Trump ve Hürmüz’den Haraç Alma Sevdası: Gerçek Bir Plan mı, Siyasi Bir Blöf mü?

Trump sonunda kartlarını açık oynadı ve İran’a karşı savaşı yeniden başlattı; ABD ordusu da tam yedi saat boyunca İran kıyılarını ateş altına aldı. Ancak hepsinden daha komik olanı, Trump’ın kendi geri adımıydı: 13 Temmuz’da (22 Tir) büyük bir gürültüyle %20 geçiş ücreti alacağını söyleyerek tehdit savurdu, fakat ertesi gün lafını geri alıp planı iptal etti; yani alenen kendi eliyle kendi yüzüne tokat attı. Korktu mu, yoksa bu ani geri adımın arkasında başka bir plan mı gizliydi? Peki ya düşmanla iş birliği yaptığı söylentileri dilden dile dolaşan Ahmedinejad; gerçekten İran güç yapısının içine gizlenmiş o saatli bomba mı?

Tahririyye Haber Ajansı: Fudan Üniversitesi Çağdaş Çin Tarihi Profesörü ve önde gelen uluslararası ilişkiler uzmanı Xue Xiaorong (薛小荣), son günlerde yaşanan gelişmeleri değerlendirerek Beyaz Saray’ın iddiaları ile tehditlerini hayata geçirme konusundaki gerçek gücü arasındaki çelişkiyi gözler önüne seriyor.

ABD ordusunun İran’a yönelik ikinci dalga geniş çaplı saldırıları sona erdi; tam yedi saat süren bir operasyon. ABD savaş uçakları, İHA’ları ve savaş gemilerinin tamamı sahaya indi; Hürmüz Boğazı yakınlarındaki askeri hedefleri ve İran’ın kıyı bölgelerini ağır bombardımana tuttu.

Artık bu karşı karşıya gelişi yalnızca bir caydırıcılık hamlesi olarak tanımlamak mümkün değil.

İran açık ve net bir şekilde Tahran ile Washington arasındaki mutabakat zaptının artık hükmünün kalmadığını ve “düşmanın resmen savaş durumuna geçtiğini” duyurdu. Bu sadece sert bir siyasi duruş değil, şartların resmen savaş dönemi olarak tanımlanmasıdır.

Savaş durumu ile askeri çatışma, hukuki ve siyasi açıdan birbirinden tamamen farklı iki kavramdır. Bir ülke savaş durumuna girdiğini ilan ettiğinde, geçmişteki tüm diplomatik çerçeveler, güvenlik düzenlemeleri ve iletişim kanalları fiilen hükümsüz hale gelmiş demektir. Bundan böyle, ABD ordusu tek bir füze dahi fırlatsa, İran bunu artık sınırlı bir saldırı olarak değerlendirmeyecek ve yanıtını da aynı seviyede tutmayacaktır; aksine topyekün bir savaşın mantığıyla karşılık verecektir.

İran Meclisindeki 180 milletvekili eş zamanlı olarak ortak bir bildiri yayımladı; İran İslam Cumhuriyeti’nin müteveffa lideri Ayetullah Hamaney’in intikamının alınmasını talep eden, son derece sert ve sarih bir dille yazılmış bir bildiri.

İran Meclisinde toplam 290 sandalye bulunuyor. Bu bildirinin 180 milletvekili tarafından imzalanmış olması, meclis üyelerinin %60’ından fazlasının ilişkilerin tamamen kesilmesi ve ABD ile her türlü temasın reddedilmesi yönündeki tutumu açıkça desteklediği anlamına gelir. Böyle bir atmosferde, İran siyasi yapısı içinde ılımlı akımlar bulunsa dahi, mevcut şartlar altında sessiz kalmaktan başka çareleri yoktur ve sesleri daha radikal duruşların arasında duyulmayacaktır.

Nitekim İran Meclisi siyasi düzeyde müzakere kapılarını fiilen ve sıkıca kapatmıştır. Bundan böyle, ABD çok büyük ve anlamlı tavizler vermedikçe, İran’ın bu yüzleşmeden geri adım atması uzak bir ihtimaldir.

Bana göre, şu anda İran içinde önemli ve köklü bir değişim kademeli olarak tamamlanmaktadır: “İtidal sahibi yanıt” stratejisinden “önleyici eylem ve aktif saldırı” politikasına geçiş.

Eski İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın 6 Temmuz’da (15 Tir) Ayetullah Hamaney’in cenaze törenindeki kısa süreli varlığı da İran yönetiminin üst kademelerindeki gerilimin ve hassasiyetin şiddetini gösteren bir işaretti. Ahmedinejad tören boyunca tamamen sessiz kalmış ve etrafında son derece sıkı güvenlik tedbirleri göze çarpmıştı.

13 Temmuz’da (22 Tir) Amerikan medyası bir adım daha ileri giderek, Mossad’ın daha önce Ahmedinejad ile gizlice temas kurduğunu ve rejim değişikliği senaryosunun ardından kendisini İran’ın gelecekteki lideri olarak desteklemeyi planladığını iddia etti. Bu raporlara göre Ahmedinejad şu anda tutuklanmış durumda ve ev hapsinde tutuluyor.

Bu haber yayımlandığında, bu anlatının birçok bölümünün birbiriyle bağdaşmadığını hissettim.

Mossad’ın Ahmedinejad’ı ülkeden çıkarmak veya onu kurtarmak için geniş çaplı ve yüksek maliyetli bir operasyon düzenleyip ardından onu öylece kendi haline bırakmış olmasına inanmam mümkün değil. Böyle bir iddia mantıktan yoksundur. Daha da önemlisi, Ahmedinejad’a yöneltilen suçlamalar gerçekten doğru olsaydı, üst düzey İranlı yetkililer onun Ayetullah Hamaney’in cenaze töreninde kamuoyunun karşısına çıkmasına neden izin versinlerdi?

Etrafındaki güvenlik önlemlerinin son derece sıkı olduğu ve kendisinin de tüm tören boyunca sessiz kaldığı doğrudur, ancak her halükarda varlığı aleniydi ve herkesin gözü önündeydi. İhaneti kanıtlanmış bir kişi için böyle bir muamele son derece olağan dışı görünmektedir.

Ahmedinejad’ın ofisi de yakın zamanda açıklayıcı bir bildiri yayımlayarak tüm bu suçlamaları reddetti ve bunları Hollywood tarzı kurgular olarak niteledi. Bildiride ayrıca Amerikan medyasında çıkan raporun temelden güvenilmez olduğu vurgulandı.

Bana göre daha güçlü ihtimal, Amerikan medyasındaki bu raporun kendisinin bir psikolojik harp operasyonu olmasıdır; asıl amacı gerçeği aydınlatmak değil, İran güç yapısı içinde şüphe, güvensizlik ve çatlaklar oluşturmaktır.

Ancak bu haber gerçek olsun ya da olmasın, İran’ın siyasi atmosferi üzerindeki etkisini bırakmıştır. Bir gerçek var ki, Ahmedinejad’ın yönetimle olan ilişkileri son yıllarda son derece gerilmişti. İsrail ile yakın ilişkileri olan bir ülke olan Guatemala’ya yaptığı ziyaret, Ayetullah Hamaney’in sağlığında da dönemin liderini endişelendirmişti. Bu durumlar, iki taraf arasında var olan çatlakların açık göstergeleridir.

Savaş şartlarında, güç yapısı içinde bir hain veya sızma ajanı bulunması ihtimaline işaret eden her türlü belirti, son derece öne çıkarılır ve normal durumdan katbekat daha büyük görülür. Devrim Muhafızları’nın mevcut şartlardaki en büyük endişesi, bir yandan dış baskılarla mücadele ederken, diğer yandan ülke içinde bir güç boşluğunun oluşması ve siyasi grupların veya figürlerin bu fırsatı kendi hedeflerini ilerletmek için kullanmasıdır.

Seyyid Mücteba Hamaney de İslam Cumhuriyeti’nin yeni lideri olarak, güç yapısını temizlemek ve yeknesak hale getirmek için Ahmedinejad dosyasını kullanmak zorundadır. Böyle bir hamle, ister otoritesini pekiştirmek amacıyla yapılsın ister medya ve kamuoyu savaşının bir parçası olsun, mevcut durumda beklenen ve hatta kaçınılmaz bir adımdır.

Ancak şimdi Trump’ın “geçiş ücreti” alma önerisinin nasıl sadece bir gün dayanabildiğine bakmak gerekir.

Tahminlere göre, savaş başlamadan önce Hürmüz Boğazı’ndan geçen yıllık ticaretin değeri 880 ila 970 milyar dolar arasındaydı. Dolayısıyla Trump’ın %20 geçiş ücreti alma önerisi, pratikte 200 milyar dolara yakın bir rakamı hedefliyordu.

Bu artık savaş değil; küresel ölçekte bir haraç kesme ve rantçılıktır. Ancak daha önemli soru şudur: Bu haraçtan Çin’in payına düşen ne kadardı?

İncelediğim bazı analizler; petrol ve gaz ithalatının yanı sıra makine, elektronik ekipman, oto yedek parçaları ve diğer malların ihracatı da dikkate alındığında Çin’in yıllık 230 milyar yuanın üzerinde ödeme yapmak zorunda kalacağını tahmin ediyordu. Üstelik bu rakam, dolaylı ticareti ve üçüncü ülkeler üzerinden taşınan malları kapsamıyordu.

Peki ABD gerçekten böyle bir parayı talep etmeye cesaret edebilir miydi?

Canları istiyor ama bu isteği hayata geçirecek güce ve cesarete sahip değiller.

14 Temmuz’da (23 Tir), geçiş ücreti alma politikasını açıklamasından yalnızca bir gün sonra Trump duruşunu değiştirdi. %20’lik ücret alma fikrinden vazgeçtiğini, bunun yerine Basra Körfezi ülkelerinin ABD ile ticari ve yatırım anlaşmaları imzalaması gerektiğini söyledi.

Peki Trump bu parayı talep etme cesaretini neden aniden kaybetti?

Birincisi, böyle bir planı uygulamak pratikte imkansızdı. Eğer ABD, Hürmüz Boğazı’nda kontrol noktası kurmak ve gemilerden geçiş ücreti almak isteseydi, savaş gemilerini oraya konuşlandırmak ve onları fiilen gişe kulübelerine dönüştürmek zorunda kalacaktı.

Fakat mesele şu ki, Çin Deniz Kuvvetleri’ne ait refakat filo grupları yıllardır Aden Körfezi ve Hint Okyanusu’nda kesintisiz olarak varlık göstermektedir. 2026 yılında Çin Donanması’nın boyutları, operasyon yapma yeteneği ve askeri güç intikal kapasitesi artık on yıl öncesiyle kıyaslanamaz. ABD gerçekten Çin ticari gemilerinden para alabilir miydi?

Eğer ABD ordusu açık denizlerde bir Çin kargo gemisini durdurup para talep ederse, bunun adı artık ekonomik politika olmaz; bu açık bir askeri kışkırtmadır. Böyle bir hamlenin sonucu ne olurdu? Pentagon bunun hesabını herkesten iyi yapmıştır.

İkinci sebep, bu planın uygulanmasının Basra Körfezi’ndeki tüm petrol zengini ülkeleri ABD’ye karşı kışkırtacak olmasıydı. Hürmüz Boğazı ABD’nin şahsi mülkü değildir. Eğer Washington gerçekten geçen tüm gemilerden para almaya cesaret etseydi, buna tepki gösterecek ilk taraf muhtemelen Çin değil, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri de dahil olmak üzere bölgedeki petrol üreticisi ülkeler olurdu.

Bu ülkelerin yıllık petrol ticareti bu boğaza bağımlıdır. Hangisi gelirinin ve finansal devir daiminin %20’sini kendi eliyle ABD’ye sunmaya razı olur? Böyle bir planın anlamı gayet açıktır: Körfez ülkeleri tek bir dolar dahi kazanmazken, ABD askeri operasyonlarının maliyetini kendi ceplerinden ödemek zorunda kalacaklardı.

Dolayısıyla Trump tutumunu değiştirip geçiş ücreti almak yerine Körfez ülkeleriyle yatırım anlaşmaları imzalamayı hedeflediğini açıkladığında, aslında şerefli bir geri çekilme yolu arıyordu.

Görünüşte bu tutum değişikliğini bir tür tavizmiş gibi sundu, ancak gerçek şu ki Amerikan hükümeti bu maliyeti zorla tahsil edemeyeceğini anladı. Böyle bir durumda, enerji alanında yatırımlar yapmak veya Körfez ülkelerinin ulusal varlık fonlarının kaynaklarının bir kısmını ABD içine yönlendirmek gibi daha somut çıkarları müzakere etmek daha pratik ve daha az maliyetli bir seçenek olarak göründü.

Üçüncü sebep, Çin’in Basra Körfezi bölgesindeki ekonomik varlığının artık geçmişle hiçbir şekilde kıyaslanamayacak olmasıdır. Çin, Suudi Arabistan’ın en büyük petrol alıcısı ve BAE’nin en büyük ticari ortağıdır; Irak ve İran’da da devasa yatırımlara ve çok sayıda altyapı projesine sahiptir.

Eğer ABD, Çin gemilerinden geçiş ücreti almaya cesaret ederse Pekin pasif kalmayacaktır. Çin, Körfez ülkelerinden diğer sektörlerde fiyatları ayarlamalarını veya taşımacılık ve ticaret için alternatif rotalar ve düzenlemeler düşünmelerini isteyebilir. Günün sonunda tehlikeye girecek olan neydi? ABD’nin Körfez’deki müttefikleriyle olan ilişkileri.

Bu nedenle, Trump’ın geçiş ücreti alma hakkındaki sözleri, gerçekten uygulanabilir bir politikadan ziyade siyasi bir gösteriye benziyordu. Önce aşırı bir plan ortaya atıyor, gerilimi tırmandırıyor ve kendisi için bir pazarlık kozu oluşturuyor; ardından aynı planı geri çekerek büyük bir taviz vermiş gibi davranıyor.

Bu Trump’ın her zamanki taktiğidir; önce baskıyı son noktaya kadar tırmandırır, sonra müzakere masasına oturup pazarlık yapar.

Ancak Trump’ın en büyük sorunu, Orta Doğu ülkelerini ABD’de yatırım yapmaya nasıl zorlayacağı değildir. Asıl mesele; savaşla, ABD ile İran arasında biriken çelişkilerle ne yapacağı ve Washington’ın Orta Doğu’daki üslerini, varlıklarını ve çıkarlarını nasıl koruyacağıdır.

Yoksa birkaç ay önceki acı ve yüksek maliyetli dersi bu kadar çabuk mu unuttular?

not: bu analiz tahrireh.com sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın