İslam'ın Teminatı Ehli Beyt İmamlarıdır

GİRİŞ: 26.12.2021 08:07      GÜNCELLEME: 26.12.2021 08:07
Rasthaber -  

İSLÂM'IN TEMİNATI EHL-İ BEYT İMÂMLARI'DIR

Vakıa olarak İslâm dünyası Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Beyt ekolleri adıyla ikiye bölünmüş vaziyettedir. Hiç kuşkusuz, bu bölünmüşlüğün temeli Sakife'de alınan kararlara dayanmaktadır. Ben-i Said’in çardağında Ebu Bekir’e biat edenler zaman ve süreç içerisinde Ehl-i Sünnet veya Sünnî olarak anılır olmuşlar. Öte yandan İmâm Ali’nin (a.s) ümmetin başına rehber olarak geçmesini isteyenler, İmâm Ali’nin (a.s) velâyetine inanıp onun tarafında saf tutanlar Şiî ve Ehl-i Beyt ekolü olarak bilinmektedir. (Şiî sözcüğü terminolojik olarak “taraftar” demektir. Şiâ kelimesi ise çoğul olarak “taraftarlar” anlamına gelir.)

Ehl-i Beyt taraftarları Sakife toplantısını şöyle yorumlamaktadır: Halife seçimi için bir araya gelinen bu toplantıda Allah Resulü’nün (s.a.a) Gadir-i Hum’daki vasiyeti hesaba katılmamış ve bir “oldu-bitti” kararı ile Ehl-i Beyt devre dışı bırakılmıştır.

 Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz ise bu olayı “de fakto" koşullardan dolayı kerhen alınmış bir karar olarak değerlendirmektedir. Zira Sevgili Peygamberimiz'in naaşı henüz ortadayken, yani Allah Resulü (s.a.a) henüz defnedilmemişken Ensar'ın önde gelenlerinden birkaç kişi Saad bin Ubade'yi sedye ile malum çardağa getirip halife ilân etmeye kalktığında Ömer bin Hattab olaya müdahale edip Ebu Bekir'i halife ilân ediyor. Bu esnada Ensar topluluğu ile Muhacirler arasında büyük bir tartışma ve gerginlik yaşanıyor. Karşılıklı tehditleşmeler gırla gidiyor. Seçim sonrasında bizzat Ömer bin Hattab, "bu işi bir 'oldu-bitti'ye getirmek zorunda kaldık" diyerek itirafta bulunmuştur.

Şu da bir hakikat ki, gerekçesi ne olursa olsun İslâm’da ilk fay hattı kırılması bu hadise ile vuku bulmuştu. Sonrasında olacak olumsuz olaylara Sakife adeta zemin hazırlamıştı. Ancak hemen şunu da belirtmiş olalım ki, Sakife olayından dolayı bazı şahısları telin etmek ve Ehl-i Sünnet kardeşlerimize yönelik incitici sözler sarf etmek, vahdete her zamankinden daha çok muhtaç olduğumuz böylesi bir dönemde asla etik ve ahlâkî değildir.

Şu da bir gerçek ki, bu işe sebep olanların sonraki hadiselere yönelik bir art niyetleri elbette yoktu. Çünkü onlar da böylesi bir sonucun ortaya çıkacağını tahmin edememişlerdir. Ancak şunu da ifade etmiş olalım ki, Sakife’de böylesi bir eksen kayması yaşanmasaydı, medeniyet ve uygarlık açısından (sadece İslâm âlemi değil) dünyanın çehresi bugün böyle olmayacaktı. Zira Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a) ifadesiyle güvenliğin, barışın ve huzurun teminatı Ehl-i Beyt imâmlarıydı.

“Benim Ehl-i Beyt’im Nuh’un gemisi gibidir. Ona sığınan kurtuluşa erer, yüz çeviren helâk olur.”

“Benim zikrimden yüz çevirenlere yeryüzünde istikrarsızlık vardır..” (Tâ-Hâ:124)

Yüz çevirmekten öte saldırıp savaştılar…

İmâm Ali (a.s), 25 yıl aradan sonra hükümetin başına geçtiğinde barış ve adalet temeline dayalı bir yönetim tesis etmesi için kendisini rahat bırakmadılar ve hemen saldırıya geçtiler. Bu saldırı ikinci bir fay hattı kırılmasından, ikinci bir eksen kaymasından başka bir şey değildi. Kısacası İmâm Ali’nin (a.s) hükümeti döneminde velâyet makamına yönelik peşpeşe savaşlar başlatıldı. İslâm Devleti’nin başındaki meşru İmâm’a karşı girişilen bu savaşlar Cemel, Sıffin ve Nehrevan olarak tarihe geçmiştir.

Bu savaşları başlatanların hiçbir meşru dayanağı ve gerekçesi yoktu. Husumet tamamen velâyet şahı İmâm Ali’ye (a.s) yönelikti… Muâviye’nin İmâm Ali’ye (a.s) olan kininden ve makama olan düşkünlüğünden dolayı başlatmış olduğu "Sıffin Savaşı" aylarca sürmüş ve binlerce, on binlerce insan bu savaşta zayi olmuştu. Ve ne tuhaf ki, bu saldırı savaşları belirli bir kesim tarafından “içtihad hatası” olarak yorumlanmıştır. Bu ise başlı başına bir tenakuz ve bir garabet örneğidir.

Emevîler şeytanî plânlarla yönetimi ele aldıktan sonra Ehl-i Beyt’e olan düşmanlık evrilerek had safhaya ulaşmıştı. Öyle ki, dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir katliam örneği Kerbelâ’da yaşanmıştı. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a) torunu İmâm Hüseyin (a.s) ve 72 yâreninin lime lime doğrandığı ve mübarek başların mızraklara takılıp şehir şehir dolaştırıldığı o zaman dilimi tarihe kapkara bir leke olarak geçmiştir.

Ehl-i Beyt imâmlarına hayat hakkı tanınmadığı böylesi bir dönemde Müslümanlar ezilmiş ve sindirilmişlerdi. Ehl-i Beyt imâmlarına ulaşamayan ve onlarla irtibata geçemeyen nice Müslümanlar fıkhî sorunlarını ne yazık ki ehil olmayanlardan öğrenir olmuştu. Sonuç olarak Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a) ahirete irtihâl etmesinden 100-150 yıl kadar sonra ortalıkta 80-100 dolayında mezhep türemişti. Bu hâl ve bu keşmekeşlik Ehl- Beyt’in mahcûr bırakılmasından, velâyet makamının terk edilmesinden kaynaklanan bir durumdu.

Zaman ve süreç içerisinde müntesiplerinin azalmasıyla bu mezheplerin sayısı 4’e kadar düşüyor. Bunlar Hanefî, Hambelî, Malikî ve Şafî olarak isimlendirilmektedir. Ehl-i Sünnet dünyasının bir kesimi bu 4 mezhebi "hak" dışındakileri ise "batıl" olarak nitelemektedir. Bu iddiaları ise ne bir âyete ve ne de bir hadise dayanmaktadır. Bir şeyin "hak" (mutlak doğru) olması için nassa dayanması gerekmektedir. Mezhepler ise hakkı tespit adına ictihadî yorumlar sonucu ortaya çıkmış fıkhî ekollerdir. Bu realiteden yola çıkarak ifade edeceğimiz o ki, mezhepler hakkı temsil edemez.

Özellikle Emevî ve Abbasî dönemlerinde saray mollalarının verdiği fetvalar zalim yöneticilerin taleplerine uygun bir şekilde (batıl düşüncelere kılıf uydurmak için) verilmekteydi. Saraylara mesafeli olan âlimler ise ya koğuşturmaya uğruyor veya zindanlara tıkılıyordu. Bilindiği üzere İmâm Malik zindanlarda işkenceye uğramış ve orada katledilmişti. Aynı şekilde Ebu Hanife'de kadılık görevini kabul etmedi diye hapsedilmiş ve kırbaçlanıp işkenceye tabi tutulmuştu.

Ancak Ebu Hanife'nin iki öğrencisi olan İmâm Muhammed ve İmâm Yusuf saraya yerleşip zalim yöneticiler adına fetva makamında bulunmuşlardır. Bu dönemde ne yazık ki birçok Ehl-i Sünnet âlimi Emevî ve Abbasîlerin saraylarında fetva makamlarına oturmuşlardı. Kısacası Ehl-i Sünnet ekolünün bir kesiminde zalim yönetimleri meşrulaştırma ameliyesi böyle başlamıştı.

Emevî ve Abbasî dönemlerinde bir taraftan öz Muhammedî İslâm'ın yegâne temsilcisi olan Ehl-i Beyt imâmlarına ve taraftarlarına karşı katletme, sindirme, dışlama ve ötekileştirme politikaları yürütülmüş, diğer taraftan ise "paralel fıkıh" tahkim edilmeye çalışılmıştı.

 Sonuç olarak Ehl-i Beyt'e rağmen her türlü alternatif fıkhî

arayış, paralel yapılanmayı da beraberinde getirmiştir. Bir fıkıh ekolünün “paralel” olması için egemen güçler tarafından empoze edilmesi veya Ehl-i Beyt'ten bağımsız olması yeterli sebeptir. Zira Ehl-i Beyt referans alınmadan oluşturulmuş fıkıh aslına uygun olmadığından inhiraf ve sapmaları da beraberinde getirmiştir.

Müslümanların büyük bir kesimi zaman ve süreç içerisinde bu fıkhî paralel yapıları hakkın yegâne temsilcisi olarak içselleştirip kanıksamışlar.  Kendilerinin dışında olanları ise bidat ehli - sapkın fırka olarak tanımlamaktadırlar. Böylesi ötekileştirme ve dışlama furyasının akabinde ise iş tekfir etmeye kadar varmaktadır. Bazıları ise Ehl-i Beyt taraftarları için “bidat ehli” demekle yetinmektedirler. Söyledikleri şu: “Her ne kadar bidatçı olsalar da, Kıble ehlidirler tekfir edilemezler.” Oysa Ehl-i Beyt ve taraftarlarına “bidat ehli” yaftasıyla ümmet bünyesinin kenarında, köşesinde yer vermek büyük bir haksızlıktır. Çünkü aslî unsur ve tüm ümmet için merci Ehl-i Beyt’tir.

Öyle ki, Ehl-i Beyt imâmlarının ortaya koymuş olduğu fıkıh ictihada değil, direkt olarak nassa dayanmaktadır. Zira Ehl-i Beyt imâmları kesbî ilimlerden mâadâ "vehbî" ilimlerle de mücehhez kılınmış oldukları için, yani (âyetle sabit olduğu üzere) "mutahhar" olduklarından dolayı ictihada ihtiyaç duymadan nassı referans alarak fetva veriyorlardı…

Özellikle şunu belirtmiş olalım ki, Ehl-i Beyt imâmları için "icma" ve "kıyas" söz konusu değildir. Onların beyanatları nass hükmündeydi ve bu yüzden Ehl-i Beyt mektebi paralel fıkıh ekollerinin aksine öz Muhammedî İslâm'ı temsil etmektedir. Bu yadsınamaz hakikate istinaden, Allah Resûlü'nün (s.a.a) gerçek vasîleri olan on iki Ehl-i Beyt imâmı sadece irfanî, manevî ve soyut sevgi bağlamında değil fıkhî ve siyasî konularda da ümmet açısından bağlayıcılık arzetmektedir. Zira toplumsal hayatımızı da ihata eden ilâhî ilmin muhafızı ve müfessiri onlardır. Mutlak doğrunun kayyumu ve yed-i emini onlardır. Allah Resûlü (s.a.a) ahirete irtihâl etmeden önce ashabına onları rehber tayin etmişti. "Size iki ağır emanet bırakıyorum.." diye beyân etmeye başladığı sözleri Kûr'ân ve Ehl-i Beyt imâmlarına mebnidir...

Nitekim sık sık vurguladığımız gibi Şûrâ Sûresi'nin 23'ncü âyetinde de mutlak ihtiram ve itaatin Ehl-i Beyt'e gösterilmesi gerektiği ilâhî bir emir olarak karşımıza çıkmaktadır. Öte yandan, ümmetin yönetimini ellerine geçiren egemen güç odakları ise mutlak itaatin kendilerine yapılması gerektiğini dayattılar. Ne yazık ki, tarih boyu ümmetin büyük ekseriyeti Ehl-i Beyt imâmları yerine, liyakât sahibi olmayan zalim yöneticilere itaat eder olmuşlar. Elbette ki, iş sadece itaatle sınırlı kalmadı. Bu algı operasyonlarıyla ve bu paralel yapılaşma ile insanların bir çoğunda din mantalitesi de değişmiş oldu.

“İnsanlar yöneticilerin dini üzeredir.” (Hadis)

Sınırlarını yöneticilerin belirlediği bir hayatı yaşayan ve böylece tevhidî özden uzaklaşmış olan insanların Kûr'ân'ın ön gördüğü medeniyete ulaşmaları mümkün değildir. Tarih buna şahittir. Ehl-i Sünnet dünyasından bazı âlim ve düşünürler bu gerçeği itiraf edip İslâm ümmetinin tarih boyu adil yönetimler yerine Emevî tarzı saltanatları tercih ettiklerini dile getirmektedirler. Ne yazık ki, öyle olmuş ve ümmetin ezici çoğunluğu keşmekeşlikler içerisinde bugünlere gelmiş bulunmaktadır. Ehl-i Beyt müntesipleri ise ümmet bünyesinde azınlıkta kalmasına rağmen inanç ve edim bakımından değerlerinden ödün vermeden, hiçbir savrulmaya mahâl bırakmadan ve sabit ber kadem bir şekilde yollarına devam etmişlerdir.

Hiç kuşkusuz, tarih boyu değerlerine sadakatle bağlı kalmaları birçok bedelleri ödemeyi de beraberinde getirmiş. Bedel ödemeye gösterilen tahammül ise Kerbelâ'da zirveye çıkmıştı. Hiçbir Ehl-i Beyt muhibbi yoktur ki, Kerbelâ anıldığında içi dilûn olmasın, yüreği sızlamasın. Ama Kerbelâ aynı zamanda onur ve izzetin adresidir. Kerbelâ zulme direnişin, zalime baş kaldırışın adresidir. Kerbelâ kıyamı ve aşura kültürü başlı başına bir okuldur… Bu okul Ehl-i Beyt misyonunu canlı tutarak tüm çağlara ve tüm nesillere aktarmaktadır.

Ehl-i Beyt öz Muhammedî İslâm'ın referans ve öğrenim kaynağıdır. Din, başkalarından yani paralel oluşumlardan değil, öz Muhammedî İslâm'ı temsil eden Ehl-i Beyt imâmlarından öğrenilmelidir...

Nitekim İmâm Câfer (a.s) şöyle buyurmaktadır: "Resûlullah'ın (s.a.a) gerçek vasîleri olan bizler dururken başkalarından dini öğrenmeye kalkmak dalâletten başka bir şey değildir."

YORUMLAR

REKLAM