Yaşamın acısını derinlerde eriterek geleceğe yürüyoruz. Üstümüze yığılan bütün sorunlarla, çizilen kaderimize, mızrabın tele dokunması gibi dokunarak yüreğimizi susturmaya çalışıyoruz. Yaşamamıza sığdıramadığımız, yaşayamadığımız yanlarımızı üzülerek tarihin derinliklerine yolcu ediyoruz. Bazen zamana ve yaşadıklarımıza boyun eğerken, bazen de dikleniyoruz olanlara. Öfkelendiğimizde de güneş, gözlerimizdeki kızıllık olur adeta. Acılarımızın zaman aşımına uğraması gibi, günlerimiz zamana dökülüyor.
Aslında hangi dilde acılarımızı anlatacağımızın şaşkınlığını yaşıyoruz. İçimizdeki aydınlığı dışarıya taşırmamanın ve kucaklar dolusu umudu hoyratça savurmanın emanetidir bizdeki bu acılar. Kimiz biz? Kendi umutlarımızın celladı mı, yoksa anılarımızın küllerine karışıp hal mi değiştiriyoruz? Veya susarak mı öldürüyoruz içimizdeki sevgiyi? Oysa zulmün üstünü koyu renklerle boyayarak kapatmak, bizim gözlerimizde zulmü okşamakken, buruşturulup bir kenara atılacak kadar da değersiz değildir acılarımız. Tarih umudu ve sevgiyi savaşarak öldüren cellatlarla doludur. Ancak, ötekinin acısı, sevgisi, hasreti varsın zaman aşımına uğrasın; mantığı küf bağlamış beyinlerin bozuk itirafları değil midir bu? Oysa biz bu vatanı, bu toprakları yârin koynu kadar sıcak bilmişken, neden hep yenilgiye çıkar sevdalarımız? Neden yaşamdan yorulurcasına yorgun düştük? Neden linçe uğratılıyor sol yanımız? Bütün bunlara rağmen yine de gül atacağız aşka ve sevgiye, ihanetin ısrarına rağmen.
Tarihin aydınlığını yırtarcasına kararıyor süreç. Gözlerimiz sadece geçmiş zamanları toplamıyor, geleceği de tutuşturuyor sıcacık yüreğimizde. Çocuklar ölüyor gizlenmiş hırsların dışavurumunda. Ve savaşı bir bahar edasıyla karşılıyor, insanlığı köşeye sıkıştıranlar. Gazze’deki yangının üstüne alevleriyle gelenler; İran’da, Yemen’de yaktıkları ateşlerle şimdi tüm coğrafyayı kendi acısında boğacak. Çocuklar ölecek, suçları bir pınar suyu kadar berrak olmak. Belki de göremediğimiz saflığının ve masumluğunun üstüne bir rüya gibi toprağa düşecek bedenleri. Şimdiden kaç sevdanın top sesine karıştığını bilen var mı? Kaç taze dudağın baharı öpmeden kara toprağı öptüğünü biliyor mu o vicdansız savaş tutkunları? Ve hâlâ insanları çok sevdiklerini söylüyorlar, insanlığa pusu kuranlar. Oysa biz çelimsiz çıkışlarımızla bütün acıları içerek ve çaresizliğin boğazımızda kenetlenmiş ellerini çözmeye çalışarak yaşamı anlamaya çalışıyoruz. Ve sonrasında bu coğrafyada top ve füze sesleri arasında boğulan masum insan seslerini toplayacak avuçlarımız.
Sanki gözlerimiz kanayan bir mevsim gibi, hep ayrılık bakar. Anılarımızı toplarız unuttuğumuz zulalarda. Kurduğumuz cümleler yaralı duygularımızı anlatır ve bilincimiz zamanın tansiyonunu ölçmeye ayarlı halde. Bir güvercin ürkekliğinde yorulur bakışlarımız. Yarınlarımıza umutla, mutlu bakmak artık bir yıldız gibi kayıp uzaklaşmıştır bizden. Bağrı yanık bir coğrafyanın insanı olmak, çalı kuşu telaşında yaşamakmış meğer.
Nedense bilinç ile cehaletin, karanlıkla aydınlığın, sevgi ile nefretin ayrımına varamadan, idealleri bozulan bir toplum haline geldik. Sanki birileri bizi çevremizde gelişen bu büyük trajedileri, yiten canları görmemek için zorluyor. Birileri doğruluk adına koca yalanlar söylüyorken, biz daha çok özleyeceğiz o umutla uyanmak istediğimiz huzurlu sabahları. Resmen yabancılaşmanın, kendi özümüzden uzaklaşmanın doruklarındayız. Ve emperyal güçlerin bize resmen bir cehennem yarattıkları ve bu cehennemi kanıksamamız, bunu tercih etmemiz gerektiğini yaşayarak, içimiz acıyarak öğreniyoruz.
Şimdi o uçurum kenarlarında asılı duran, düşmek üzere olan sevinçlerimizi çekip alarak; bir annenin dünyaları örercesine kızının saçlarını şefkatle okşaması gibi, yeni dünyalar örmeliyiz. Kuşların o asırlık meşe ağaçlarına sevdalandığı gibi, inatla yaşama sevdalanmalıyız. Bütün bu yıkımlara, bütün olumsuzluklara karşın, kopmuş, kırılmış bütün yanlarımızı sevgiyle toplayarak yeniden hayata iliştirmeliyiz diyorum.
Hüseyin Kaya
Çalı Kuşu Telaşında Yaşamak!
Yorum Bırakın
Yorum Bırakın
