Suriye Savaşı Nasıl ve Ne Tür Bir Göç Dalgası Yarattı

rasthaber

“Suriye’de 2011’de patlak veren kriz, 22-23 milyonluk nüfusun neredeyse yarısını yerinden etti. Dünya başka ülkelere sığınanlara odaklanırken ülke içinde yer değiştiren 6 milyonun üzerinde insanla fazla ilgilenen olmadı.

Suriye krizinde uluslararası aktörlerin muhalif güçler ya da yönetimle ilgili tutumları, mültecilere ya da iç göçmenlere yönelik değerlendirmelere de yansıyor. Mülteci meselesini siyasi maniplasyon olarak kullananlar, aynı zamanda iç göçmenleri rejimden yana unsurlar olarak görmeyi tercih etti. Bu tercih, yardım politikalarında da çifte standartlara ve ikiyüzlülüklere yol açtı.

“Bu savaş nasıl ve ne tür bir göç dalgası yarattı” sorusuna sağlıklı yanıt vermek için kısa bir hatırlatma faydalı olabilir.

2011’de krizi tetikleyen ilk saldırılar, fidye için adam kaçırma olayları ve cinayetlerde mezhepçi saikler gizliydi. Henüz kentlerde askeri operasyonlar ve büyük yıkımlar yokken dini azınlıklara yönelik yaşanan militan saldırılar iç göçü ve ayrışmayı tetikledi. Feci infaz görüntüleri ve adam kaçırma olayları büyük şok etkisi yaptı. Alevi-Sünni savaşı çıkacağı korkusuyla Sünni bölgelerdeki bazı Aleviler sahil şeridine, sahil şeridindeki Sünniler de başka bölgelere kaydı. Humus’ta silahlı grupların saldırılarına uğrayan Şiiler Şam’da Şii yoğunluklu Seyyide Zeynep Mahallesi’ne sığındı. Ancak bu şok etkisi kısa sürdü. Çünkü insanlar mezhepçi kışkırtmayı erken fark etti ve farklı bir duyarlılık göstererek bu tuzağa düşmedi. İkinci göç dalgası silahlı grupların kurtarılmış bölge ilan ettiği yerlerde yaşandı. Ardından ordunun bu mahallelere yönelik askeri operasyonları yıkım getirdi ve göz dalgası geri dönülemez şekilde katlandı.

İç göç ilk aylardaki göz dalgasından farklı olarak sonraki dönemlerde mezhebi karakter etkisini yitirdi. Hama, Humus, Halep, İdlib gibi yerlerden kaçan milyonlarca Sünni, Alevi bölgesi diye bilinen Lazkiye ve Tartus vilayetlerine sığındı. 2015 itibariyle Tartus’a sığınanların sayısı 900 bin, Lazkiye vilayetine sığınanların sayısı da 3 milyonu buldu. Bunların ezici çoğunluğu Sünni’ydi. Sahil şeridinde sığınmacılar ile bölge sakinleri arasında mezhebi ayrışma ve çatışma yaşanmadı. Suriye’de mezhebi saldırılara rağmen neden mezhep savaşı çıkmadığının sorusunu ararken bakılması gereken laboratuvar bence Lazkiye ve Tartus’tur. Alevi bölgeler Sünni sığınmacıları başarılı bir şekilde absorbe etti.

Ülkelerin izledikleri politikalar ve sosyal yapıları da göç akınının yönünü tayin eden bir faktör oldu. Mesela Alevi ve Şii Müslümanlar genelde ülke içinde yer değiştirirken Hıristiyan (Ermeniler ve Süryaniler) ya ülke içinde güvenli yerlere geçti ya da Lübnan gibi kozmopolit ülkeleri tercih etti. Tabi coğrafi yakınlıklar hedef ülke tayininde birinci dereceden önemli ama başlı başına belirleyici değil. Mesela Türkiye sınırına çok yakın olmalarına rağmen Alevi, Şii ve Hıristiyanlar Türkiye’ye gelmedi.

Bunun nedeni Türkiye’nin Suriye krizinde birinci dereceden taraf olması, Sünni militan grupları desteklemesi ve mezhepçi tutum sergilemesi. Türkiye’nin desteklediği silahlı gruplar Ermeni kasabası Keseb ele geçirildiğinde insanlar Lazkiye ya da Beyrut’a gitti. Kaçamayan yaşlılar ‘insani bir operasyon’ havasında Türkiye’ye gönderildi ve bunlar propaganda malzemesi olarak kullanıldı. Sonra bu sığınmacılar da Beyrut’a gitti.

Başka bir sekteryen yansıma da şuydu: Lübnan sınırına yakın bölgeler Lübnan’a aktı ama Sünniler Akkar, Arsel ya da Trablus’a, Hıristiyan ve diğerleri Beyrut ya da Beka’daki Hermel’e gitti…

Kuzeydeki Kürtler ise Irak Kürdistanı ya da Türkiye’ye sığındı. Türkiye’ye gelenlerin önemli bir kısmı da tekrar Güney Kürdistan’a geçti.Suriye’de rejimin bölgesinde kalanların vatansever, muhaliflerin bölgesinde kalanların hain, Türkiye ve Ürdün’e gidenlerin muhalif destekçisi, Lübnan’a gidenlerin gittiği bölgeye göre muhalif ya da rejim yanlısı olduğuna dair yanıltıcı bir algı da oluştu.

Bu ideolojik ya da mezhebi kamplaşmanın yardımlara da yansıdığı görüldü. Kabaca herkes kendi safında durana yardım etti. Türkiye üzerinden gönderilen yardımlar kurtarılmış bölgeleri besledi. Türkiye isyanın besleme damarları işlevi gördü. Krize ideolojik yaklaşan insani yardım örgütleri Suriye ordusunun kontrolündeki mültecilerle ilgilenmedi.

Burada siyasi duruştan kaynaklanan başka bir çarpıklık daha var: Mülteciler Türkiye’nin Suriye politikasının bir enstrümanı olageldi. ?Türkiye başlangıçta Esad yönetimi üzerinde baskıları arttırmak ve uluslararası toplumu ‘devrim’ projesinin arkasında seferber etmek için mülteci akışını teşvik eden bir yaklaşım sergiledi. Mesela Hatay-Yayladağı’nın karşısındaki Harapcöz’de yaşayan 250 Suriyeli, 29 Nisan 2011’de sınırdan geçti. Tel örgüyü aşan grup, ellerindeki Türk bayraklarıyla Türkçe “Türkler gibi yaşamak istiyoruz”, “Demokrasi istiyoruz”, “Erdoğan’ın bize sahip çıkmasını istiyoruz” diye slogan atıyordu. Gelenler “Suriye’de insanlar katlediliyor. Bu nedenle evimizi terk etmek zorunda kaldık” diyordu. Hâlbuki o tarihlerde gelen mültecilerin yaşadığı yerlerde çatışma yoktu. Başlangıçta gelenler arasından bize TOKİ’den ev vaat edildi, evlerimiz nerede diye soranlar çıktı. Bu insanları kim, neden ve nasıl Türkiye’ye getirdi? Bu soru yanıtsız kaldı.Yine Hatay’a geçen bir grup “İran milisler ve Hizbullah üyelerinin Sünnileri katlediyor” diyordu. Halbuki Hizbullah ya da İran o zamanlar Suriye sahnesinde değildi.

En önemli göç dalgası 4 Haziran 2011’de Cisr el Şuğur’da 120 polis ve askerin öldürüldüğü katliamın ardından yaşandı. Suriye ordusu operasyona başlarken bölge sakinleri korkudan Türkiye’ye sığındı.

Teşvik siyasetinde iki tartışmalı nokta daha vardı:

Birincisi mülteci kampları mülteci akını başlamadan kuruldu.

İkincisi kamplar sınıra sıfır noktada kuruldu. Ve bu kamplar ilk zamanlar savaşçılar için dinlenme ya da militan devşirme kampı işlevi gördü.

2012’de Suriye dosyasını BM’ye taşıma girişimleri sürerken dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu 100 binin kritik eşik olduğunu belirtip BM’nin tampon bölge oluşturmak için müdahale etmesi gerektiğini savundu. Bu da tersinden teşvik edici bir etki yaptı. Ekim 2012’de mülteci sayısı 100 bini aşarken Türkiye kritik eşik uyarısından umduğunu elde edemedi. Yani BM’yi işin içine çekemedi.

Libya’da Trablus’ta yapıldığı gibi muhalifler için kurtarılmış bölgeler yaratma stratejisi daha büyük yıkım ve göz dalgası getirdi. Türkiye’de kampların sayısı 22’yi bulurken sığınmacılar kampları da taştı ve neredeyse tüm kentlere yayıldı. ‘Kurtarılmış bölge’ yaratma stratejisinde Batı-Körfez kampının doğrudan dahli vardı.Mültecilere yönelik açık kapı stratejisi birçok platformda insani bir duruş olarak alkışlandı. Ancak yanlış politikaların sonucunda feci bir göç krizinin yaratıldığı gerçeği gözardı edildi.

Türkiye’nin Suriye ile sınırları savaşın lojistik hatlarına dönüşürken göçmen siyaseti bu savaşın bir unsuru olarak şekillendi. Yani Ankara Suriye’deki hedeflerinden bağımsız bir mülteci politikası geliştirilemedi. Komşudaki kriz pek çok açıdan Türkiye’nin krizine dönüştü. Sadece mülteciler değil militan örgütlerin sınır hatlarında kümelenmesi de büyük bir sorun olarak karşımıza çıktı. Göçmenlerle ilgili rakamlar büyüyünce hükümet bazı düzenlemeler yapmak zorunda kaldı. Temel sorun başından beri aynıydı: ?Türkiye sığınmacılara mülteci statüsü vermeyip misafir muamelesi yaptı. ?‘Misafir’ yasal bir statü değil ve yükümlülük gerektirmiyordu. Hükümet krizin kısa sürede bitmeyeceğini görünce 2014’te Geçici Koruma Yönetmeliği’ni çıkarttı. Yönetmelik çerçevesinde sığınmacıların sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanmaları için kimlik kartı dağıtıldı. Bu kart oturma ya da çalışma izni anlamına gelmiyordu. Kamu otoritesinin bu kimliği taşıyanlara kira yardımı ya da barınma imkanı sunma yükümlülüğü de yoktu.

Bu kartla çalışma izni almak için başvurabilirler. Fakat izin alabilen yok denecek kadar azdı.

Çoğu gayri resmi olarak tarım ve ağır işlerde çalışıyordu. İstismar ediliyorlardı. Bazı yerlerde yarı, bazı yerlerde üçte bir fiyatına çalışıyorlardı.Hepsi kayıt dışı yani sosyal güvenceleri yoktu.

Kimi ne kadar maaşa çalıştığını bile bilmiyordu. İşverenin gönlünden ne geçerse maaş oydu.

Ucuz iş gücü olarak sektörlerin hayatını kurtardı ama bu durum içerde bazı sıkıntılara yol açtı. Mesela işsizlikten ve kira fiyatlarının artmasından mültecileri sorumlu tutan insanlar korunmasız misafirlere karşı şiddete başvurdu.

Eğitim de ciddi bir sorun olmaya devam etti. Bir nesil okul çağını sokakta geçiriyordu. 2015 itibariyle sığınmacıların yüzde 14’ü eğitim alıyordu. Eğitim alanların yüzde 17’si devlet okullarına, geri kalanı Suriyelilerin organize ettiği özel okullara gidiyordu. Çok azı kendi parasıyla özel okula gidiyordu. Suriyelilerin organize ettiği okullarda ‘Esadsız Suriye müfredatı’ okutuluyordu.

Başından beri siyasi araç olarak da kullanılan mültecilerin kaderi değişmedi. 2015 yazında birden bire mülteciler Avrupa kapılarına dayanınca Ankara mültecilerin durdurulmasına karşılık AB ile üyelik müzakerelerinin yeniden başlaması, vize kolaylığı sağlanması ve mali yardımda bulunulması gibi şartlar ileri sürdü.

Nihayetinde bu anlaşmalar da yürümedi. Erdoğan 2016’da bu kez kafa karıştırıcı bir şekilde Suriyelilere vatandaşlık verme vaadinde bulundu.Mülteciler bir insani meseledir. Geliştirilecek çözümler siyasi mülahazalardan bağımsız olmalıdır. Muhaliflerin bölgesine olduğu kadar rejimin kontrol ettiği bölgelere de yardımlar gitmelidir. Uluslararası örgütlerin de profesyonellikten koparak siyasi tercihlerde bulunduğunu görüyoruz. Maalesef bu tür stratejiler mülteci krizinin kalıcı hale gelmesine hizmet ediyor.

Fehim Taştekin

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın