Mearsheimer: İran ve Rusya ABD’yi Varoluşsal Bir Tehdit Olarak Görüyor

Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü, ABD-İran savaşına ve Rusya-Ukrayna savaşına değinerek hem İran’ın hem de Rusya’nın ABD’yi “varoluşsal bir tehdit” olarak gördüğünü; bu nedenle Washington’ın baskılarının Tahran veya Moskova’yı direnişten vazgeçirmesinin beklenmemesi gerektiğini belirtti.

Mearsheimer; Glenn Diesen ile gerçekleştirdiği söyleşide Orta Doğu’daki gelişmeler, ABD-İran savaşı, ABD’nin bölgedeki askeri varlığının geleceği ve Rusya-Ukrayna savaşına dair değerlendirmelerde bulundu. Mearsheimer, her iki ülkenin de ABD’yi bağımsız güçler olarak kendi varlıklarına yönelik bir tehdit gördüğünü belirterek İran ve Rusya dosyalarını bu açıdan benzer olarak nitelendirdi.

Mearsheimer söyleşide şunları kaydetti: “Hem Rusların hem de İranlıların ABD’yi varoluşsal bir tehdit olarak gördüğünü unutmamak önemlidir. Moskova, Ukrayna savaşının başından bu yana ABD’nin Rusya’yı büyük güçler arasından çıkarmayı hedeflediği algısına sahiptir.”

Ünlü akademisyen sözlerini şöyle sürdürdü: “Rusya böyle bir tehditle karşı karşıya kalırsa teslim olmayacak ve bununla mücadele etmek için direnmeye devam edecektir. ABD, Rusya ile ilişkilerinde bu gerçeği göz ardı ederse nükleer çatışma riski de doğacaktır.”

Mearsheimer daha sonra aynı argümanı İran için de dile getirerek, “İran’ın varoluşsal bir tehdit ile karşı karşıya olduğu son derece açıktır” dedi.

ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik açıklamalarına değinen Mearsheimer; kendi hesabına göre Trump’ın bugüne kadar İran’ı yedi kez yok etmekle tehdit ettiğini ve bunun son örneğinin Birleşmiş Milletler’de yaşandığını belirtti.

Mearsheimer açıklamasına şöyle devam etti: “İranlılar teslim olmayacaktır. ABD’nin zafer kazanmasını engellemek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklardır. Bu durum, ABD’nin Basra Körfezi’nde elde edebilecekleri açısından ciddi sınırlandırmalar yaratmaktadır.”

Şubat ayı sonlarında başlayan 40 günlük savaşa ve Washington’ın Tahran üzerindeki ekonomik baskılarını tırmandırmasına dikkat çeken Mearsheimer; “28 Şubat’tan bu yana İran ekonomisi ve halkı üzerinde muazzam bir baskı uygulanıyor ve ABD bu baskıyı artırıyor; ancak İran’ın teslim olacağına dair hiçbir işaret yok” değerlendirmesinde bulundu.

Milliyetçilik kavramının gücüne vurgu yapan Profesör; “İran’a saldırırsak, İranlılar kararlılıkla ve tüm güçleriyle savaşacaktır. Çünkü milliyetçilik olağanüstü güçlü bir kuvvettir ve hiçbir halk, ülkesinin siyasi kaderini belirlemek üzere yabancıların müdahalesini kabul etmez. Washington ve Moskova bu direnişi daha önce Afganistan ve Irak’ta tecrübe etti” ifadelerini kullandı.

Mearsheimer söyleşinin devamında şunları söyledi: “Eldeki veriler, Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri gerilimi tırmandırma yönünde hiçbir arzusunun olmadığını gösteriyor. Hürmüz Boğazı’ndaki saldırılara rağmen Washington, misilleme niteliğindeki askeri saldırı döngüsüne girmekten kaçındı. Çünkü bu strateji geçmişte işe yaramadı ve yalnızca ABD’nin değerli mühimmatının israf edilmesine yol açtı.”

Bu durumu Rusya’nın Ukrayna’daki yıpratma savaşına benzeten Mearsheimer; “Moskova’nın teslim olmaya hazır olduğuna dair nasıl bir işaret yoksa, Tahran için de böyle bir işaret görülmüyor. Ancak Washington bir yıpratma savaşının içinde ve ekonomik baskıyla Tahran’ı teslim olmaya zorlamayı umuyor” dedi.

Söyleşinin bir diğer bölümünde, ABD’nin bölgedeki üslerinin ağır hasar almasına ve imha edilmesine değinen siyaset bilimci, ABD’nin Batı Asya’daki geleceğine ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı: “Washington bölgedeki güvenlik taahhütlerinden kademeli olarak geri çekilirse, Basra Körfezi’ndeki Arap ülkeleri artık eskisi gibi yalnızca ABD’nin güvenlik şemsiyesine bel bağlayamayacaktır.”

Mearsheimer; “Bölge ülkeleri böyle bir durumda iki temel seçenekle karşı karşıya kalacak: Ya İran ile bir tür ‘birlikte yaşama’ zemini arayışına girecekler ya da nükleer kapasite de dahil olmak üzere bağımsız bir caydırıcılık kapasitesi oluşturmaya yönelecekler” ifadelerini kullandı.

Suudi Arabistan ve bu ülkenin Yemen’e karşı yürüttüğü savaşa atıfta bulunan Mearsheimer, Riyad’ın hâlâ belirli bir ölçüde ABD’ye bel bağlayabileceğini ancak bu ilişkinin artık eskisi gibi olmayacağını belirtti.

Ayrıca Rusya ve Çin’in de bölge ülkeleri için ABD güvenlik şemsiyesinin yerini anlamlı bir şekilde dolduramayacağını, en iyi ihtimalle marjinal düzeyde katkı sağlayabileceklerini vurguladı.

Bu çerçevede Mearsheimer, “Bölge ülkeleri için ‘ana yol’, İran ile bir tür birlikte yaşama mekanizması bulmaktır” dedi.

Mearsheimer bu durumun Irak için daha kolay olduğunu ancak bölgedeki Sünni Arap ülkeleri için bu yolun daha zorlu geçeceğini ifade etti.

ABD’nin İran politikasına doğrudan değinen Mearsheimer, kendi görüşüne göre Washington açısından “akıllıca olanın”, İran ile birlikte yaşamaya dönük bir anlaşma zemin oluşturmak ve iki ülke arasındaki ilişkileri dönüştürmek olduğunu dile getirdi.

“İran, Amerikan ana akım medyasında sunulan tablonun aksine, sürekli savaş ve çatışma başlatan bir ülke değildir” diyen Mearsheimer; İran tarihine işaret ederek şu değerlendirmede bulundu: “İran ulus-devlet tarihinde bu ülkenin bir savaş başlattığına dair hiçbir kanıt yoktur. İran, yalnızca ABD veya İsrail’in saldırganlığıyla karşı karşıya kaldığında agresif tepki vermiştir.”

Mearsheimer sözlerini şöyle sürdürdü: “İran’ın çatışma çıkarmaya, savaş başlatmaya ve farklı toprakları fethetmeye kararlı olduğu düşüncesi tamamen temelsizdir; buna dair hiçbir kanıt görmüyorum. ABD’nin İran ile birlikte yaşama hedefine ulaşmasının önündeki tek engel İsrail’dir.”

İsrail’in ABD ile İran arasında böyle bir ilişkinin kurulmasını istemediğini belirten Mearsheimer; Tel Aviv’in İran’ı ölümcül bir tehdit olarak gördüğünü vurguladı. Bu doğrultuda İsrail’in İran’ı zayıflatmayı ve parçalamayı hedeflediğini, Suriye’de yapılanın bir benzerini İran’a uygulamaya çalıştığını ifade etti.

Mearsheimer aynı zamanda şu uyarıda bulundu: “İsrail’in Washington’ın Orta Doğu politikası üzerindeki muazzam nüfuzu sebebiyle, ABD’nin İran politikasını değiştirmesi son derece zordur. İsrail’in ‘ABD dış politikasını kontrol ettiği’ ifadesi fazla ileri gitmek olsa bile, bu rejim ABD’nin Orta Doğu politikasında neredeyse bu seviyeye yakın bir nüfuza sahiptir.”

Buna karşılık Mearsheimer, ABD’nin bölgedeki geniş askeri varlığının getirdiği maliyetler sebebiyle mevcut politikasını sürdürmesinin kolay olmadığını savunarak; “Orta Doğu’da 28 Şubat öncesindeki boyutlarda güçlü bir askeri kuvvet tutmak neredeyse imkânsız olacaktır” değerlendirmesini yaptı.

Bu doğrultuda Mearsheimer yeniden vurguladı: “Washington bir yandan İran ile yeni bir ilişki modeli kurma noktasında İsrail engeliyle karşı karşıya kalırken, diğer yandan bölgedeki eski askeri varlığını koruyamamaktadır. Bu durum ABD’yi bölgede devasa bir ikilemle baş başa bırakmaktadır.”

Söyleşinin son bölümünde Ukrayna savaşı, NATO’nun genişlemesi ve Ukrayna’nın Batı’ya yakınlaşması konularına değinen Mearsheimer; Rusya’nın, ABD ve NATO’nun sınırlarının yakınında nüfuzunu artırmasını büyük bir güç olarak kendi konumuna yönelik bir tehdit addettiğini ve bu durumun Moskova’nın güvenlik hesaplamalarında temel rol oynadığını savundu.

Mearsheimer bu bölümün sonunda Rus milliyetçiliğine atıfta bulunarak; Moskova’nın Polonya ve Baltık ülkeleri de dahil olmak üzere Doğu Avrupa’nın büyük bir kısmını ele geçirmek istediği yönündeki algının mantıksız olduğunu belirtti. Rusya’nın Sovyetler Birliği tecrübesinden, milliyetçi ve muhalif nüfusa sahip toprakları yönetmenin son derece ağır bir maliyet getirdiğini öğrendiğini ifade etti.

Not: bu analiz tahririeh.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

 

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın