Varoluşsal Sorular Sormak

Hangi dünyada, hangi toplumda, hangi kültür ikliminde yaşıyor olursak olalım; umut, direniş bilinciyle/sorumluluğuyla/mücadelesiyle başlar. Teslimiyetçi bir toplumda, kültür ikliminde, emperyalist vesayeti normalleştiren/meşrulaştıran, bu vesayeti dostluk mertebesine yükselterek iftiharla temsil eden bir toplumda, bu vesayet ve dostlukla, bu vesayet ve dostlukların ürettiği ihanetlerle hesaplaşılmadıkça, bu vesayet bütün boyutlarıyla hayatımızdan çıkarılarak reddedilmedikçe, hiç bir şekilde gerçek bir umut’tan söz edilemez. İslam dünyası toplumlarında, insanlık tarihinin en müptezel, en mülevves, en aşağılık, katliamcı/soykırımcı politik figürünün bir dediğini iki etmeyen, bu aşağılık figüre itaati vazgeçilemez bir hizmet telakki eden siyaset biçimleriyle İslami umut’lara/geleceklere ulaşılamaz.

İslami direniş hareketleriyle/mücadeleleriyle/islami direniş düşüncesiyle/fikriyle savaş halinde bulunan, Haçlı/Siyonist emperyalist irade karşısında yaşanmakta olan mutlak iradesizlik, mutlak etkisizlik, ahlak ve karakter zaafıyla malul bir siyaset tarzı, bütün umutları ve gelecekleri imkansız kılar. Bugün, aziz İslamın bağımsızlık onurunu temsil etmekte olan İran, Hizbullah/Hamas ve Ensarullah gibi direniş hareketleri dışında İslam dünyası ulus-devletleri, varlıklarını mutlak siyasal iradesizlikleriyle sürdürüyor. İran ve diğer direniş hareketleri karşısında Haçlı emperyalizminin yanında yer alan İslam dünyası ülkelerinin hangi tarafta yer aldıkları konusunun cevabı ancak, uçsuz/bucaksız bir utanç konusu olabilir.

İslami düşünce/kültür/edebiyat/ilahiyat hayatı, içerisinde yaşadığımız toplumda da müşahade edilebileceği üzere, İslamın somut olarak, pratik hayatta yaşatmadığımız, temsil etmediğimiz faziletlerini/erdemlerini/hikmetlerini anlatırken, İslamın yüzyıllardır kaybolan/kaybettiğimiz, entelektüel/akademik/epistemolojik/felsefi/siyasal itibarını nasıl kaybettiğini, kaybolan bu itibarın yeniden nasıl kazanılabileceğini, yeniden nasıl inşa edilebileceğini, yeniden nasıl etkili kılınabileceğini hiç mi hiç konuşmuyor, tartışmıyor, gündeme getirmeye cesaret edemiyor, İslamı, yerli-milli çıkarlar, iktidar çıkarları doğrultusunda sistematik bir biçimde, yoğun bir biçimde istismar etmeye devam ediyor. Yerli-milli çıkarlar, yerli-milli önyargılar, İslamın evrensel kardeşlik/dayanışma/müsamaha/digerkamlık kültürünü imkansız kılıyor. Ahlaki ve ilkesel sapmalar pahasına kazanılan politik başarılar, ancak, varoluşsal bir hiçliğe hizmet ediyor.

İslami bütünü/bütünlüğü temsil-tecrübe bilincini, ahlakını ve sorumluluğunu somutlaştırmamız gerekirken, İslamı yerli-milli parçalara, etnik-mezhepçi parçalara bölmenin, İslami bütüne ihanet anlamı taşıdığını bilmek/anlamak gerekir. Bugün, yerel ya da küresel barbarlıklar çağanda, aziz İslam, yerli-milli-mezhepçi patolojiler/fanatizmler yoluyla engelleniyor. Bu konuda, bütün mezheplerin mezhepçiliklerin, bütün yerli-milli politikaların aynı ölçüde sorumlu olduklarını kaydetmek gerekir. Hangi dünyada, hangi çağda yaşıyor olursak olalım, İslam medeniyetinden söz etmek, entelektüel/kültürel/felsefi etkileşime, alışverişe açık olmaktan söz etmek anlamı taşır. Müslümanlar arasında, medeni etkileşim, entelektüel kültürel etkileşim olmadığı takdirde, popülist bayağılıklar, milliyetçi paranoyalar, otoriter politik figürler, belirleyici hale gelirler. Medeniyet bilinci ve ahlakı, bizlere, bizim gibi düşünmeyenlerin, muhaliflerin onurlarına ve tercihlerine saygı duymamızı öğretir. Yerel ya da küresel barbarlıkların, muhalif-eleştirel yapılara-akımlara-hareketlere tahammülleri yoktur. Bugünün yerel ya da küresel tiranları-tiranlıkları, muhaliflerine/rakiplerine zulmederek mutlu oluyor.

Günümüzde insanlık, insanlık tarihinin yeni bir safhasına tanıklık ediyor. Teknoloji hayranlığının yerini, teknolojik korkular alıyor. Tiranların tiranlıkları yaygınlaşıyor. Anlamsızlıklar toplumsallaşıyor, küreselleşiyor. Barbarlıklar çağında yaşanan gelişmelerin/ilişkilerin anlamlandırılması mümkün görünmüyor. Tüketimci hayat tarzının, sömürgeci bir kültür istilası olduğunu hiç kimse farketmiyor. Görgüsüzlükler sınır tanımıyor. Her tiranlık, her iktidar kendi çıkar mücadelesini, milli ve manevi değerleri korumak olarak tanımlıyor. Hangi tür bencillik olursa olsun, bütün bencillikler hakikate hayat hakkı tanımıyor. Yerli-milli popülizmler-hamaset-propaganda, eğitim hayatı, teknolojik devrimleri eleştirel bir dikkatle-yeterlilikle takip edemedikleri, yorumlayamadıkları, değerlendiremedikleri için, teknoloji diktatörlükleri tarafından üretilen algoritmaların genç kuşakları nasıl şeyleştirdiğini tartışma konusu yapamıyor. Hamaset/propaganda yanılsamalarını bir kenara bırakarak, bugün, bütün toplumlarda, genç kuşakların, şeyleşmelerin kurbanları haline geldiklerini görmek gerekiyor. Bütün bu ölümcül tehditler karşısında varoluşsal sorular sorabilecek, varoluşsal sorgulamalar yapabilecek kamusal düşünürlere, filozoflara sahip değiliz. İslam dünyası ülkeleri, milli ve manevi değerlere sahip tiranlarla iftihar edegeldikleri için, kamusal düşünürlere, filozoflara hiç bir şekilde ihtiyaç duymuyor. Günümüz dünyasında, araçsal aklın, pragmatist ve rasyonalist aklın egemenliği İslam toplumlarında da, ne yazıkki, etkili olabiliyor. Bu durum, İslam toplumlarının hali pürmelâline işaret eder. Tarihsel yabancılaşmaları, tarihsel ihanetleri varoluşsal sorgulamalara tabi tutabilecek entelektüel kadrolara ne yazık ki sahip değiliz. Bu nedenledir ki, yüzyıllardır, dünyayı değiştiren, dönüştüren, ırkçı/üstünlükçü/sömürgeci/seküler modernlikle, seküler rasyonalizmle, İslami anlamda entelektüel bir yüzleşme/hesaplaşma yapılamıyor. Bilincimizi, dikkatimizi, hassasiyet ve sorumluluk duygularımızı paramparça eden, dijital tiranlıklar, bizlere kendi kontrolümüzde olmayan tercihleri dayatabiliyor. Dijital tiranlıklar nasıl eleştirel düşünceyi imkansız kılıyorsa, popülist kültür de aynı şekilde eleştirel düşünmeyi imkansız kılabiliyor. Böyle bir dünyada, böyle bir toplumda eleştirel müdahalelerde bulunmaları gereken erdemlilerin/bilgelerin suskunluğu da insanı dehşete düşürüyor. Depresif toplumlarda, hiç kimse nasıl etkili bir konum tayin edeceğini bilmiyor. Yerli-milli akıllar, yerli-milli, devlet güdümlü din algısı, toplumları evrensel İslami/insani ufka, evrensel entelektüel ufka yabancılaştırıyor.

Modern zamanlar boyunca, ırksallaştırılmış statü hiyerarşileri, dünyayı, Avrupamerkezciler ve ötekiler olarak yapılandırdı. Bu zaman zarfında ve halen, ötekiler-ötekileştirilenlerin özellikle siyasal statülerini, konumlarını, işlevlerini ırkçı modern emperyalizmler belirliyor. Sözünü ettiğimiz statü hiyerarşileri özellikle, aziz İslamı, siyasal içeriğinden, anlam ve amaçlarından mahrum etmeye çalışıyor. Ötekileştirilenlerle, madunlarla ilgili olarak, bağımlılığı ve sömürüyü meşrulaştıran statü hiyerarşileri, bugün, İran’ı, İslami siyasal sistemi özgürleştirme mücadelesi verdiği için, topyekün zayıflatmaya, etkisizleştirmeye, cezalandırmaya çalışıyor. Müslüman halklar, İslami siyasal sistemi özgürleştirme mücadelesi verdikleri için, İran’ın cezalandırıldığını umursamayor, önemsemiyor. Önyargılarının tutsağı olan Müslüman halkları, hiç bir anormallik, hiç bir olağanüstülük derinden sarsmıyor. Müslüman halkların hayatlarını, gerçek bilgi ve bilinç değil, propaganda şekillendiriyor. Günümüzde İran İslam toplumu, siyasal bağımsızlıkları/özgürlükleri için çok ağır, çok azdıraplı bedeller ödüyor.

İslam toplumlarının gerçek bir tarihsel güç-bütünlük oluşturabilmeleri, evrensel İslami dayanışma imkanlarını hayata/tarihe geçirmeleriyle mümkün olabilir. Evrensel dayanışmanın imkanları, evrensel İslam medeniyetinin imkanlarıdır. Medeniyetin imkanlarını kullanmaktan feragat eden toplulukların/cemaatlerin/siyasal hareketlerin gelecekleri olamaz. Evrensel İslam medeniyeti değerlerini terk etmek, barbarlığı hayat tarzına dönüştürmek demektir. Bugün, toplumlarımızda, özellikle de içerisinde yaşadığımaz toplumda, toplumsal bir mahiyet kazanan kadın düşmanlığı, kamusal alanın kültürsüzleşmesiyle/yabanileşmesiyle yakından ilgilidir. Yakın bir geçmişe kadar, Türkiyede, İslamcılık iddiasındaki, aydınların bu iddialarını terk ederek, yerli-milli-resmi devlet ideolojisine tabi olmayı seçmeleri, kişisel çıkar ve ayrıcalık mücadelesinden kaynaklandığı kadar, İslamı siyasal içeriğinden, anlam ve amaçlarından dışlayan, sömürgeci statü hiyerarşilerinin dayatmalarından da kaynaklanıyor.

Resmi, yerli-milli, mistik, propaganda çalışmalarına yoğun bir biçimde maruz bırakıldıkları için, eleştirel düşünme yeteneklerini, kapsamlı düşünme yeteneklerini kaybeden, özgünlük ve özgürlük zaaflarıyla malul olan, büyük sürülerin küçük parçaları halinde bireyler yetiştiren, kayıtsız-şartsız her otoriteye itaat eden, tekdüzeleşmeyi ve sıradanlaşmayı hayati bir sorun olarak görmeyen, gerçeklerle, büyük yalanlar arasindaki derin uçurumları fark etmeyen, resmi propaganda yoluyla maskelenen eşsiz ve benzersiz yalanları sorgulama cesaretine sahip olmayan, İslam dünyası toplumları/halkları/aydınları, Gazze soykırımının büyük ortağı, büyük tedarikçisi, soykırımlara, katliamlara, tehcirlere her zaman politik meşruiyet sağlayan Haçlı emperyalizmi ile, samimi ve istisnai bir ilişki içerisinde bulunduklarını açıklayan iktidar sahiplerinin, aynı zamanda tarihte eşi ve benzeri görülmeyen bir zulme ve soykırıma maruz kalan Gazze halkını da desteklediklerini propaganda konusu yapmalarını, bu benzersiz ahlaki-vicdani çelişkileri, kapsamlı bir hesaplaşma konusu haline getiremiyor. Toplumlarımızda resmi propaganda çalışmaları karşısında, patolojik bir geri çekilme durumu yaşanıyor. Bu nedenle de toplumlarımızda, toplumsal direnci inşa edebilecek, eleştirel bilinç gelişmiyor. Evrensel İslami bilinç gelişmedikçe, evrensel bir İslam medeniyetinin kurulamayacağı her nasılsa hiç düşünülmüyor. Merhum Muhammed İkbal’in “Kaçın şu Müslümanlardan, sığının İslama” uyarısının varoluşsal bir uyarı olarak içselleştirilmesi gereken günlerden geçiyoruz. Çünkü, kendilerini İslama nisbet eden, politik hareketler, politik başarılarını, iktidar ve saltanatlarını sürdürebilmek için, ahlaksızlığın mubah sayılabileceğine inanıyor. Haçlı ve Siyonist emperyalizmlerin en çok korktukları şeyin evrensel İslami dayanışmanın gerçekleşmesi olduğunu bilmek gerekir. Ancak, İslam dünyası ülkeleri lider kadroları, Gazze Amerikan bombalarıyla yerle bir edildiği halde, Haçlı emperyalist liderliğe bağlılık ve hayranlıklarını sürdürebiliyor. Bu durum, evrensel İslami dayanışmanın gerçekleştirilebilmesi için yapılması gereken çalışmaların yerli-milli sınırları aşan öncelikler içerisinde yürütülmesini zorunlu kalıyor. Toplumlarınızda, bağımsız-eleştirel özgün üretkenlik, resmi çıkarlar doğrultusunda baskılandığı ve engellendiği için, entelektüel hayat, hiç bir şekilde hayatiyet ve hareketlilik kazanamıyor.

Günümüz İslam toplumlarında, Müslüman halklar karşı karşıya bulunduğunuz gerçek durumları, gerçek tehditleri asla yansıtmayan popülist-hamasi bir dil-söylem tarafından yönlendiriliyor. Toplumlarımız, karşı karşıya bulundukları yapısal-kök1ü sorunlarla ilgili olarak gerçek bilgi’ye sahip olmadıkları halde, bu bilgi’ye sahipmiş gibi bir yanılsama içerisinde bulunuyor. Bu nedenledir ki, teknoloji milyarderlerinin insafına terk edilmiş bir dünyada yaşadığımız halde, bu gerçeklikle yüzleşebilecek kadrolar yetiştiremiyoruz.

İSLAMİ ANALİZ

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın