NATO üyesiyiz. Mekke Paktı’nın kurucu ortağıyız. Washington’la dostluk görüntüsü veriyoruz. Suudi Arabistan’a kol kanat germeye çalışıyoruz. Pakistan’la stratejik ortaklık kuruyoruz. Yemen’e “aklını başına al” diyoruz. Sonra dönüp bütün bu ilişkilerin birbirinden bağımsız olduğunu anlatıyoruz.
Kusura bakmayın ama insanın aklına bazı sorular geliyor.
Bu kadar çok taş aynı tahtada neden duruyor?
Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşması, taraflardan birine yönelik saldırının üçünü de ilgilendireceğini söylüyor. Resmî açıklamalara göre anlaşmanın belirli bir ülkeyi hedef alma amacı yok. Ankara da özellikle bunun NATO’nun alternatifi olmadığını vurguluyor.
Peki güzel.
Ama Ortadoğu’da siyaset yalnızca anlaşmaların metnine bakılarak okunmaz. Haritaya da bakılır.
Haritada İran var. Karşısında Suudi Arabistan var. Pakistan doğuda, Türkiye kuzeyde. İsrail ve ABD ise bölgenin güvenlik denkleminde zaten başlı başına ağırlık merkezi.
O halde “Bu yapılanmanın İran’la hiçbir ilgisi yoktur” demek kadar, “Bu doğrudan İran’a karşı kurulmuş bir cephedir” demek de aceleciliktir.
Fakat şu gerçeği görmezden gelemeyiz: Ortadoğu yeniden kamplara ayrılırken Türkiye de bu kamplaşmanın tam ortasında duruyor.
Bir yanda İran ve “direniş” ekseni…
Öte yanda İsrail…
Arka planda ABD…
Körfez’de Suudi Arabistan…
Şimdi de Mekke’de yeni bir güvenlik mimarisi.
İnsanın ister istemez aklına şu soru geliyor:
Türkiye, kendi bölgesel stratejisini mi kuruyor; yoksa başkalarının kurduğu stratejiler arasında kendisine bir yer mi arıyor?
Asıl mesele budur.
Çünkü Türkiye’nin NATO üyesi olması başka, NATO’nun bölgesel hesaplarının taşeronu olması başkadır. Suudi Arabistan’la dost olmak başka, Riyad’ın bütün güvenlik kaygılarını Türkiye’nin kaygısı haline getirmek başka.
Hele ki iş mezhep siyasetine bulaşırsa, tehlike daha da büyür.
Türkiye Sünni, Pakistan Sünni, Suudi Arabistan Sünni; karşı tarafta Şii İran…
Bu denklem Türkiye için son derece tehlikeli bir zemindir.
Çünkü Türkiye’nin içerisinde milyonlarca Alevi yurttaş yaşıyor.
Türkiye dışarıda mezhep eksenli bir güvenlik denklemine yaklaşırken içeride Alevilerden “barış ve kardeşlik” bekleyemez.
Terörsüz Türkiye denilen süreç, yalnızca silahların susmasından ibaret olamaz.
Gerçek barış, devletin bütün yurttaşlarına aynı mesafede durmasıdır.
Alevi yurttaşın da, Sünni yurttaşın da, Kürt’ün de, Türk’ün de kendisini bu devletin eşit sahibi hissetmesidir.
Yoksa dışarıda Mekke’de ittifak kurup içeride mezhep fay hatlarını kaşımak, strateji değil çelişkidir.
Bir de Yemen meselesi var.
Suudi Arabistan’ın güvenliği söz konusu olduğunda bütün bölge ayağa kalkıyor. Peki Yemen’in yoksul insanları?
Onların güvenliği ne olacak?
Yemenlinin çocuğu petrol kuyusu olmadığı için mi daha değersiz?
Türkiye’nin burada da dikkat etmesi gereken bir sınır var: Güçlü devletlerle dostluk kurarken mazlumların sesini kaybetmemek.
ABD’yi, İsrail’i, İran’ı, Suudi Arabistan’ı, Pakistan’ı konuşabiliriz.
Ama Türkiye’yi konuşmayı unutmamalıyız.
Çünkü mesele başkalarının hesabı değil, Ankara’nın kendi hesabının olup olmadığıdır.
Türkiye, herkesle konuşabilir. Herkesle ticaret yapabilir. Herkesle savunma iş birliği kurabilir.
Ama hiç kimsenin bölgesel hesap cetvelindeki bir haneye dönüşmemelidir.
Bugün en büyük ihtiyaç, yeni bir “İslam NATO’su” kurmak değil; Türkiye’nin kendi aklıyla, kendi çıkarıyla, kendi yurttaşının huzurunu merkeze alan bir dış politika kurmasıdır.
Mekke’de imzalar atılır.
Washington’da hesaplar yapılır.
Tahran’da karşılık verilir.
Tel Aviv’de başka hesaplar kurulur.
Ama bütün bu hesapların sonunda faturayı Türkiye’nin çocukları ödeyecekse, orada durup sormak gerekir:
Biz kimin ittifakındayız?
Ve daha önemlisi:
Kendi ülkemizin ittifakında mıyız?
