Trump’ın Çin Seyahatinden Geriye Kalan: İçi Boş Bir Bavul

Donald Trump’ın Çin ziyareti, Ortadoğu’nun aynı anda ABD ve Siyonist rejimin İran’a karşı yürüttüğü “yasadışı savaşın” akıbetini beklediği bir dönemde gerçekleşti. Washington ise uzun yıllardır “Amerikan düzeninin başlıca rakibi” olarak tanımladığı Çin’in desteğine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyordu. Analistlere göre bu çelişki, Trump’ın Pekin ziyaretinden geriye kalan en dikkat çekici tablo oldu. Ziyaretin, ABD adına somut bir kazanım üretmek yerine Washington’ın küresel dengelerdeki geleneksel konumunun zayıfladığına işaret ettiği değerlendiriliyor.

Marco Rubio, Trump’ın Pekin’e varışıyla eş zamanlı olarak Fox News’e verdiği röportajda Çin’den İran’ı dizginlemek adına daha aktif rol üstlenmesini istedi. Rubio, Hürmüz Boğazı’nın güvenliğinin Çin’in ekonomik ve stratejik çıkarlarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu belirterek Pekin’in bu konuda daha fazla sorumluluk alması gerektiğini söyledi.

Ancak bu çağrıyı sıradan bir diplomatik talebin ötesine taşıyan nokta, ABD’nin bugün dünyanın en önemli güvenlik krizlerinden birini çözmek için yıllardır kendi hegemonyasına tehdit olarak sunduğu Çin’in kapısını çalmak zorunda kalması oldu.

Stratejisi Olmayan Bir Savaş

Son gelişmeler, Washington’ın temel sorununun yalnızca Çin’in İran karşıtı politikalara destek vermemesi olmadığını gösteriyor. Birçok analiste göre Trump yönetimi, İran’la çatışma sürecine baştan itibaren net bir strateji olmadan girdi.

Geçtiğimiz haftalarda ABD ve İsrail’in İran hedeflerine yönelik yoğun saldırıları bölgeyi kapsamlı bir savaşın eşiğine taşıdı. Ancak Washington’ın ilk hesaplarının aksine ne İran’ın siyasi yapısı çöktü ne de Tahran’ın caydırıcılık kapasitesi ortadan kalktı. ABD ayrıca İran’ın stratejik yönelimini değiştirmek, Hürmüz Boğazı’nı açmak ya da nükleer programı kontrol altına almak gibi temel hedeflerine de ulaşamadı.

Trump’ın ayrılıkçı gruplara büyük miktarda silah gönderildiğine ilişkin açıklamaları da, bu silahların akıbetinin belirsiz olması nedeniyle birçok çevrede Amerikan istihbarat ve güvenlik hesaplarının başarısızlığı şeklinde yorumlandı.

Trump, yoğun askeri baskının İran’ı kısa sürede geri adım atmaya zorlayacağını düşünüyordu. Ancak sahadaki gerçeklik bunun tersini gösterdi. Şimdi Washington, ne savaşı büyütebilen ne de kolayca geri çekilebilen bir pozisyonda bulunuyor.

“Nixon’ın İki Sütunu”ndan Güvenlik Şemsiyesinin Çöküşüne

ABD’nin Ortadoğu’daki bugünkü durumunu anlayabilmek için birkaç on yıl geriye gitmek gerekiyor. Richard Nixon döneminde geliştirilen “iki sütun” stratejisi kapsamında İran ve Suudi Arabistan, Washington’ın Körfez’deki çıkarlarının temel dayanakları olarak görülüyordu. ABD, bu iki ülkeyi silahlandırarak ve askeri eğitim desteği vererek enerji güvenliğini ve Sovyetler Birliği karşısındaki üstünlüğünü korumayı hedefliyordu.

İlerleyen yıllarda ise “Yeni Ortadoğu”, “yaratıcı kaos” ve “İbrahim Anlaşmaları” gibi projelerle bölgesel düzen yeniden şekillendirilmeye çalışıldı.

Ancak son kırk günlük savaşın ardından birçok yorumcu, ABD’nin Arap müttefiklerine sunduğu güvenlik şemsiyesinin eski güvenilirliğini kaybettiğini düşünüyor. Körfez ülkeleri artık Washington’ın geçmişteki kadar güçlü olmadığını görüyor ve güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirmeye yöneliyor.

Bu çerçevede Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geliştirilen yeni güvenlik anlaşmaları, Riyad’ın ABD garantilerine duyduğu güvenin azaldığının göstergesi olarak değerlendiriliyor. Bazı analistler bunu tarihi “Quincy Anlaşması” mirasının fiilen sona ermesi şeklinde yorumluyor.

Pekin’de Trump: Yardım Arayan Bir Başkan

Bu atmosferde Trump’ın Çin ziyareti, güç gösterisinden çok ABD’nin biriken krizlerini yönetme çabası olarak görüldü.

Başkanlık uçağıyla Pekin’e yalnızca siyasetçiler değil; teknoloji, ticaret ve yapay zekâ alanlarından 20’den fazla önemli isim de gitti. Bu durum, Washington’ın jeopolitik meselelerin yanı sıra Çin’le ekonomik ve teknolojik rekabetten ciddi şekilde kaygı duyduğunu ortaya koydu.

Bununla birlikte Çin’in Trump’a yönelik karşılama biçimi de ziyaretin en çok tartışılan başlıklarından biri oldu.

Şi Cinping, ABD Başkanı’nı havaalanında şahsen karşılamadı; yalnızca bazı Çinli yetkililer Trump’ı karşıladı. Bu durum birçok yorumcu tarafından diplomatik bir küçümseme olarak değerlendirildi.

Öte yandan Trump, yalnızca on ay içinde ikinci kez Çin’e gitmek zorunda kalırken, Şi Cinping’in son on yılı aşkın süredir ABD’ye resmî devlet ziyareti gerçekleştirmemiş olması dikkat çekti.

Trump Bir Anlaşma mı Arıyordu?

Bazı analistler Trump’ın temel yaklaşımının savaş değil, pazarlık olduğunu düşünüyor. Trump’ın jeopolitik krizleri ekonomik fırsatlara ve perde arkası anlaşmalara dönüştürmeye çalıştığı ifade ediliyor.

Ancak Çin ve Tayvan konusunda durum daha karmaşık görülüyor.

Tayvan, ABD açısından yalnızca bir ada değil; küresel yarı iletken ve çip endüstrisinin merkezi konumunda. Yapay zekâdan askeri teknolojilere kadar pek çok ileri teknoloji sektörü Tayvan üretimine bağımlı durumda.

Bu nedenle Washington, Ukrayna örneğinde olduğu gibi Tayvan konusunda kolay taviz vermeye yanaşmıyor. Çünkü Tayvan’ın kaybedilmesi, Çin’in küresel teknoloji yarışında belirleyici üstünlük sağlaması anlamına gelebilir.

Yine de Trump’ın en azından Çin’le yaşanan ticaret ve ekonomi geriliminin bir kısmını kontrol altına almaya çalıştığı belirtiliyor.

Pekin’den Washington’a Ret Yanıtı

Trump ziyaretinin temel hedeflerinden biri, Çin’i İran üzerinde baskı kurmaya ikna etmekti. Ancak mevcut göstergeler Pekin’in buna sıcak bakmadığını ortaya koyuyor.

Trump’ın ziyaretinden önce İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi Pekin’e gitmişti. Bu ziyaret, birçok çevrede Tahran ile Pekin’in ABD ile olası müzakereler öncesinde pozisyonlarını koordine etme girişimi olarak yorumlandı.

Çin, İran’ın enerji projeleri ve “Kuşak ve Yol” girişimi açısından en önemli stratejik ortaklarından biri olduğunun farkında. Ayrıca Pekin, kendisini doğrudan ABD ile güvenlik rekabetine sürükleyebilecek bir dosyanın parçası olmak istemiyor.

Bu nedenle Washington’ın beklentilerinin aksine İran petrolü alımının durdurulmasına ilişkin bir anlaşma yapılmadı ve Tahran’a karşı ortak bir bildiri yayımlanmadı.

Ziyaretin Sonucu: Neredeyse Hiçbir Şey

Trump’ın Çin ziyaretinin sonuçlarına bakıldığında, Washington’ın temel hedeflerinin büyük bölümüne ulaşamadığı görülüyor.

Ziyaretten beklenen başlıca sonuçlar şunlardı:

  • Çin’in İran petrolü alımını durdurması,
  • Hürmüz Boğazı’nın açılması konusunda ortak baskı oluşturulması,
  • Ticaret ve gümrük tarifesi anlaşmazlıklarının çözülmesi,
  • Tayvan dosyasında ilerleme sağlanması,
  • Yapay zekâ alanında geniş kapsamlı iş birlikleri,
  • Boeing uçakları için büyük ölçekli satış anlaşmaları.

Ancak bu hedeflerin neredeyse hiçbiri tam anlamıyla gerçekleşmedi. Somut tek sonuç, yapay zekâ alanında olası iş birliklerine dair ön görüşmeler oldu; ancak bunlar da net bir anlaşmaya dönüşmedi.

Ekonomik alanda ise yalnızca 200 Boeing uçağı için anlaşma sağlandı. Bu rakam, daha önce dile getirilen 500 uçaklık hedefin oldukça altında kaldı.

Diğer alanlarda ise ne tarifeler konusunda uzlaşma sağlandı ne Tayvan konusunda ilerleme kaydedildi ne de İran’a karşı ciddi bir ortaklık oluştu.

ABD ve Yeni Bir Vietnam Korkusu

Washington’da en çok tartışılan konulardan biri de ABD’nin Vietnam benzeri uzun ve yıpratıcı bir savaşa sürüklenme ihtimali.

Amerikalı yetkililer hâlâ askeri seçeneği gündemde tutsa da güvenlik ve savunma kurumlarının önemli bölümü, İran’la geniş çaplı bir savaşın Washington açısından öngörülemeyen maliyetler doğurabileceğinin farkında.

İran, ABD’nin son yirmi yılda savaştığı birçok ülkeden farklı olarak ciddi füze kapasitesine ve küresel enerji hatlarını tehdit edebilecek imkânlara sahip. Bu nedenle Trump yönetiminin önceliğinin artık tam zaferden çok, krizden düşük maliyetle çıkmak ve ABD’nin küresel itibarını asgari düzeyde korumak olduğu değerlendiriliyor.

Not: Bu analiz https://snn.ir/ sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın