Middle East Eye: İran’ın Hürmüz Planı / “Arabistan’ın BAE Hedefi”

İranlı müzakereciler durumu kavradı ve Hürmüz Boğazı üzerindeki mevcut kilitlenmeyi Trump’ın ara seçimlerine kadar uzatmak istiyorlar. Çünkü seçimlerin ardından Trump’ın Kongre’nin kontrolünü kaybetme şansının yüksek olduğunu ve masaya daha zayıf bir konumda döneceğini hesaplıyorlar.

Yıkıcı savaşlarıyla Netanyahu ve Trump, Basra Körfezi’ni felaketin eşiğine getirdi; Mekke Paktı ise onların bu pervasızlığına karşı gösterilen tepkiyi temsil ediyor.

“Middle East Eye” yayımladığı bir makalede Mekke Paktı’nı ve BAE ile Siyonist rejimin bu pakta yaklaşımını ele aldı. Makalenin devamı şu şekildedir:

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasında imzalanması beklenen savunma anlaşması öncesinde Mekke’de (7 Ağustos 2026) Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman tarafından karşılanıyor.

İstihbarat servisleri sürprizlerden hoşlanmaz; özellikle de dünyadaki herhangi bir konuşmayı dinleme yetenekleriyle övünenler…

7 Ağustos’ta imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, BAE ve İsrail istihbarat servisleri için sürpriz oldu. BAE’liler anlaşmanın varlığından duyurulmasından sadece iki hafta önce haberdar oldular ve artık çok geçti.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İsrail’in Gazze’deki soykırımına yanıt olarak bir İslam ittifakı kurma arzusunu pek gizlemiyordu. Bazı başarısızlıklarla karşılaştı ancak bu projeden umudunu hiçbir zaman kesmedi.

Ancak Suudi Arabistan’ın fiili lideri Muhammed bin Selman (MBS), kartlarını daha gizli oynadı ve İran ile savaş halindeki taraflardan her birinin kendi lehine yorumlayabileceği hamleler yaptı.

Suudi Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman’ın geçen ay Washington’da barışçıl bir nükleer iş birliği anlaşması imzalamasının ardından ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkileri normalleştirmesi yönünde geriye dönük bir talepte bulunarak anlaşmayı bozmuş gibi göründü.

Suudi ve ABD hava saldırıları, Güney Irak’ta İran Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) “danışmanlarının” komutasındaki milisleri hedef aldı.

Suudi ve diğer bölgesel kaynaklara göre Suudi istihbaratı, bu grupların Kuveyt’e sınır ötesi saldırılar düzenlemeyi planladığını tespit etmişti.

Suudi savaş uçakları Yemen’deki Sana’yı da bombaladı; zira Ensarullah (Husiler) ile yapılan ateşkes, füzelerin ve dronların Suudi petrol tesislerine düşmesiyle bozulmuştu.

Köklü Değişimler

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısına katılan ülkeler koalisyonu için, başlangıçta tereddütlü olan Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın nihayet kendilerinden yana tavır koyduğu izlenimi oluşmuştu.

Tüm Basra Körfezi liderleri gibi Muhammed bin Selman da çelişkili tavsiyeler almış olabilir. Ancak ABD’nin İran’a yönelik askeri harekatına katılmak, onun düşünce yapısından oldukça uzaktı.

İran ile yapılan savaş, ABD liderliğindeki bölgesel düzeni çatlattı. Mekke Paktı ise son darbeyi vurabilir.

Çünkü yalın gerçek şu ki; İran ve Gazze’de yürütülen iki ana askeri harekat durma noktasına gelen çatışmalara dönüştüşken ve bir süre daha bu şekilde kalacak gibi görünürken, etraflarında ve bölgede köklü değişimler yaşanmaktadır.

İran, Gazze ve Lübnan’a karşı üç savaş başlatıp hiçbirinde zafer kazanamamak, buna rağmen geri adım atmaya da yanaşmamak; ABD üslerine ev sahipliği yapan müttefikler üzerinde, özellikle de Suudilerin zihniyeti üzerinde ciddi sonuçlar doğurmaktadır.

Suudi dış politikası üzerine çalışan ve Batı’da eğitim almış analizciler için, iki ABD başkanının İsrail soykırımını silahlandırdığına tanıklık etmek bir kırılma noktası oldu. Artık kendilerini Batı kampında sayamazlardı; ABD’nin ev sahibi ülkenin stratejik varlıklarını korumak bir yana, bölgedeki kendi hava üslerini bile korumaktan aciz olduğunu görmek, yaşadıkları aşağılanma duygusunu katmerledi.

Suudi Şura Meclisi eski üyesi Dr. Ahmed el-Tuveycri, Suudi Dışişleri Bakanlığı adına konuşmadığını vurgulama gereği duyuyor. Yine de kendisi, bahsettiğim Suudi aydın kesimi için iyi bir örnek teşkil ediyor.

Bana şunları söyledi: “Mekke Savunma Anlaşması kritik bir zamanda hayata geçti. Herkes Trump’a olan inancını kaybetti. Bu anlaşma sadece bu üç ülkenin değil, tüm bölgenin çıkarınadır. Bölgeyi yeniden şekillendiriyor ve Arap ile İslam dünyasından daha fazla ülkenin bu tür anlaşmalara katılmasıyla bunu yapmaya devam edecek.”

Eski bölgesel müttefikleri gözünde Trump, bu çatışmada savaş hedeflerini gerçekleştiremediği için itibarını kaybetti.

Rejim değişikliği için savaş başlatma aptallığı yerine; kaybetmemek ya da bir çıkmaza saplanıp kalmak, Trump’ın en büyük günahı haline geldi.

İranlı müzakereciler durumu kavramış durumdalar ve Hürmüz Boğazı üzerindeki mevcut kilitlenmeyi Trump’ın ara seçimlerine kadar uzatmak istiyorlar. Çünkü seçimlerin ardından Trump’ın Kongre’nin kontrolünü kaybetme şansının yüksek olduğunu ve masaya daha zayıf bir konumda döneceğini hesaplıyorlar.

Bu anlaşmanın üç kurucu üyesinin de kazanacağı bir şeyler var.

Dr. Tuveycri şöyle dedi: “Bu anlaşma Pakistan’a Hindistan ile olan anlaşmazlığında yardımcı oluyor. Türkiye’ye yardımcı oluyor; zira Türkiye, İsrail’in kendisine yönelik açık tehditlerini caydırmak için NATO üyeliğini yetersiz buldu. Açıkça ‘İran’dan sonra sıra Türkiye’de’ dediler. Ve Suudi Arabistan’a yardımcı oluyor; Suudi Arabistan sadece Türkiye ve Pakistan’ın askeri gücünden değil, aynı zamanda istihbarat ve planlama kapasitelerinden de yararlanacak.”

Gölgeden Sıyrılmak

İsrailli askeri ve diplomatik stratejistler bir süredir “Sünni” Müslüman paktına karşı bir koalisyon kurmak istediklerini söylüyorlardı ve BAE ile yaptıkları askeri iş birliği bu planın çekirdeğini oluşturuyordu.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak saldırısı bu koalisyonu gölgeden çıkardı.

Birçok kişi Suudi Arabistan’ı İslam dünyasının atan kalbi olarak görüyor. Buna karşılık İsrail ve takipçileri, bölgenin güvenlik sahnesine sonradan girmiş, tamamen Batılı unsurlardır.

Bu koalisyon gizli halden —İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve beraberindeki askeri heyetin Abu Dabi’ye yaptığı ve ev sahipleri tarafından yalanlanan ziyaretlerden— açık hale geldi.

Onlar için, BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid’in (MBZ) hevesle imzaladığı İbrahim Anlaşmaları ateşle imtihan edildi.

İran füzeleri ve dronları Abu Dabi’yi sert bir şekilde vururken İsrail, en gelişmiş ve hassas ekipmanlarını Abu Dabi’ye sevk etti.

İsrail ayrıca bir Demir Kubbe bataryası ve birliklerin yanı sıra Iron Beam (savaş alanı lazer sistemi) ve Spectro (dron tespiti için elektro-optik sistem) konuşlandırdı.

İsrail’in en gelişmiş savunma sistemlerinin doğrudan İsrail komutası altında bir Arap ülkesine konuşlandırılması o dönemde bir dönüm noktası olarak değerlendirilmişti.

Ancak bu, çok daha büyük bir bölgesel hırsın sadece başlangıcıydı.

İsrail’in tüm düşmanları ezildikten sonra, Hindistan’dan Doğu Akdeniz’e kadar uzanan bir koalisyon, İsrail’i petrol, gaz, finans ve yüksek teknoloji ticaretinden oluşan devasa bir kavşak noktasına oturtacaktı.

ABD ve Batı nihayet geri çekilebilecek ve bölgenin askeri anahtarlarını Tel Aviv’e teslim edebilecekti.

Mısır ve Suriye gibi geleneksel Arap güç merkezlerinin bu planda gerilemesi; ya çaresizce iflas etmesi ya da dini ve etnik parçalara bölünmesi öngörülüyordu ki İsrail, Ahmed eş-Şara yönetimi altındaki Suriye için hâlâ böyle bir plana sahip.

Hem BAE hem de İsrail; Yemen, Sudan ve Libya’da iç savaşları körüklemek ve Somaliland gibi ayrılıkçı bölgeleri kullanarak yeni deniz imparatorluklarını kontrol edecek operasyonel askeri üsler ağı kurmak konusunda benzer çıkarlara sahipti.

Mekke Savunma Anlaşması, bu projeyi yok etmese bile karşısında duran bir denge unsurudur.

Rakip İttifaklar

Anlaşmanın ilk etkisi, Riyad ile küçük ama oldukça aktif komşusu Abu Dabi arasındaki stratejik rekabeti derinleştirmek ve hızlandırmak olacaktır.

Bu durum, her iki ülkenin bünyesinde barındırdığı sosyal medya fenomenlerinin paylaşımları izlenerek ölçülebilir.

Basra Körfezi ülkelerinde sosyal medya sıkı bir şekilde kontrol edildiği ve fenomenler sadece izinle paylaşım yapabildiği için, gönderileri mevcut resmi düşüncenin kesin bir yansımasıdır.

Çeviklik Derinliğe Karşı: Mekke Paktı BAE-İsrail İttifakı Karşısında Nasıl Bir Performans Sergileyecek?

BAE’lilerin Aralık ayında Yemen’den çıkarılmasının ardından BAE Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Abdülhalık Abdullah şöyle bir paylaşımda bulundu: “Yemen konusunda %100 görüş ayrılığı içindeyiz ve bu ayrılık mevcut tırmanışla birlikte daha üst bir seviyeye ulaştı. Müttefikler birbirleriyle çatışır… ama anlaşmazlıklarını çözer ve ortak noktaları üzerinden ilerlerler.”

Ancak Ocak ayına gelindiğinde ruh hali daha karamsardı: “Suudi Arabistan ile BAE arasındaki uçurum, Yemen’de yaşananlardan daha derin.”

Suudi Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan el-Saud o dönemde iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceğinin “egemenliğe ve milli güvenliğe karşılıklı saygıya” bağlı olduğunu söyledi.

Bu dönem, El Arabiya’nın X hesaplarının BAE tarafından yasaklanması ve BAE’nin OPEC’ten çekilmesiyle sona erdi.

Geçen ay gerilim biraz hafifledi. Suudi Kraliyet Divanı Danışmanı Turki Al eş-Şeyh; Suudi Savunma Bakanı Halid bin Selman el-Saud ile BAE Devlet Başkan Yardımcısı Şeyh Mansur bin Zayid Al Nahyan’ın birbirlerine sarıldığı bir fotoğraf paylaştı.

“Suudi Arabistan ve BAE: Köklü kardeşlik ve ortaklık ilişkilerinin hikayesi.”

BAE Eski Dışişleri Bakanı Enver Gargaş coşkuyla katıldı: “Körfez’deki en büyük hikaye tek bir fotoğrafta özetlenmiştir.”

BAE Ulusal Medya Kurumu Başkanı Abdullah bin Muhammed bin Butti Al Hamed şu sonuca vardı: “BAE-Suudi ilişkileri, ortak bir kaderle birleşen iki kardeş halk arasındaki ortak tarihin ve köklü kardeşlik bağlarının bir uzantısıdır.”

Ancak bu kader uzun süre ortak kalmayacaktı.

Abdülhalık Abdullah Mekke Anlaşması’na öfkelendi: “Eğer bu anlaşma bir ittifak değilse, o halde buna yakışan isim nedir? Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bilgisi dahilinde mi yapılmıştır? Bu anlaşma, İran’ın tecavüzü nedeniyle çöken 2000 yılındaki Körfez Ortak Savunma Anlaşması’nı güçlendiriyor mu?”

Ardından Trump tarzı büyük harflerle şöyle yazdı: “Körfez iş birliği en iyi durumunda değil; güvenliği Körfez evinin dışında arayan büyük ülkelerinin ilgisizliğinden muzdarip. Bölgesel siyasi eksenler ve askeri ittifaklar kurma aceleciliği, Körfez iş birliği pahasına gerçekleşmekte ve onu zayıflatmaktadır.”

Prens Abdürrahim bin Müsaid yanıt olarak şöyle yazdı: “Sorun nedir Doktor? Her ülkenin uygun gördüğü şekilde herhangi bir ülkeyle anlaşma yapma hakkı yok mudur? Bu her devlet için egemenlik meselesi değil midir? Yoksa bu ilke Suudi Arabistan söz konusu olduğunda size mantıklı gelmiyor mu?!”

Yine Suudi Arabistan’dan Dr. Ahmed el-Saniye şöyle yazdı: “Beş yıl önce, BAE’li bir hesabın ‘Suudi stratejik derinliğine’ saldırması bilim kurgu gibi görünürdü. Mekke Anlaşması acı gerçeği ortaya çıkardı: Anlaşmazlığa düştük, çünkü Riyad başkalarının hırsları için sadece bir ‘finansman kalbi’ değil, Körfez’deki karar alma mekanizmasının ‘atan kalbi’ olmaya karar verdi.”

Suudiler şimdi MBZ’nin Yemen ve Sudan’da hayatı kendileri için mümkün olduğunca zorlaştırmasını bekliyor.

İsminin açıklanmaması kaydıyla konuşan bir analist şunları söyledi: “Suudi Arabistan ile BAE arasındaki durum daha da kötüleşecek. BAE, Yemen ve Sudan’daki durumu kasten karmaşıklaştırıp bozacak ve Mısır’a Suudilere karşı daha ciddi ve açık tavırlar alması için baskı yapacaktır.”

Bana, işlerin bu seviyeye varması halinde Krallık’ın Abu Dabi’de bir rejim değişikliğini düşünmeye yönelebileceği, çünkü yerel çekişmeyi bitirmenin en basit yolunun bu olacağı söylendi.

Krallık’ın BAE içinde başını dik tutan ve sessiz kalan, ancak MBZ’nin onları sürüklediği yoldan, özellikle de Netanyahu ile olan ittifakından en az Suudiler kadar rahatsız olan pek çok müttefiki var.

Suudiler stratejik kararlarının kontrolünü geri alma konusunda ciddiler; Mekke Anlaşması’na Mısır’ın dahil edilmesine karşı çıkmalarının nedenlerinden biri de buydu.

İlk olarak, hem Suudi Arabistan hem de Pakistan askeri ittifaklarının güvenliği konusunda şüpheliydi. Mısır’ın İsraillilere veya Amerikalılara bilgi sızdıracağını düşündüler. İkinci olarak, Mısır ordusunun ittifaklarına getireceği pratik askeri faydalar konusunda tereddütleri vardı.

Geçen hafta Türkiye’den Hakan Fidan, Mısır’a yaptığı kısa bir ziyaret sırasında Kahire’nin Mekke Anlaşması’nda Suudi Arabistan ve Pakistan’a katılmasını umduğunu ifade etti. Fidan, “Mısır’ın resmi bir ortak olmasını ve dörtlü grubun çalışmalarına devam etmesini” umduğunu belirtti.

Destek ve Yanıt

İki rakip askeri ittifak, Washington’da stratejik derinliğe sahip bir ittifak ile çevik ve pazarlıkçı bir ittifak olarak çiziliyor.

Eski ABD istihbarat subayı Theodore Singer, Middle East Eye’a yaptığı açıklamada: “İlk bakışta BAE-İsrail bloğu her iki tarafa da daha somut kazanımlar getiriyor; ancak Mekke Paktı nihayetinde daha geniş ve daha az pazarlıkçı bir yankı uyandırabilir” dedi.

Pragmatik Bir Eksen Orta Doğu’yu Nasıl Değiştirebilir?

Ancak olaya meşruiyet penceresinden baktığımızda Mekke Paktı tartışmasız kazanan taraftır; ki bu kavram, mutlak hükümdarların ve diktatörlerin bulunduğu bir coğrafyada pek sık dile getirilmez.

Birçok kişi Suudi Arabistan’ı İslam dünyasının atan kalbi olarak görüyor. Buna karşılık İsrail ve takipçileri, bölgenin güvenlik sahnesine sonradan girmiş, tamamen Batılı unsurlardır.

İsrail, ABD sayesinde ezici bir askeri üstünlüğe sahip olabilir ancak bunu kullanmak için bölgesel meşruiyetten yoksundur. Ayrıca bu savaşlar askeri hedeflerine ulaşamıyor.

Netanyahu ve Trump Basra Körfezi’ni felaketin eşiğine getirdi ve savaş, Hürmüz Boğazı’ndan geçişleri durdurdu.

Dr. Tuveycri şöyle dedi: “Trump tuzağa düştü. İran ile anlaşırsa bu İran’ın lehine olacak. Savaşırsa seçim öncesinde iç muhalefet artacak.”

Gazze ve Güney Lübnan’da İsrail, varlığını pekiştirmek için büyük altyapılar inşa ediyor.

Bu cephelerin hiçbirinde geri çekilmek düşünülemez. Hamas ve Hizbullah’ı yok etme yönündeki askeri hedeflerinde başarısız olan ancak Trump tarafından durması emredilen İsrail’in tepkisi, mevzilenmek ve tahkimat yapmak oluyor.

Bu koşullar altında Arap dünyası, destek ve yanıt bulmak adına giderek daha fazla Mekke İttifakı’na yönelecektir.

Arayışına yanıt bulsa da bulmasa da bu pakt, Gazze’deki üç yıllık savaş boyunca eksik olan şeyi —misilleme yapan ve bu çılgınca maceraperestliğin bedelini ödeten bir bölgeyi— oluşturabilecek kadar güçlü tek mekanizmadır.

not: bu analiz tabnak.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın