Mübahele Günü

Mübahele Nedir?

Mübahele “Behl” veya “Buhl” kökünden olup serbest bırakmak ve bir şeyin kayıt ve bağını kaldırmak anlamındadır. Dolayısıyla kendi haline bırakılan, yavrusunu serbestçe emzirmesine müsaade edilen ve memeleri torbaya bırakılmayan hayvana “Bahil” (serbest bırakılmış) denir ve duada ise aynı kökten olan “ibtihal” kelimesi yalvarış ve işi Allah Teâlâ’ya bırakmak anlamında kullanılmaktadır.

Ancak bazen bu kelimenin helak olma, lanetleme ve Allah’ın rahmetinden uzaklaşma anlamlarında da kullanıldığını görüyoruz. Bunun sebebi ise kulu kendi haline bırakmayı bu sonuçlar izlediği içindir. Mezkûr ayette geçen “İbtihal” kelimesinin anlamı ise, önemli dini bir mesele hakkında birbirinin sözünü kabul etmeyen iki kişi bir yerde toplanarak Allah-u Teâlâ’ya yakınmaları ve O’ndan yalancıyı rezil etmesini ve cezalandırmasını istemeleri şeklinde birbirlerini lanetlemesidir.

Necran Hristiyanlarını İslam’a Davet

Bu olay Zilhicce ayının 24 ya da 25’de o zamanlara Medine’nin dışında ancak günümüzde şehrin sınırları içinde yer alan bir yerde gerçekleşmiştir. Mübahelenin yapıldığı yere daha sonraları Sehle mescidi inşa edildi. Sehle Mescidi ile Mescidü’n-Nebi’nin arası yaklaşık 2 km’dir.

Resulullah (s.a.a) Medine’de olduğu yıllarda dünyanın dört bir yanındaki devlet başkanlarına ve dini merkezlere adamlar gönderip, mektuplar yazarak insanları İslam’a davet ediyordu. Hicaz ve Yemen sınırlarında yer alan Necran’a da bir elçi göndererek onları İslam’a davet etti. Necran, Arap yarımadasında bulunan tek Hıristiyan bölgeydi, bazı sebeplerden dolayı putperestliği bırakarak Hıristiyan olmuşlardı. Resulullah (s.a.a) onların piskoposu “Ebu Haris’e şu anlamda bir mektup yazarak onları İslam’a davet etti:

“İbrahim, İshak ve Yakub’un Rablerinin adıyla. Allah’ın Resulü Muhammed’den Necran piskoposuna! İbrahim’in, İshak’ın ve Yakub’un Rabbine hamd ediyor ve sizleri kullara tapmaktan Allah’a tapmaya davet ediyorum. Sizi Allah’ın kullarının velayetinden çıkarak Allah’ın velayetine girmeye davet ediyorum. Benim davetimi kabul etmezseniz, İslam hükümetine cizye (vergi) vermek zorundasınız, aksi takdirde sizi tehdit eden tehlikeyle uyarıyorum.” (Bihar’ul Envar, C.21, S.285)

Bazı kaynaklarda Resulullah’ın (s.a.a) mektubunda kitap ehlini tek Allah’a tapmaya davet eden ayeti de eklediği kaydedilmiştir.

Necran piskoposu Resulullah’ın (s.a.a) mektubunu alınca onu dikkatle okudu ve bu konuda bir karara varmak için Necran’ın ileri gelenleri ve dini şahsiyetleriyle bir toplantı düzenledi. Bunun üzerine Necran’ın ileri gelenleri ve bilginlerinden altmış kişilik bir heyet Medine’ye giderek Hz. Muhammed’le (s.a.a) yakından görüşüp peygamberliğini ispatlamak için ortaya koyduğu delilleri incelemek üzere seçildi.

Bu heyetin başında üç din adamı vardı:

1-Piskopos Ebu Haris b. Alkama: Rum kilisesinin Hicaz’daki resmi temsilcisiydi.

2-Abdullmesih: Heyetin başkanıydı, akıl, tedbir ve işbirliğiyle meşhurdu.

3-Eyhem: Necran halkının saygı duyduğu yaşlı bir adamdı.

Necran heyeti ikindi vaktinde mescide girerek Resulullah’a selam verdiler. Necranlılar ipek elbiseler giymiş, parmaklarında altın yüzükler ve boyunlarında da haç vardı. Onların bu durumları; -o da Resulullah’ın (s.a.a) mescidinde- Resulullah’ı rahatsız etti ve Resulullah (s.a.a) onların kendisiyle konuşmalarını kabul etmedi. Onlar Resulullah’ın niçin rahatsız olduğunu bilmediklerinden meseleyi daha önceden tanıdıkları Osman b.Affan ve Abdurrahman b.Afv’a sordular. Onlar, bunun cevabını ancak Ali b.Ebi Talib (a.s) bilebilir dediler. Hz. Ali’ye (a.s) müracaat ettiklerinde buyurdu ki: “Siz ilk önce elbiselerinizi değiştirmeli ve sade elbiselerle Resulullah’ın huzuruna çıkmalısınız, ancak bu durumda Resulullah tarafından kabul edilirsiniz.”

Necran heyeti sade elbiseler giyip parmaklarındaki altın yüzükleri çıkardılar ve Resulullah’ın huzuruna çıkarak selam verdiler. Resulullah saygıyla onların selamına cevap verdi ve onların getirmiş oldukları bazı hediyeleri de kabul etti. Hıristiyanlar müzakereye girmeden önce namaz vakti olduğunu söyleyerek Resulullah’tan (s.a.a) izin istediler, Resul-i Ekrem (s.a.a) namazlarını Medine mescidinde ve doğuya doğru durarak kılmalarına müsaade etti.(Sire-i Halebî, C.3,S.239)

Necran Hıristiyanlarıyla Müzakere ve Mübadeleye Davet

Necran temsilcileriyle Resulullah’ın (s.a.a) konuşmalarının bir bölümüne değiniyoruz:

Resulullah: “Ben sizi tevhit dinine, bir ve tek Allah’a tapmaya ve O’nun emirlerine teslim olmaya davet ediyorum.” (Daha sonra onlara Kuran’ı Kerim’den birkaç ayet okudu.)

Necran heyeti: “İslam’dan maksadın, âlemlerin yegâne Rabbine imansa biz daha önceden iman etmiş ve onun hükümleriyle amel ediyoruz.”

Resulullah: “İslam’ın alametleri var ve sizin bazı hareketleriniz gerçek İslam’ı kabul etmediğinizi gösteriyor. Haç’a taptığınız, domuz etinden sakınmadığınız ve Allah’ın oğlu olduğunu söylediğiniz halde yegâne Allah’a taptığınızı nasıl söyleyebilirsiniz.”

Necran heyeti: “Biz onu (Hz. İsa’yı) ilah biliyoruz; çünkü o ölüleri diriltiyor, hastalara şifa veriyor, çamurdan kuş yapıp onu uçuruyordu ve bütün bu işler onun bir ilah olduğunu gösteriyor!”

Resulullah: “Hayır! O, Allah’ın yarattığı bir kuldur, onu Meryem’in rahmine yerleştiren O’dur ve bu gücü de Allah ona vermişti.”

Necranlı heyetten biri: “O, Allah’ın oğludur; çünkü annesi Meryem hiç kimseyle evlenmeden onu doğurdu; dolayısıyla babası Allah’tır.”

O sırada vahiy inerek Resulullah’a (s.a.a) dedi ki:

“Onlara de ki; İsa’nın (a.s) durumu bu açıdan (yaratılış) Âdem’in (a.s) durumu gibidir; (Allah Teâlâ) onu sonsuz gücüyle anne ve babası olmaksızın topraktan yarattı. Onu topraktan yarattı, sonra ona ol demesiyle o da hemen oluverdi.” (Al-i İmran-59)

Babasının olmaması onun Allah’ın oğlu olduğuna delilse o halde Hz. Âdem buna daha layıktır; çünkü Âdem’in ne annesi vardı ne de babası!”

Necran heyeti: “Sizin sözleriniz bizi ikna etmiyor.”

O sırada Mübahele ayeti nazil oldu ve Resulullah’a (s.a.a) kendisiyle tartışan, cedelleşen ve hakkı kabul etmeyen kimseleri mübaheleye davet etmesi emredildi; bunun üzerine Resulullah (s.a.a); “O halde gelin Allah’a yalvaralım ve lanetini yalancıların üzerine kılalım!” buyurdu.

Bunun üzerine her iki taraf meseleyi mübaheleyle halletmeye karar verdiler ve bir gün sonra her iki tarafın mübaheleye hazır olması kararlaştırıldı.

Mübahele ayetinde Allah Teâlâ Resulullah’a (s.a.a) emrediyor ki; bütün bu delillerden sonra artık yine Hz. İsa (as) hakkında seninle tartışmaya ve cedelleşmeye kalkışırlarsa onları mübaheleye davet et ve de ki; “Çocuklarını, kadınlarını getirsinler, sen de çocuklarını ve kadınlarını götür ve Allah Teâlâ’nın yalancıyı rezil etmesi için dua edin!”

Yukarda söylendiği şekilde mübahele, o zamana kadar Arapların arasında benzeri olmayan bir durumdu ve bu davet Resulullah’ın (s.a.a) davasının doğruluğunu açıkça gösteriyordu. Resul-i Ekrem (s.a.a) kendisinden son derece emindi ve yüzünde hakkaniyetinin belirtileri çok belirgindi. Tam anlamıyla Allah Teâlâ ile ilişki ve irtibatı olmayan bir kimsenin böyle bir olaya teşebbüs etmesine imkân var mı? Muhaliflerini çağırarak, gelin Allah’a yalvaralım ve O’ndan yalancıyı rezil etmesini isteyelim ve siz sonuçta Allah Teâlâ’nın yalancıyı nasıl cezalandırdığını çok beklemeden hemen göreceksiniz.

Kesinlikle böyle bir işe girişmek çok tehlikelidir ve eğer duası kabul olmayacak olur da muhalifler cezalandırılmazsa bunun sonucunda mübaheleye davet eden kişi rezil olacaktır sonunda. İşin sonucuna kesinlikle güvenmeyen akıllı bir kimse bu tehlikeyi görmezlikten gelerek böyle bir işe girişebilir mi? İşte bu yüzdendir ki, Resulullah’ın (s.a.a) onları mübaheleye davet etmesi, kendisinin ve getirdiği dinin hak olduğunu açıkça ispatlıyordu.

Hadislerden anlaşıldığına göre mübaheleden bahsedilince Necran Hıristiyanlarının temsilcileri bu konuda etraflıca düşünmek için Resulullah’tan (s.a.a) kendilerine zaman tanımasını istediler. Kendi ileri gelenleriyle görüşüp danıştılar ve sonuçta psikolojik bir noktadan kaynaklanan bir karara vardılar ve kendi adamlarına dediler ki: “Muhammed’in (s.a.a) gürültü çıkararak, kalabalık bir grupla mübaheleye geldiğini görürseniz korkmayın, onunla mübahele edin! Çünkü bu onun iddiasının asılsız olduğunu gösterir; ancak kendi yakınlarından sadece özel birkaç kişiyle ve küçük çocuklarıyla mübaheleye geldiğini görürseniz bilin ki o Allah’ın peygamberidir ve iddiası da haktır. İşte o zaman onunla mübahele etmek tehlikelidir; bu durumda mübaheleden sakının!”

Hıristiyanlar önceden kararlaştırılmış şehrin dışındaki yere gittiler ve Resulullah’da (s.a.a) torunu Hüseyin kucağında, Hasan’ın elini tutmuş, Fatıma arkasında ve Ali’de Fatıma’nın arkasında hareket ettiği bir halde mübahele yerine ilerliyordu. Resulullah (s.a.a) Ehlibeyt’ine (a.s):“Ben dua ettiğim zaman siz de âmin deyin” diye tenbih ediyordu.

Necran piskoposu Resul-i Ekrem’in (s.a.a) yanında gelenlerin kim olduğunu sorduğunda dediler ki: “Bu amcasının oğlu, kızı Fatıma’nın kocası ve kendi yanında herkesten daha sevimli olan Ali’dir, bu ikisi kızı Fatıma’nın Ali’den olan çocuklarıdır ve bu kadın ise insanlar arasında en çok sevdiği kızı Fatıma’dır.”

Fahr-i Razi Tefsir-i Kebir’inde diyor ki: “O gün Resulullah (s.a.a) yünden dokunmuş siyah bir elbise giymişti…”

Necran Hıristiyanları bu etkileyici manevi sahneyi görünce dehşete kapıldılar; Resulullah (s.a.a) ciğer parelerini, en aziz kimselerini getirmişti mübahele için; masum yavrucuklarını getirmişti. Bambaşka bir heybet ve haşmet vardı gelenlerin simalarında; bu hareketiyle sadece kendisini tehlikeye atmayı göz önüne almakla kalmayıp biricik kızını ve torunlarını da getirmişti. Hak olduğundan en küçük bir şüphesi olsaydı azizleri ve en çok sevdiği kimseler için Allah’ın azabına razı olmazdı. Resulullah’ın (s.a.a) sadece kendisi şahsen Hıristiyanların başlarıyla lanetleşmesi gerekirken Ehlibeyt’inden en yakınlarını da mübaheleye getirmesi davasının hak olduğunun açık bir belirtisiydi. Allah-u Teâlâ herkesin kalbine karısının çocuklarının sevgisini yerleştirmiştir; öyle ki herkes kendi canını tehlikeye atarak onları korumaya çalışır. Ancak kendisini korumak için onları tehlikeye atmaya razı olmaz. Dolayısıyla ayette de ilk önce çocukları, ikinci sırada kadınları ve en sonda da nefisleri zikredilmiştir; güya Resulullah (s.a.a) onları mübaheleye davet ederek: “Gelin ey Hıristiyanlar! Tüm varlığımızla birbirimizle lanetleşelim ve Allah’ın lanetini tüm yalancıların üzerine kılalım; öyle ki bu lanet çoluk-çocuğumuzun da üzerine olsun. Sonuçta yalancının soyu yeryüzünden kesilsin ve batıldan bir eser bile kalmasın.”

Bu manzarayı gören Necran piskoposu dedi ki: “Ben öyle çehreler görüyorum ki, Allah’tan en büyük dağları yerinden koparmasını, dağıtmasını isteseler duaları hemen kabul olur ve dağlar dağılıverir. Bu nurlu çehrelerle mübahele edecek olursak hepimiz yok oluruz ve Allah’ın azabı yeryüzündeki bütün Hıristiyanları kapsamına alabilir ve kıyamet gününe kadar dünyada bir Hıristiyan bile kalmaz.”

Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu: “Mademki lânetleşmekten kaçındınız, öyleyse Müslüman olmak suretiyle onların sahip oldukları hak ve sorumluluklara siz de sahip olun.”

Bunu da reddettiklerinde, Hz. Peygamber (s.a.a) onlara: “O hâlde ben sizi savaş meydanına davet ediyorum.” karşılığını verdi. Hz. Peygamber’in (s.a.a) bu meydan okuması üzerine şöyle dediler: “Bizim Araplarla savaşacak gücümüz yok. Biz seninle, bize saldırmaman ve bizi dinimizden döndürmeye zorlamaman şartı ile barış anlaşması yapmak istiyoruz. Teklif ettiğimiz bu anlaşmanın şartı olarak sana bin tanesi Safer ve bin tanesi Recep ayında olmak üzere yılda iki bin top kumaş elbise ile otuz tane demirden yapılmış normal zırh vermeyi taahhüt ediyoruz.”

Hz. Peygamber (s.a.a), Necranlı Hıristiyanlar ile bu şartla anlaşma yaptıktan sonra şunları söyledi: “Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, yok olmak, Necran halkının üzerine inmek üzereydi. Eğer lânetleşselerdi, çarpılarak maymunlara ve domuzlara dönüşeceklerdi. Vadileri tutuşup üzerlerine ateş yağdıracaktı. Necran bölgesinin halkı, ağaç tepelerindeki kuşlara varıncaya kadar, yok olacaktı. Hıristiyanların üzerinden bir yıl geçmeden hepsi helâk olacaklardı.”

Böylece Necran Hıristiyanlarının temsilcileri Müslümanlığı kabul etmeden beldelerine döndüler.

Tefsirci Ayyaşi’den nakledilmiştir ki: Resulullah (s.a.a) mübahele günü mübahele için yanında götürdüğü dört kişiyi siyah renkteki abasının altına alarak şu ayeti okudu: “Ey Ehlibeyt! Doğrusu Allah pisliği sizden gidermeyi ve sizi tertemiz kılmayı diler.” (Ahzab-33)

Günün Amelleri

Kısacası bugün oldukça faziletli ve değerli bir gündür ve bugünde şu ameller müstehaptır:

1- Gusletmek.

2- Oruç tutmak.

3- İki rekât namaz: Gadir gününde kılınan iki rekât namaz, Mübahele gününde de aynı keyfiyet, aynı sevap ve aynı vakitte müstehaptır. Sadece bu namazda okunacak Ayete’l-Kürsi هُمْ فٔيها خَالِدُونَ cümlesiyle biten ayete kadardır.

4- Mübahele duasının okunması: Bu duanın ilk kısımları ramazan ayının seher vakitlerinde okunan duaya benzemektedir. Hem Şeyh Tusî, hem de Seyyid İbn Tâvûs bu duayı nakletmişlerdir. Ancak ikisinin nakilleri arasında birçok yerde farlılıklar olduğu için ben Şeyh’in naklini tercih edip naklediyorum. Şeyh Tusî “Misbahu’l-Müteheccid” kitabında şöyle buyurmuştur: Mübahele gününün duası faziletiyle birlikte İmam Cafer-i Sadık’tan (a.s) nakledilmiştir. Dua şöyledir:

“Allah’ım! Aydınlığının en aydın mertebesini vasıta kılarak sana el açıyorum. Elbette senin aydınlığının bütün mertebeleri parlaktır. Allah’ım! Aydınlığının bütün mertebeleri hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! Celalinin en yüce mertebesini vasıta kılarak sana el açıyorum. Elbette senin celalinin bütün mertebeleri yücedir. Allah’ım! Celalinin bütün mertebeleri hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! Cemalinin en güzel mertebesini vasıta kılarak sana el açıyorum. Elbette senin cemalinin bütün mertebeleri güzeldir. Allah’ım! Cemalinin bütün mertebeleri hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! Ben, bana emrettiğin üzere seni çağırıyorum; o hâlde sen de vaat ettiğin üzere bana icabet eyle.

Allah’ım! Azametinin en büyük mertebesini vasıta kılarak sana el açıyorum. Elbette senin azametinin bütün mertebeleri büyüktür. Allah’ım! Azametinin bütün mertebeleri hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! Nurunun en nurlu mertebesini vasıta kılarak sana el açıyorum. Elbette senin nurunun bütün mertebeleri nurludur. Allah’ım! Nurunun bütün mertebeleri hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! Rahmetinin en geniş mertebesini vasıta kılarak sana el açıyorum. Muhakkak senin rahmetinin bütün mertebeleri geniştir. Allah’ım! Rahmetinin bütün mertebeleri hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! Ben, bana emrettiğin üzere seni çağırıyorum; o hâlde sen de vaat ettiğin üzere bana icabet eyle.

Allah’ım! Kemalinin en kâmil mertebesini vasıta kılarak sana el açıyorum. Elbette senin kemalinin bütün mertebeleri kâmildir. Allah’ım! Bütün kemal mertebelerinin hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! Kelimelerinin en mükemmelini vasıta kılarak sana el açıyorum. Elbette senin kelimelerinin hepsi mükemmeldir. Allah’ım! Bütün kelimelerin hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! İsimlerinin en büyüğünü vasıta kılarak sana el açıyorum. Elbette senin bütün isimlerin büyüktür. Allah’ım! Bütün isimlerinin hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! Ben, bana emrettiğin üzere seni çağırıyorum; o hâlde sen de vaat ettiğin üzere bana icabet eyle.

Allah’ım! İzzetinin en yüce mertebesini vasıta kılarak sana el açıyorum. Elbette senin izzetinin bütün mertebeleri yücedir. Allah’ım! Bütün izzet mertebelerin hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! Meşiyyetinin en etkili mertebesini vasıta kılarak sana el açıyorum. Elbette senin meşiyyetinin bütün mertebeleri etkili ve kesindir. Allah’ım! Meşiyyetinin bütün mertebeleri hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! Kudretinin her şeyi kuşatan mertebesini vasıta kılarak sana el açıyorum. Elbette senin kudretinin bütün mertebeleri -her şeyi- kuşatıcıdır. Allah’ım! Kudretinin bütün mertebeleri hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! Ben, bana emrettiğin üzere seni çağırıyorum; o hâlde sen de vaat ettiğin üzere bana icabet eyle.

Allah’ım! İlminin en etkili mertebesini vasıta kılarak sana el açıyorum. Elbette senin ilminin bütün mertebeleri etkilidir. Allah’ım! İlminin bütün mertebeleri hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! En beğenilmiş sözünü vasıta kılarak sana el açıyorum. Elbette senin bütün sözlerin beğenilmiş ve güzeldir. Allah’ım! Bütün sözlerin hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! “Mes’ele”lerinin (istediklerinin) en sevilenini vasıta kılarak sana el açıyorum. Elbette senin nezdinde bütün “mes’ele“lerin sevimlidir. Allah’ım! Bütün “mes’ele”lerin hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! Ben, bana emrettiğin üzere seni çağırıyorum; o hâlde sen de vaat ettiğin üzere bana icabet eyle.

Allah’ım! Şerefinin en üstün mertebesini vasıta kılarak sana el açıyorum. Elbette senin şerefinin bütün mertebeleri şeriftir. Allah’ım! Şerefinin bütün mertebeleri hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! En sürekli saltanat ve hâkimiyetin hakkına sana el açıyorum. Elbette senin saltanat ve hâkimiyetinin hepsi sürekli ve ebedîdir. Allah’ım! Hâkimiyet ve saltanatının hepsi hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! En muhteşem hâkimiyetin hakkına sana el açıyorum. Elbette senin bütün hâkimiyetin muhteşemdir. Allah’ım! Bütün hâkimiyetin hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! Ben, bana emrettiğin üzere seni çağırıyorum; o hâlde sen de vaat ettiğin üzere bana icabet eyle.

Allah’ım! Ululuğunun en yüce mertebesi hakkına sana el açıyorum. Elbette senin ululuğunun bütün mertebeleri yücedir. Allah’ım! Ululuğunun bütün mertebeleri hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! Ayetlerinin en şaşılacak olanı hakkına sana el açıyorum. Elbette senin bütün ayetlerin şaşılacak türdendir. Allah’ım! Bütün ayetlerin hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! İhsanının en kadimi hakkına sana el açıyorum. Elbette senin bütün ihsanların kadimdir. Allah’ım! Bütün ihsan ve lütufların hakkına -hacetlerimi senden diliyorum.

Allah’ım! Ben, bana emrettiğin üzere seni çağırıyorum; o hâlde sen de vadettiğin üzere bana icabet eyle.

Allah’ım! Sahip olduğun şanların ve ceberutun hakkına sana yalvarıyorum. Allah’ım! Her şa’n ve her ceberut hakkına senden -hacetlerimi- diliyorum.

Allah’ım! Reddetmeyeceğin ve kabul edeceğin şeyleri vasıta kılarak sana el açıyorum; ya Allah! Ey kendisinden başka ilah olmayan! “Senden başka ilah olmadığı” (gerçeğinin) parlaklığı hakkına sana el açıyorum. Ey kendisinden başka İlah olmayan! “Senden başka ilah olmadığı” (gerçeğinin) yüceliği hakkına sana el açıyorum. Ey kendisinden başka İlah olmayan! “Senden başka ilah olmadığı” (gerçeği) hakkına sana el açıyorum.

Allah’ım! Ben, bana emrettiğin üzere seni çağırıyorum; o hâlde sen de vaat ettiğin üzere bana icabet eyle.

Allah’ım ben rızkının en kapsamlı olanıyla sana el açıyorum. Elbette senin rızkının hepsi kapsamlıdır. Allah’ım! Bütün rızkın hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! Ben bağışının en lezzetli olanıyla sana el açıyorum. Elbette senin bütün bağışların lezzetlidir. Allah’ım! Bütün bağışın hakkına -hacetlerimi senden diliyorum.

Allah’ım! Ben hayrının en acil olanıyla sana el açıyorum. Elbette senin bütün hayırların acildir. Allah’ım! Bütün hayırların hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! Ben lütfunun en üstün olanıyla sana el açıyorum. Elbette senin bütün lütufların üstündür. Allah’ım! Bütün lütfun hakkına -hacetlerimi- senden diliyorum.

Allah’ım! Ben, bana emrettiğin üzere seni çağırıyorum; o hâlde sen de vaat ettiğin üzere bana icabet eyle.

Allah’ım! Muhammed ve Âl-i Muhammed’e salât eyle ve beni kendine iman ve Resul’ünü (ona ve Âl-i’ne selam olsun) tasdik, Ali b. Ebu Talib’in velayeti ve düşmanından beraat ve Âl-i Muhammed’den olan İmamların (onlara selam olsun) imameti üzere (mahşer günü) dirilt. Şüphesiz ben bütün bunlara razı oldum ey Rabbim! Allah’ım kulun ve resulün olan Muhammed’e ilklerin arasında salât eyle; Muhammed’e sonların arasında salât eyle; Muhammed’e Mele-i A’la’da salât eyle; Muhammed’e mürsel peygamberlerin arasında salât eyle. Allah’ım! Muhammed’e vesile (makamı), şeref, fazilet ve büyük dereceyi lütfeyle. Allah’ım! Muhammed ve Âl-i Muhammed’e salât eyle ve bana nasip ettiğin şeye beni kani kıl; bana verdiğin şeyleri benim için mübarek-bereketli kıl; gaybetimde (vatanım ve ailemin yanında olmadığım zaman) beni ve bana ait olan her gaibi koru. Allah’ım! Muhammed ve Âl-i Muhammed’e salât eyle ve beni kendine iman ve Resul’ünü tasdik üzere dirilt.

Allah’ım! Muhammed ve Âl-i Muhammed’e salât eyle. Ve ben senden hayırların en hayırlısı olan rızanı ve cenneti diliyorum ve kötülüklerin en kötüsü olan gazabın ve (cehennem) ateşinden sana sığınıyorum. Allah’ım! Muhammed ve Âl-i Muhammed’e salât eyle. Ve beni her musibetten ve her beladan ve her cezadan ve her fitneden ve her (üstesinden gelemeyeceğim) imtihandan, her kötülükten, her sevilmeyen şeyden ve gökten yere inen veya inecek olan her musibet ve her afetten beni koru; bu saatte, bu gecede, bugünde, bu ayda ve bu senede.

Allah’ım! Muhammed ve Âl-i Muhammed’e salât eyle. Ve gökten yere inen veya inecek olan her sevinçten, he mutluluktan, her sebattan, her kurtuluştan, her afiyetten, her selametten, her yücelikten, her geniş, helal ve temiz rızıktan, her nimetten ve her bolluktan benim için de pay ayır; bu saatte, bu gecede, bugünde, bu ayda ve bu senede.

Allah’ım! Eğer benim günahlarım yüzümü senin yanında yıpratmışsa (beni mahcup duruma düşürmüşse); benimle senin aranı perdelemiş ve yanındaki durumumu değiştirmişse şüphesiz ben asla sönmeyecek zatının nuruyla ve habibin Muhammed Mustafa’nın (s.a.a) yüzü (suyu) ve velin Murtaza Ali’nin (a.s) yüzü (suyu)yla ve seçtiğin velilerinin hakkı hürmetine senden Muhammed ve Âl-i Muhammed’e (s.a.a) salât etmeni ve benim geçmiş günahlarımı bağışlamanı ve ömrümün kalan kısmında beni korumanı diliyorum.

Allah’ım! Beni yaşattığın ve ben sana itaatkâr ve sen benden razı olarak canımı alıncaya kadar günahlarımdan herhangi birisine bir daha geri dönmekten sürekli sana sığınırım. Yine senden amelimi en güzeliyle sona erdirmeni ve onun karşılığını cennet kılmanı ve sana yakışır şekilde bana davranmanı dili yorum; ey takva ehli, ey bağış ehli, Muhammed ve Âl-i Muhammed’e salât et ve bana merhamet eyle, ey merhamet edenlerin en merhametlisi!

5- Şeyh Tusî ve Seyyid İbn Tâvûs’un naklettikleri üzere iki rekât namaz kıldıktan sonra yetmiş defa istiğfar edip okunmasını naklettikleri duayı okumak. Bu dua اَلْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالَمٔينَ diye başlamaktadır.

Bugünde bütün iman ehli erkek ve kadınların mevlası olan Hz. Ali’nin (a.s) yolunu takip ederek fakir kimselere sadaka vermek uygundur ve yine onu ziyaret etmek müstehaptır, bu ziyaretin Camia Ziyaretiyle yapılması daha uygundur.

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın