programda İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya ilişkin dikkat çeken iddialarda
bulundu.
“Fethullah Gülen Cemaati ile AKP’nin etle tırnak gibi
olduğu günler bitmiş, Recep Tayyip Erdoğan dershaneler üzerinden meydan okumuş
ve Fethullah Gülen Cemaati’nin bir B planına ihtiyacı var” diyen Özel,
“O B planı olarak Süleyman Soylu’nun sürekli Fethullahçılar tarafından
refere edildiğini, hep bir üst göreve teşvik edildiği görüyoruz. Ve Süleyman
Soylu’nun Fethullahçılarla kurduğu ilişki, eski Fethullahçılarla gözaltına
alınanla, tutuklu olanlarla kurduğu ilişki… O kişilerin daha sonra sihirli
değnek değmişcesine, bazı yerlerden sıyrılıp kendilerini kurtarmalarını
gördükçe bu iddialar boş bir iddia değil” ifadelerini kullandı.
Hatırlanacağı üzere 2017 yılı Aralık ayı TBMM Genel
Kurulu’ndaki 2018 Yılı Bütçesi görüşmeleri kapsamında söz alan, CHP Grup
Başkanvekili Özgür Özel bugün yaptığı açıklamaların aynını yapmıştı.
Özel’in konuşmasının ilgili bölümü şöyleydi:
– Kim uymuyor? Bir tek kişi uymuyor: Süleyman Soylu. Ne
yapıyor? Gece gündüz o belgelerle yatıyor, o belgelerle kalkıyor. Türkiye’nin
dört bir yanına gidiyor, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na hakareti o belgeler
üzerinden yapıyor, Sayın Genel Başkana iftiraları, hakaretleri ardı ardına
sayıp istifaya davet ediyor, ardından gece evine gidiyor, sosyal medyadan
belgeleri tartışmaya devam ediyor çarpıcı “caps”lerle. Peki niye
yapıyor bunu, parti kararına rağmen? O zaman mesele kurumsal değil, kişisel.
Burada iki ihtimal var, biri özel sorunları olabilir, o, bizim konumuz değil,
özel hayatla ilgili sorunlar değil ama partisi içinde kendine özgü sorunlar olabilir,
işte o, bizim konumuz.
Şimdi iddia ediyorum, iddiamız şudur: Süleyman Soylu, Sayın
Recep Tayyip Erdoğan sonrası Adalet ve Kalkınma Partisi için genel başkan
projesidir ama bu, bugünün projesi değildir; bu, kendisinin projesi de
değildir; bu, yaklaşık dokuz on yıllık bir FETÖ projesidir.
Eğer dinlemeye sabrederseniz bu konudaki kanıtlarımı,
argümanlarımı ifade edeceğim. Şimdi, Sayın Bakan, 2008 yılında, Demokrat
Parti’ye 2008’in Ocak’ında Genel Başkan olur. 2009’un Mayısına kadar Genel
Başkan’dır ve başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, Adalet ve Kalkınma
Partisine etkin bir muhalefet değil, eleştiri değil, ağır eleştiri değil,
hakaret değil, düpedüz küfür düzeyinde ifadeler kullanmaktadır. İfadeleri
burada tekrar edip bu konuşmanın insicamını bozmak niyetinde değilim. Biraz
önce teker teker sayıldı, fazlasının olup eksiğinin olmadığını hepiniz
biliyorsunuz.
Peki, daha sonra ne olur? Genel Başkanlık görevini yaparken,
bir ifadeyle, “FETÖ’nün Süleyman Soylu’yu yanına verdiği adam” denen,
cemaat terminolojisiyle kendisinden sorumlu bir “abi” vardır, abinin
adı Vedat Demir. Vedat Demir, FETÖ tarafından Süleyman Soylu’nun yanına
verilmiş, kendisi tarafından Demokrat Parti’de Genel İdare Kurulu üyesi
yapılmış ve o FETÖ’cü kişi, Süleyman Soylu, size en ağır hakaretleri yaparken
yanı başındadır ve destekçisidir. Yani siz 17-25 Aralığa, “Cemaatin gerçek
yüzünü gördüğümüz gün” diyorsunuz ya, kendi açınızdan da bunu
savunuyorsunuz ve inanıyorsunuz ya, ben size şunu söylüyorum: Haklısınız,
17-25’te cemaatle çelişki su üstüne çıkmıştır ama adamların niyeti,
2008-2009’da sizin alternatifiniz olarak belki bir parti geliştirmeye
çalışırken, sonra taktik değişecek, Süleyman Soylu en ağır hakaretlerini
yaparken FETÖ’cülerin desteğini almaktadır. “Hadi canım sen de, nereden
söylüyorsun bunu?” 2009’un Mayıs’ında, Hüsamettin Cindoruk, “Bana
makosenlerimi giydirmesinler, ben Demokrat Parti’yi bir cemaatin partisi hâline
getirmem” der, kendisiyle karşılıklı rekabete girer.
Çetin bir rekabette iki taraf birbirini iki sağlam tezle
suçlamaktadır. Süleyman Soylu’nun Sayın Hüsamettin Cindoruk’a suçlaması şudur,
der ki: “Partiyi, Balyozcuların, Ergenekoncuların, darbecilerin partisi
yapacak, buna izin vermem” bitiştirdiğini, bir cemaatin yapısı hâline
getirdiğini, buna izin vermemek için aday olduğunu söyler. Sayın Soylu kongrede
bu ağır eleştirileri, izin verilerek yapılan eleştirileri “Çok ayıp”
diyerek geçiştirir, kongreyi kaybeder, bir ay sonra koşarak soluğu Abant
toplantısında alır. Abant toplantısındaki konuşması manidardır ve aynen şu
şekilde söylemektedir…
“Küçük partilerin siyasette zorlukları var, bu
zorlukların en başında finansman gelir. Yanınızda, işi bilen, finansman
yaratacak kişileri partilere dâhil etmezseniz bu konuda partiler çok
zorlanır” der. Yer Abant, konu siyasetin finansmanı, “İşi bilen
adamları partiden çıkarırsanız çok zorlanılır…” Ya, kendi, işi
bilenlerden…
Devam ediyorum: Abant toplantısından ayrılır ve ardından,
Sayın Süleyman Soylu, Demokrat Parti’nin bir önceki genel başkanı ancak üyesi
sıfatıyla siyasete devam etmektedir. Peki, o sert Süleyman Soylu, yaklaşmakta
olan 12 Eylül 2010 referandumuna doğru ne yapmaya karar vermiştir? Yine,
yanında Vedat Demir olduğu hâlde, Süleyman Soylu, demokrasi buluşmalarının baş
aktörüdür ve iki ay içinde 50 tane şehir gezer. Demokrasi buluşmalarında sonuna
kadar “evet”i savunur büyük bir başarıyla, büyük bir üstünlükle ve
acayip bir finansmanla.
Bugün Cumhuriyet Halk Partisi altmış gün içinde 50 tane
şehir geçecek bir şey planlasa Parti Saymanımız Haluk Hoca’nın geçireceği kalp
spazmı bir yana, zor organizasyondur, büyük organizasyondur.
Ama bunu Demokrat Parti finanse etmemiştir. Kim finanse
etmiştir? Belki Süleyman Soylu finanse etmiştir, cebinden. Buna inanmak isteriz
ama kendisi, Demokrat Partiden, o tarihte kurumsal parti görüşü
“hayır” oyu vermek olduğu hâlde “evet”e çalıştığı için
ihraç edilir. İhracından sonra partinin saymanı bütün il başkanlıklarına
kendisini suçlayan bir yazı yollar, “On dört ayda 12 milyon TL para
harcadı” der ve bunun üzerine Süleyman Soylu’yla mahkemelik olurlar.
Mahkemede, mahkeme saymanın lehine sonuçlanacaktır, itiraz da Danıştay
tarafından reddedilecektir. Mahkemeye sunulan belgeler çok konuşulur; iç
çamaşırı, minibarın parası, kişisel birçok harcama.
Ama iç çamaşırına, minibardan içilen suya, içeceklere kadar
parasını partiden veren birisinin bir kampanyayı partisiz şekilde, iki ayda 50
ile gidecek, salonları tutacak, sesli araçları düzenleyecek parayı nereden
bulduğu konusunda yine cevap yanı başındaki Vedat Demir’dir.
Devam ediyoruz: 12 Eylül 2010’da balkondan teşekkürler
yapılırken bağımsız içgüdücülere, demokrasi buluşmasının yiğit evlatlarına,
Pensilvanya’ya, oraya buraya süreç artık Süleyman Soylu’nun, bir başka parti de
başkan olmayan Süleyman Soylu’nun Adalet ve Kalkınma Partisine getirilip monte
edilme sürecidir. Bu sırada “Kim götürdü?”, “Kim yaptı?”,
“Kim etti?”; ayrı tartışmalar ama üyelik günü Vedat Demir’in
açıklaması: “Doçent Doktor Demir: ‘Ak Parti’ye güç katacaktır'” demiş
ve bu Vedat Demir demokrasi buluşmalarıyla ilgili ve Demokrat Partinin
Ergenekoncu istilasına girdiğiyle ilgili Mahmut Övür’e önemli şeyler söylemiş.
Bu Vedat Demir’le birlikte Sayın Süleyman Soylu’nun, Adalet
ve Kalkınma Partisine katıldığı günden aylar önce, şubat ayında Pensilvanya’ya
gittiği ve Fetullah Gülen’le konuştuğu iddia edilmektedir. Çıkıp eğer kendisi
Fetullah Gülen’le, yanında Vedat Demir olduğu hâlde, görüştüğünü kabul ederse
başka bir şeydir, siyaseten tartışılır, reddedilirse tarih vereceğim birazdan
söz alarak ve o tarihte kendisinin nerede olduğunu ispatlamasını isteyeceğim
ama bu süreçlerin… Şimdi, bu süreçlerin sonunda şöyle bir şey diyebilirsiniz:
“Ya, Vedat Demir, FETÖ’cü olabilir, Süleyman Bey’e yanaşır, Süleyman
Bey’le birlikte siyaset yapar, AKP’ye yanaşır, AKP’ye gelir, yardımcı doçentken doçent, profesör olur
Süleyman Bey AKP’de siyaset yaparken ama 17-25’ten sonra Vedat demir aklını
başına almıştır belki.” Yok. Vedat Demir, 15 Temmuz gecesi, daha sonradan
güvenlik güçlerince ele geçirilen -sayın bakanın da vücut diliyle tasdik ettiği-
whatsApp ya da byLock yazışmalarında “Hocam, bu darbe başarılı oldu, oldu;
olmazsa eğer hepimiz perişan olduk, tek adam diktatörlüğü.” diye mesaj
atmıştır 15 Temmuz akşamı. Bu, ispata muhtaç bir konu. Hayır, sayın bakanın
elindeki bu bilgi, Sayın Vedat Demir’in… Bakanın değil, o dönemin İçişleri
Bakanının elindeki bu bilgi Sayın Vedat Demir’i tutuklatmış, 8 Ağustos günü bu
whatsApp yazışmaları terör örgütüyle irtibat, iltisak ve sürekli haberleşmeden
dolayı önce ihraç edilmiş, 8 Ağustos günü de tutuklanarak cezaevine konmuştur.
Peki, o Vedat Demir daha sonra ne olmuştur? Daha sonra, sayın bakan birkaç ay
sonra İçişleri Bakanı olmuş -mahkeme dosyasına ne girmiş ne çıkmış onu çok
merak ediyoruz ama- Vedat Demir tahliye edilmiştir.
Sabah gazetesinin kupürü: “FETÖ davasında skandal
tahliye”. Bu, sizin yakından takip ettiğiniz, bildiğiniz gazetenin
vurgusu. Ayrıca, şunu da söylemek isterim: Buna tepkiyi gösteren -şuradan
bularak göstermek isterim, tam söylediklerini söylemek için- sadece Berat
Albayrak’ın gazetesi olan Sabah “Skandal tahliye” dememiş…
Örneğin Cem Küçük, “Bunlar net FETÖ’cü, nasıl tahliye
edersiniz?” diye yazarken, darbe girişimini darbe girişiminden önce bilen
Fuat Uğur “Bunları koruyan bir el var, bunları koruyan el, kimdir?”
sorusunu köşesinden sormuştur.
Şimdi, biz şunu soruyoruz: Bir matruşkadan bahsettiniz Sayın
Bakan. Bu cemaat uzun vadeli bakar, bu matruşkanın içi açıldıkça bir tane
çıkar…
İçi açıldıkça bir tane daha, bir daha, bir daha, bu biter…
Buyurun, bu güzel bu tanımlamayı yapıyorsunuz da bu
matruşkalardan, acaba içinden çıkacak son isim, son resim siz olmayasınız
sakın. Adalet ve Kalkınma Partililere sesleniyorum, şunu söylüyorum: FETÖ bir
hastalıktır, biz erken teşhis ettik. “Bünyeyi sarıyorum, damarlardan
ilerliyorum, kaplıyorum” diyordu. Doğru, orada bir yerden sonra anladınız,
mücadeleye 15 Temmuzdan sonra başladınız…
Eczacı kimliğimle söylüyorum, virütik hastalıklar geriler,
geriler, geriler ama bir virüs yaşam ortamını kaybettiğinde kristalize olur;
günler, aylar, yıllar, on yıllar durur, yeni bir besi ortamı bulduğunda yeniden
büyüyebilir. Şimdi karşımızda kriptonun kriptosu, en kripto, polikripto derken
acaba bir virüs olarak bünyede bir Fetullah Gülen’in Recep Tayyip Erdoğan
sonrası AKP Genel Başkanı projesi o günü kristalize hâlde bekliyor mudur? Bu
soruyu kendinize sorun.
