Evet” ile savaş uzamaz diye
umutlanıvermişti.
Efendilerin Gazze’deki soykırıma iliştirilmiş beklentileri
ve hedefleri varmış:
Hamas’ın tünellerden sökülüp Gazze’den silinmesi birinci
hedef. Bunun için etnik temizlik yapılıyor. 21 sağlık merkezinin bombalanması,
Gazze’nin kuzeyindeki 20 hastanenin boşaltılması için ültimatom verilmesi olup
biteni tek başına soykırım çerçevesine oturtuyor. Gazze’yi atom bombası
kullanmadan Hiroşima’ya çevirmek istiyorlar.
İkinci hedef; Gazze’ye girdiklerinde işgalci olarak kalmayıp
bölgeyi Mahmud Abbas liderliğindeki Filistin yönetimine bırakacaklarmış. Abbas,
Batı Şeria’da ipleri elinde tutamazken Gazze’ye hükmedecekmiş! Böylece Hamas’ın
dönüşü imkânsız olacakmış. Abbas bir rehinedir. Etkisizliği ve tepkisizliği ile
Filistinliler açısından siyaseten kadavradır. Hamas olmazsa başkaları olacak.
Mesela Filistin’de ‘demokratik’ bir seçime izin verirler mi? O vakit El
Fetih’in esamisi okunur mu? Abbas’ın Batı nezdindeki meşruiyeti, İsrail’in
güvenliği için Filistinlilere karşı bekçi köpekliği yaptığı müddetçe geçerli.
Abbas eser miktarda Filistin davasına sadık kalsaydı İsrail’in yıllardır
çiğneyip paçavra ettiği Oslo Anlaşması’ndan çekildiğini açıklardı.
Üçüncü gayeye gelirsek; İsrail’e sonsuz silah-mühimmat
desteği, 14 milyar dolarlık yardım paketi, Yahudi devletinin kendini savunma
hakkını yüceltme ve savaş suçlarını aklama misyonuyla İsrail’i yenilmez kılmak.
ABD’nin yapmaya çalıştığı bir diğer önemli şey başka
cephelerin açılmasını önlemek.
Özellikle Lübnan’dan cephe açılması kara harekâtına bağlı.
Hizbullah “Gazze’nin düşmesine izin veremeyiz” diyor. İsrail medyası, Biden’ın
da katıldığı İsrail savaş kabinesinin toplantısında, “Kara harekâtını yapmak
zorundayız aksi halde İsrail stratejik üstünlüğünü kaybeder ve caydırıcılığını
yitirir” ihtarına ABD Başkanı’nın kafa salladığı aktarılıyor.
Biden’ın Washington’a dönüşünü takiben Pentagon, Orta
Doğu’ya gönderdiği iki savaş gemisine ilaveten Patriot bataryaları ve THAAD
füzeleri sevk edeceğini duyurdu. Demek ki kara harekatının olası sonuçlarını karşılamaya
hazırlanıyorlar. İsrail’in de Lübnan sınırına yakın bölgelerde 43 yerleşim
birimini tahliye etmesi ateşkes çağrılarına kulak asmayacaklarını ve
Hizbullah’la da hesaplaşmayı göze aldıklarını gösteriyor.
Fakat bütün bu askeri üstünlüğe karşın asimetrik savaş
sürprizlerle dolu. Hizbullah’ın roket ve savaşçılarının bir vızıltı olmadığını
en iyi İsrailliler biliyor.
El Ahbar gazetesine göre İran, Irak, Suriye, Lübnan,
Filistin ve Yemen’i kapsayan direniş ekseninin parçaları arasında stratejik
eylemleri koordine etmek üzere operasyon odası kuruldu. Buna paralel olarak
Irak’ta Ayn el Esed Hava Üssü, Kürdistan Bölgesi’ndeki Harir Üssü, Bağdat
Uluslararası Havaalanı’nın yanındaki Camp Victory, Suriye-Ürdün-Irak
üçgenindeki Tanaf kampı ve Konoko gaz alanındaki üste Amerikan güçlerini hedef
alan füze, roket ve İHA saldırıları düzenlendi. Ayrıca Yemen’deki Ensarullah
İsrail’e doğru füze ve İHA’lar gönderdi ve bunlar Kızıldeniz’de Amerikan füze
destroyeri tarafından karşılandı. Bunlar havayı ve sahayı yoklama denemeleri.
Tabii bölgede Amerikan çıkarları, Orta Doğu’da Rusya ve
Çin’in artan etkisini dağıtmaya yönelik stratejik hamleler ve Abraham
Anlaşmalarının korunması gibi daha geniş bir hedef var.
ABD Dışişleri Bakanı Antony Bilinken bu kaygılarla Orta
Doğu’yu turladı. Suudilerin tutumu Amerikan stratejisinin başarısı için önemli.
Gazze’nin yerle bir edilmesi için ağzından köpük saçan tayfa, Veliaht Prens
Muhammed bin Selman’ın kapısına kerli ferli bir heyetle gitti. Senatör Lindsey
Graham’ın ele başılığındaki heyette savaşın finansmanı ve Amerikan silah
devlerinin hizmetkârı Kongre Dış İlişkiler Komitesi, Silahlı Hizmetler Komitesi
ve Ödenek Komitesi’nin üyeleri yer aldı. Denizlerin leviathanı, büyük balığı
kaçamasın diye zıpkınlıyor.
Muhammed bin Selman’ın Kral Faysal olacak hali yok ya! Kral
Faysal 1947’den beri yumuşak diplomasinin Araplar aleyhine çalıştığını görüp
bir cesaret gösterisinde bulunmuştu. 1973 savaşında Mısır ve Suriye ile
dayanışma için İsrail’in destekçisi ABD, Kanada, Britanya, Hollanda ve Japonya
gibi ülkelere petrol ambargosu uygulayıp küresel krizi tetiklemiş ve bedelini
ödemişti. Kralın canı, 1975’te ABD’den dönen yeğeni Prens Musaid’in elleriyle
alındı. Üzerinde durulan senaryolardan biri suikastın arkasında CIA ve
Mossad’ın olduğu iddiasıydı.
Amerikalılar, Faysal’ı ambargoyu sonlandırmazsa petrol
tesislerini bombalamakla tehdit etmişti. Faysal da “Biz hurma ve deve sütü ile
ayakta kalırız ama siz petrolsüz yaşayamazsınız” diyerek direnmişti. Kurucu
lider İbn Suud döneminde Amerika-Suud ortaklığı petrole karşılık güvenlik
denklemine oturtulmuştu. Suudiler petrolü silah olarak kullanmayacak,
Amerikalılar da Siyonist devleti tanımayacaktı. Ne İsrail ne de güvenlikle
ilgili taahhütler karşılık buldu. Mısır ve Ürdün’ün Yahudi devletiyle barışmasını
temin eden Camp David ve Vadi Araba anlaşmalarından sonra ABD, güvenlik
ilişkisini “İsrail ve Arapların ortak düşmanı İran’dır” bağlamına oturtup
korkuyla dostlarını hizalamaya ve İsrail’i cezalandırıcı araç olarak kullanmaya
devam etti.
Filistin davasını tamamen bağlamlarından koparıp meseleyi
‘ekonomik barışa’ indirgeyen Abraham Anlaşmalarını kurtarmak Biden için kutsal
vazife. Biden 15 Ekim’de CBS’teki röportajında “Hamas’ın İsrail’e
saldırmasının nedenlerinden biri, Suudilerle masaya oturacağımı bilmeleriydi.
Tahmin edin ne oldu? Suudiler, İsrail’i tanımak istedi” dedi. Muhammed bin
Selman’ı o kıvamda tutmaları çok elzem. Geçen yıla kadar gazeteci Cemal
Kaşıkçı’ya kıydığı için veliaht prense ‘parya’ diyordu. Çin, Körfez’de
derinlere dalıp Amerikan çıkarlarına hizmet eden İran-Suud husumetini bitirince
ve OPEC+’nın bileği Rusya aleyhine bükülemeyince “Ebu Minşar” (Testere Babası)
aniden “stratejik ortak” oluverdi.
Hem Çin’in Kemer ve Yol Girişimi’ne çelme atmak hem de
İsrail’le Araplar arasında köprüleri kurmak için Hindistan’dan başlayıp Suudi
Arabistan, Ürdün ve İsrail’den Avrupa’ya uzanan yeni ulaşım koridoru planını
devreye soktu. Koridor hesaplarında Mısır ve Türkiye’yi ters köşeye gönderen bu
konsept. ABD açısından, İsrail güven içinde Filistinliler için yeni bir
soykırım sayfası eklerken de doğmadan ölmemeli. ABD’nin yeni Orta Doğu
tasarısında Rusya ile ilişkilerini ilerletmekten vazgeçmeyen Mısır’ın yeri epey
küçülmüştü. Filistinlileri hiç hesaba katmayıp tarihi-coğrafi nedenlerle
sorunla bağlantılı Ürdün ve Mısır’ı atlayarak Suudi-Emirlik ekseniyle işi
halledeceğini sanan bir miyopluk onlarca yıldır bir türlü yerin dibine
gömemedikleri ya da Sina Çölü’ne süremedikleri Gazze’nin direncine tosladı.
Aksa Tufanı’nın normalleşmeyi hedef aldığını düşünen Biden haksız değil. Fakat
Filistin’i Filistinler olmadan halledebileceklerini zannetmeleri ve ekonomik
barış ile herkesi baştan çıkarabileceklerini sanmaları ancak küstahlaşan
kibirleriyle açıklanabilir. Bu Kral Faysal’ı mezarında ters döndüren ardılları
için de geçerli. Mısır kendi çapında Gazze’nin Sina’ya sürülmesi projesine
direniyor. Ürdün Kralı Abdullah da Gazze planı tutarsa ardından Batı Şeria’daki
Filistinlileri Ürdün’e iten ikinci sürgün planının devreye sokulacağını çok iyi
bildiği için ‘en şahin’ açıklamalar ondan geliyor. Bir de Ürdün körfez ve
batının himmetleriyle yaşayan bir ülke! ABD’nin giderek genişleyen en önemli
üslerinden biri orada. Kral kendilerini bekleyen felaketin büyüklüğünü görmese
bu kadar yürek yemiş aslan kesilemez.
Peki İsrail kara harekâtına başlar ve Biden’ın ikinci ve
üçüncü cephelerin açılmasını önlemeye dönük tehditkârlığı işe yaramazsa Orta
Doğu nasıl bir yere dönüşür? Askeri gücün her şey olmadığını Afganistan, Irak
ve Suriye savaşları gösterdi. Orta Doğu’yu ağ gibi sarmış Amerikan üslerinin
yanı sıra Basra (Fars) Körfezi, Umman Körfezi, Hürmüz Boğazı, Bab el Mendeb
Geçidi ve Kızıldeniz’de süzülen askeri-ticari gemileri olası tırmanışın
hedefleri olabilir. Diplomatik ve ticari çıkarlar da ilave edilince hedefler
genişliyor. Dünyanın petrolü bu boğazlardan akıyor. İran’ın Hürmüz’ü kapatması
petrol piyasaları için bir felaket senaryosu. Sadece Hürmüz’den günlük 20
milyon varil petrol ve küresel doğalgaz arzının yüzde 20’si geçiyor. Evet ABD
eski sayfalara gitmek istemiyor. İran da öyle.
1980-1988 arasında İran-Irak savaşı sırasındaki tanker
savaşları akla geliyor. Ya da 1988’de Amerikan savaş gemisi Vincennes’in 290
yolcusuyla birlikte İran sivil uçağını düşürdüğü saldırı. Çığırından çıktığında
işlerin nerelere gideceğini kimse kestiremez. İran ile komşuları arasındaki
normalleşmenin arkasında da Körfez ve civarında suların yeniden ısınması
yatıyordu. Aramco tesislerinin yanı sıra birkaç geminin hedef alınması, o
sırada Amerikan koruma kalkanının kendini aylaklığa vermesi İran’ın komşularına
“Tahran’la barışsanız iyi edersiniz” dedirtti. 2018’de ABD, İran’ın petrol
satışını sıfıra indirmeye yemin ettiğinde Tahran’ın yanıtı “Biz satamazsak
kimse Hürmüz’den geçemez” olmuştu. Güç dengesi böyle bir şey! Güçlerin eşit
olması gerekmiyor. Amerikalılar İran’ı yanıt veremez bulsaydı 43 yılda orayı
Irak’a çevirmede bir saniye tereddüt etmezdi.
İsrail’in yürüttüğü soykırım savaşını Gazze’nin çeperlerinde
tutma misyonu başarıya ulaşırsa Biden’ın gönlünde iki devletli çözüm için
Netanyahu’yu sıkıştırmak da varmış. Oslo Anlaşması’ndan bu yana kesintiye
uğramayan Filistin’i yok etme siyaseti bu konuda iyimserliğe yer bırakmıyor.
İsrail’in dokunulmazlık içinde işlediği korkunç suçlar bütün bir bölgeyi ucu
açık bir felâkete itiyor.
Fehim Taştekin/gazeteduvar
