Uluslararası ilişkilerin realist teorisyeni John Mearsheimer, ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaşı bir felaket olarak nitelendirerek, savaşın İran’ın nükleer silah edinme motivasyonunu artırdığını vurguluyor.
Uluslararası ilişkilerin önde gelen teorisyenlerinden John Mearsheimer, İran’a karşı yürütülen savaşın “tam anlamıyla bir felaket” olduğunu düşünüyor.
Başkan dört ana hedef peşindeydi:
- İran’da rejim değişikliği sağlamak,
- Uranyum zenginleştirme programına son vermek,
- İran’ın uzun menzilli füze kapasitesini yok etmek,
- İran’ın Ensarullah (Husiler), Hizbullah ve Hamas’a verdiği desteği kesmek.
Açıkça görülüyor ki bu hedeflerin hiçbirinde başarı sağlanamadı.
Bunun da ötesinde, Hürmüz Boğazı artık İran’ın kontrolü altında; bu durum savaş başlamadan önce mevcut değildi. ABD’nin Basra Körfezi bölgesindeki üsleri ya ağır hasar gördü ya da yok edildi; Washington’ın Basra Körfezi’ndeki Arap ülkeleriyle olan ittifakı zayıfladı ve küresel ekonomi de ciddi bir durgunluk (resesyon) riskiyle karşı karşıya kaldı.
Trump, 8 Nisan’da ateşkesin ilk aşaması sona erdikten sonra İran ile bir anlaşmaya varabilirdi; ancak bunun yerine ablukayı derinleştirmeyi seçti. Ardından 17 Haziran’da iki taraf arasında bir mutabakat zaptı imzalandı, fakat ABD Temmuz ayı başlarında bu anlaşmayı da ihlal etti.
Şimdi Trump savaştan bir çıkış yolu arıyor; ancak savaş uzadıkça ABD’nin pazarlık pozisyonu zayıflamakta, İran’ın pozisyonu ise güçlenmektedir. İranlılar, çatışmanın devam etmesinin Washington’ın baskı gücünü ve kaldıraçlarını daha da zayıflattığını kavramış durumdalar.
Şüphe yok ki Hürmüz Boğazı’nın kontrolü İran’ın elindedir. İran, ABD tarafından oluşturulan deniz rotasını mayınladı; öyle yapmamış olsaydı bile, ABD kontrolündeki rotadan geçen her gemiyi veya tankeri İHA’lar ve seyir füzeleriyle hedef alıyor. Şu anda kullanılabilir durumda olan tek hat, İran’ın hakimiyetindeki kanaldır.
Trump’ın ilk başkanlık döneminde Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan (nükleer anlaşma / KOEP) çekildiği gibi, bu kez de 17 Haziran tarihli mutabakat zaptını ihlal etti. Dolayısıyla yeni bir anlaşma şekillenecek olursa İran, yabancı bankalardaki dondurulmuş varlıklarına erişim de dahil olmak üzere temel imtiyazları anlaşmanın daha en başında elde etmek hususunda ısrarcı olacaktır.
İran, ABD ve İsrail’e karşı elinde önemli bir baskı kozu tutmaya devam edebilmek için nükleer konuyu müzakerelerin son aşamasına saklayacaktır.
Ehud Barak’ın da ifade ettiği gibi; eğer İran nükleer silah peşinde koşarsa, bu karar stratejik açıdan tamamen mantıklıdır. Yaşanan son olayların ardından İran’ın nükleer caydırıcılığa ulaşma motivasyonu her zamankinden daha fazla artmıştır.
Eğer Suudi Arabistan da zenginleştirme kapasitesine ulaşırsa, bölgede nükleer rekabetin yayılma riski tırmanacak; Türkiye, Mısır ve Irak gibi ülkeler de aynı yolu izleyebilecektir.
İran muhtemelen yeni bir mutabakat zaptı üzerine herhangi bir müzakere başlamadan önce İsrail’in Lübnan’ın güneyinden çekilmesini şart koşacaktır.
Eğer İran bu şart üzerinde diretirse, Trump savaşı bitirmek için İsrail’e ciddi bir baskı uygulamak zorunda kalacaktır; çünkü İran’ın onayı olmadan yeni müzakerelerin başlaması mümkün değildir.
